2026 Yılında Küresel Düzlemde Çatışmaların Seyri ve Olası Çatışmalar – Filiz Aydın Cevher

26 Ocak 2026
39 dk okuma süresi

Bu çalışmayı 2026’ya girmeden planlamıştık lakin 2026’ya bu denli hızlı bir giriş yapacağımızı sanırım pek çok kişi beklememişti. Katılımcılarımız görüşlerini yazarken dahi yeni gelişmelerin yaşanması yayın sürecinin gecikmesine neden oldu. Bu gelişmeler, ne yazık ki geçtiğimiz yıllarda gözlemlediğimiz çatışmalardaki artış eğiliminin hızlanarak devam edeceğini düşündürüyor. Önemi nedeniyle Panorama Soruyor bu kez “2026 Yılında Küresel Düzlemde Çatışmaların Seyri ve Olası Çatışmalar” konusunu odağına alıyor. Değerli katılımcılarımız Dilaver Arıkan Açar, Ezgi Uzun Teker, Fatih Ceylan, Kaan Kutlu Ataç, Mehmet Ali Tuğtan, Reşat Bayer ve Ünal Çeviköz, aşağıda sunulan sorularımız çerçevesinde konuyu çok yönlü değerlendirerek zengin bir çalışmanın ortaya çıkmasını sağladılar. Kendilerine teşekkür eder, sizlere iyi okumalar dileriz.

1. Günümüzde küresel düzlemde, çatışmaların yıkıcı etkileriyle her geçen gün arttığı gözlenmektedir. Öyle ki Üçüncü Dünya Savaşı beklentileri dahi zaman zaman dile getirilmekte. Çatışmaların bu denli artmasını nasıl açıklarsınız?

2. Günümüzde çatışma nedenlerini yirminci yüzyılın benzer dönemleriyle kıyasladığınızda, benzerlikleri ve farklılıkları kısaca belirtir misiniz?

3. 2026 yılında, küresel düzeyde mevcut çatışmalardan hangilerinin tırmanma hangilerinin yatışma eğilimi göstereceğini öngörüyorsunuz? Bu çatışmaları, küresel işleyişi etkileme potansiyellerine göre yüksek, orta ve düşük etkili olacak şekilde nasıl sınıflandırırsınız?

4. 2026 yılında yeni çatışmaların çıkma olasılığı var mıdır? Şayet varsa, bu olasılıkları hem gerçekleşme hem de küresel işleyişe etkisi açısından yüksek, orta ve düşük kategorilerine göre nasıl değerlendirirsiniz?

*. *. *

Dr. Dilaver Arıkan Açar, Yaşar Üniversitesi

Rusya Federasyonunun Ukrayna saldırısının engellenememiş ve silahlı güç kullanmasının caydırılamamış olması, devletlerarası uyuşmazlıkların silahlı çatışmalara dönüşme riskinin artmasına, küresel ve bölgesel rekabetin yoğunlaşması nedeniyle güç kullanımının normalleştirilmesineyol açmıştır.

Yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğine girdiğimiz şu zamanlarda dünya siyaseti, bir yüzyıl öncesinin İki Savaş Arası Dönem (1918-1939) olarak tanımlanan döneminin özellikle ikinci on yılı ile daha fazla benzeştiği intibaını vermektedir. Bu bağlamda, tarihsel bilgisi olan herkesin aklına geleceği üzere bu süreç hiç de iyi sonuçlanmamış ve dünya, belki bu zamana kadar görülmüş en büyük silahlı çatışma olan İkinci Dünya Savaşı sonucunda muazzam insan kaybı ve yıkımı yaşamıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında insanlığın ve karar alıcıların, silahlı çatışmalardan ders çıkartıp uyuşmazlıkları barışçıl yöntemlerle çözmeyi ve çatışmaları çıkmadan engellemeyi önceleyen “kural temelli” (liberal) bir uluslararası düzeni tesis etmeleri, dünyayı küresel çapta yeni bir çatışma çıkmadan günümüze kadar getirebilmiştir. Şüphesiz ki bu süreçte kurgulanan uluslararası düzen hiçbir zaman silahlı çatışmalardan ve savaşlardan tamamen azade olmamıştır. Bu bağlamda gerek devletler arası gerekse de devletlerin içerisinde silahlı çatışmalar farklı yoğunluk ve sayıda varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Günümüzde Soğuk Savaş döneminin ardından ortaya çıkan belirsizliklerin yoğunlaştığı bir dönemden geçmekteyiz. Soğuk Savaşın bitimiyle birlikte kural temelli uluslararası ilişkilerin ve istikrarın pekişeceğine, refah ve istikrarın küresel boyutta hakim kılınacağına yönelik olumlu beklentiler, özellikle 2000’li yıllarla birlikte tersine dönmeye başlamıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD), 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında Afganistan’a askeri müdahalesi ve 2003 yılındaki Irak’ı işgaliyle başlayan süreç, hem uluslararası ilişkilerde güç kullanımı ve meşruiyetinin sorgulandığı hem de belki de hep göz önünde olan ancak öyle addedilmeyen Amerikan emperyal varlığının kabul edilmeye başlandığı bir dönem olarak hatırlanmaya namzettir. Bu dönemde silahlı çatışmalar, devletler arası konvansiyonel savaş formundan dış devlet aktörlerinin başka ülkedeki hükümet dışı silahlı guruplarla girdiği düzensiz savaş ya da ABD’nin tanımlamasıyla ayaklanma ile mücadele (counterinsurgency) formuna evrilmiştir. ABD silahlı kuvvetleri ve ona destek veren müttefiklerinin silahlı seferi kuvvetleri yirmi yıl boyunca yoğunluklu ve öncelikli olarak bu şekilde eğitilmiş, donatılmış ve çatışmışlardır. Afganistan ve Irak’taki Amerikan işgallerinin yanında Çin Halk Cumhuriyeti’nin Güney Çin Denizi bölgesi ve Rusya Federasyonu’nun Ukrayna’daki yayılmacı siyasetleri, devletlerin konvansiyonel silahlı çatışmalara girme ihtimalini arttıran ve dolayısıyla da silahlı kuvvetlerin yeniden yoğunluklu olarak bu tarz çatışmalara yönelik hazırlanması gerektiğini ortaya çıkartan etkenler olmuştur. Bu gelişmelerin yanında, devletlerin içlerindeki sorunların iç çatışmaya dönüşmesi süreçleri Yugoslavya’dan, Libya’ya, Suriye’ye, Sudan’a, Mali’ye, Yemen’e, Etiyopya’ya, Myanmar’a ve Filistin’e kadar devam edegelmiştir.

2022’de Rusya Federasyonu’nun Ukrayna’ya saldırısı ile başlayan silahlı çatışma, belki de yakın dönemde devletler arasındaki konvansiyonel savaşın en yeni ve yoğun formdaki halidir. Her silahlı çatışma gibi bu savaş da hem uluslararası konjonktüre hem de silahlı çatışmaların yapılış biçime ve pratiğine etki etmektedir. Çatışmalar modern elektronik harp unsurlarının, insansız kara, hava ve deniz platformlarının kullanımının, istihbarat ve haberleşme uydularının, farklı menzillerden ateşlenebilen balistik saldırı araçları ve farklı hızlardaki füze ve hava savunma sistemlerinin çatışma taraflarınca etkin ve yaygın kullanımı yanında, yabancı savaşçılar ve lejyonlar, paralı askerler ve başka ülkelerin silahlı kuvvetlerine mensup askerlerin hizmetlerinin temini yoluyla sahada kullanıldığı bir savaş örneğini oluşturmaktadır. Bunların yanında, Rusya Federasyonu’nun nükleer silahları taktik amaçla kullanma tehdidini de sıkça gündeme getirdiği bir çatışma olarak askeri nükleer güç kullanımı stratejilerinin de test edildiği bir vaka olmuştur.

Rusya Federasyonu’nun Ukrayna saldırısının engellenememiş ve silahlı güç kullanmasının caydırılamamış olması, devletlerarası uyuşmazlıkların silahlı çatışmalara dönüşme riskinin artmasına, küresel ve bölgesel rekabetin yoğunlaşması nedeniyle güç kullanımının ‘normalleştirilmesine’ yol açmıştır. Bu çerçevede genelde çok taraflılığın, küresel güvenlik yönetişiminin ve diplomasinin, özelde de Birleşmiş Milletler (BM) ve BM Güvenlik Konseyi’nin çatışmaların önlenmesinde etkin bir rol oynamasının engellenmesi de ‘kural temelli’ uluslararası sistemin çalışmadığının net emareleri olarak görülmeye başlanmıştır. Bu durum, devlet ve devlet dışı aktörler için silahlı çatışmalara girme ve taraf olma yanında güç kullanımına dair algı eşiğinin düşmesine ve silahlı çatışmaların farklı amaçlara ulaşılması için makul araçlar olarak kabul edilmesine yol açmaktadır. Bu hususlara ilaveten, çatışmaları çıkmadan önleyecek uluslararası yardım ve küresel aktörlerin barışçıl çatışma çözme kabiliyet, maddi kaynak ve daha da önemlisi ilgi ve isteklerinin dramatik ölçüde azaldığı bir dönemden geçildiği de gözlenmektedir.

2026’ya girerken var olan çatışmalar ve riskli görülen bölge ve konuların çatışmaya dönüşmesinin önlenmesine yönelik farklı incelemeler yapılmaktadır. Bu çerçevede, Afrika’daki var olan silahlı çatışmaların tırmanma, bölgeselleşme ve genişleyen istikrarsızlaştırma etkisine sahip olduğu söylenebilir. Bu minvalde Sahel Bölgesi yanında Sudan, Güney Sudan, Afrika Boynuzu ve çevresindeki Somali, Somaliland, Etiyopya ve Eritre’yi içine alan, Bab ül Mendeb Boğazı ve karşısındaki Yemen’i de kapsayan bölgelerdeki istikrarsızlıklar ve süregelen silahlı çatışmaların derinleşmesi ve yayılması ihtimali mevcuttur. Sahel bölgesindeki Moritanya, Mali, Nijer ile Nijerya’ya genişleyen bölgelerde aşırılıkçı DAEŞ bağlantılı guruplar ve Boko Haram gibi örgütlerin kalıntılarının, silah kullanımı ile zayıf askeri rejimlerle yönetilen ülkeleri ve dolayısıyla bölgeyi daha fazla istikrarsızlığa sürükleme ihtimali mevcuttur. Diğer taraftan Sudan’daki iç savaşta dışardan müdahil olan farklı ülkelerin, Özel Askeri Güçlerin ve uzaklardan gelen paralı askerlerin çatışmaların sürmesi, can kayıpları ve insani durumun daha da kötüleşmesine sebep olması muhtemeldir. Sudan’dan ayrılan Güney Sudan da iç çatışmalardan ve insani yıkımdan mustariptir. Bu iki ülkedeki durumun kötüleşmesi bölgeyi daha da istikrarsızlaştıracaktır. Afrika Boynuzu ve çevresi de hem iç etkenler hem de dışarıdan müdahil Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, İsrail, Türkiye ve bölgede askeri varlığı olan Batılı devletlerin çıkar çatışmalarını yansıttıkları bir bölge olduğu için sıcak çatışma çıkma potansiyeline sahiptir. Bölgenin stratejik önemi ve uluslararası taşımacılığın önemli bir düğüm noktası olması vesilesiyle çatışmaların etkisi küresel boyutta net şekilde hissedilecektir. Bu hususun örneği, süregelen Yemen iç savaşına taraf Hutilerin silahlı saldırılarının Kızıldeniz deniz trafiği üzerindeki etkilerinde görülmektedir.

Çatışma riskinin var olduğu bir başka bölge de Güney Çin Denizi ve çevresidir. Bu bölgedeki muhtemel çatışma, sadece bölge ülkeleri arasındaki deniz yetki ve kullanım alanlarına dair sorunlar ve Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) ile Tayvan arasındaki egemenlik mücadelesinden dolayı değil aynı zamanda ABD’nin bölgedeki çıkarları ve ÇHC ile küresel rekabeti nedeniyle burada varlığını gösterme yönündeki çabası nedeniyle de daha riskli hale gelmektedir. Güney Çin Denizi ve çevresine sahili olan ülkeler, ÇHC’nin bölgedeki statükoyu ve egemenlik alanlarını kendi lehine çevirmeyi hedefleyen ve güç kullanma potansiyelini içeren bir bölgesel politikanın etkisine reaksiyon vermektedirler. Bu bakımdan özellikle denizde gerçekleşebilecek plansız ya da provakatif eylemler bölgede silahlı çatışma ihtimalini canlı tutmaktadır. Güney Doğu Asya’da Myanmar’daki iç çatışmalar da bölgesel istikrarı etkileme potansiyelini sürdürmektedir. Bunların yanında, Kamboçya ve Tayland arasında patlayan sınır çatışmaları kontrol altına alınmış görünse de iki ülkenin tekrar ve daha kapsamlı bir devam savaşına taraf olmaları ihtimali de sürmektedir.

Bahsi geçen riskler yanında, çatışma sonrası barış süreçlerinde olumlu gelişme kaydedilebilecek vaka ise Azerbaycan-Ermenistan çatışmasıdır. Azeri-Ermeni savaşları sonrasındaki barış anlaşması sürecinin tamamlanması ve kalıcı barışın tesis edilmesi ihtimali öne çıkmaktadır. Böyle bir gelişme, sadece çatışmaya taraf Azerbaycan ve Ermenistan’ın refah ve istikrarı bakımından değil, bölgesel ikili ve çok taraflı ilişkilerin geliştirilmesi ve Rusya Federasyonun istikrarsızlaştırıcı bölgesel etkisinin kısıtlanması açısından da önemli bir süreç olarak görülebilir.

Silahlı çatışma riskinin sürdüğü uluslararası arenada çatışma çözümü ve barış süreçlerinin başarıya ulaşması riskleri azaltmaya önemli katkı yapacaktır. Ancak küresel genel görünüş, nadir barış fırsatları yanında silahlı çatışmaların kapsam, yoğunluk ve yayılım alanları bakımından 2026 yılında da olumsuz olma eğilimini sürdürecek bir görüntü vermektedir.

*. *. *

Ezgi Uzun Teker
Dr. Ezgi Uzun Teker, Yeditepe Üniversitesi

3 Ocak 2026 tarihinde gerçekleşen Venezuela operasyonu İran açısından son derece endişe vericiydi; zira bu operasyon İran’a yönelik olası bir ABD müdahalesinin lojistik ve siyasi ön hazırlığı olarak görüldü.

2026 yılında yaşanma ihtimali sıklıkla tartışılan çatışmalardan biri şüphesiz yeni bir İran – İsrail – ABD savaşı. 2025 Haziran ayında İran ve İsrail arasında patlak veren ve ABD’nin İran’ın Fordo Nükleer Tesisine yönelik harekatıyla sonuçlanan 12 Gün Savaşı, İran açısından ilerleyen aylarda yeni bir çatışma beklentisini ciddi ölçüde artırmıştı. İran rejiminin gözünde sıcak çatışmaya dönüşmeyeceği düşünülen İran – İsrail gerilimi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun İran halkını rejimi içeriden devirmeye yönelik eylemlere davet etmesi, devrik Şahın oğlu Rıza Pehlevi’nin rejim aleyhinde yürüttüğü eylemlerin dış kamuoyunda artan bir şekilde görünürlük kazanması ve ABD’nin de sıcak savaşa müdahil olması sebebiyle aciliyeti yüksek bir varoluş mücadelesine dönüştü. İran tarafından bu durum ekonomik baskılar, dezenformasyon ve halk hareketlerini de içeren ve temelde İran’da bir rejim değişikliği amaçlayan kapsamlı bir ‘hibrid savaş’  olarak kodlanıyor. Dolayısıyla nükleer diplomasinin sekteye uğraması, tetik mekanizmasıyla geri döndürülen Birleşmiş Milletler yaptırımları ve savaş tehditleri karşısında İran aylardır içeride ve dışarıda sistemin direncini artırmaya yönelik düzenlemeler yapıyor.

3 Ocak 2026 tarihinde gerçekleşen Venezuela operasyonu İran açısından son derece endişe vericiydi; zira bu operasyon İran’a yönelik olası bir ABD müdahalesinin lojistik ve siyasi ön hazırlığı olarak görüldü. Bu noktada, kendilerinin küresel ve bölgesel siyasetin revizyonist kanadında konumlandıran İran ve Venezuela arasındaki ilişkiler özellikle dikkate alınmalı. Zira Venezuela, ağır ekonomik yaptırımlar sebebiyle dünya ekonomisinden gittikçe izole edilen İran’ın gölge filolar, paravan şirketler ve takas yöntemleriyle petrol ve petrol ürünlerini satabilmesi ve ticaret yapabilmesini sağlayan ‘yaptırımsız ticaret’ ağının önemli bir bileşeniydi. Sadece İran’daki rejim bileşenlerinin değil, Lübnan Hizbullahının da Venezuela’daki ekonomik faaliyetleri her iki revizyonist varlığa ekonomik destek sunuyor. Dolayısıyla İran açısından Venezuela operasyonu, tıpkı Lübnan Hizbullahının zayıflatılması ve Suriye’de Esad rejiminin çöküşünde olduğu gibi, bir nüfuz alanını daha kaybetmek demek. Üstelik bu kaybedilen nüfuz alanı bölgesel değil, küresel nitelikte. Zira Venezuela, Trump’ın ABD’nin arka bahçesi olarak gördüğü, öte yandan Çin etkinliğinin de had safhada olduğu, bir nevi iki küresel gücün karşı karşıya geldiği Latin Amerika’da bulunuyor.

Maduro operasyonuyla tetiklenen İran’ın güvenlik kaygıları 28 Aralık 2025 tarihinde patlak veren geniş çaplı halk protestolarıyla yeniden zirveye ulaştı. Tıpkı 12 Gün Savaşı’nda olduğu gibi Netanyahu’nun İranlı eylemcilere yönelik destek açıklamaları, Trump’ın İran’ın protestoculara karşı şiddet kullanması durumunda bir askeri müdahale gerçekleştireceği yönündeki yoğun söylemleri ve Pehlevi’nin yeniden kameralar karşısına geçip İran halkını rejimi yıkmaya yönelik kesin bir mücadeleye davet etmesi, İran’da rejim değişikliğine yönelik bir çatışmanın kapıda olabileceğinin sinyallerini verdi. Öte yandan uluslararası kamuoyunun gözünün önünde cereyan eden üst perde tehditlere karşın, ABD ile İran arasında arka kapı diplomasisinin işlemeye devam ettiği de bir gerçek. ABD’nin askeri müdahale konusunda sergilediği tutukluk iki temel noktaya dayanıyor: Bunlardan ilki yapılacak müdahalenin şekline ilişkin; 90 milyonluk bir ülkeye kara harekatı olmadan, yalnızca hava harekatına dayalı bir müdahalenin rejim değişikliği getirme kapasitesi sorgulanıyor. Zira zamanında Lübnan Hizbullahına da uygulanmış olan ve 12 Gün Savaşı’nda Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) şahin kanadını hedef alan ‘üst kadroları tasfiye’ operasyonu, askeri ve istihbari başarısına karşın, daha pragmatik kadroların ordu içerisinde bir çatlak oluşturarak askeri darbe yapmalarına yönelik İsrail stratejisi hali hazırda başarısız olmuşa benziyor.  Bir diğer opsiyon ise Devrim Rehberi Ayetullah Hamaney’e karşı Maduro benzeri bir operasyon düzenlemesi. Bu opsiyonun tercih edilmesinin önündeki ciddi engellerden biri, Hamaney’in sadece devrim rehberi değil, her ne kadar Şii dünyasında tartışma yaratmış bir konu olsa da, 1994 yılından beri İran dışında yaşayan Şiiler için Şii din adamları hiyerarşisinde en üst düzey unvan kabul edilen Şii ‘merci-i taklid’ unvanına sahip olması.12 Gün Savaşı’nda Trump’ın Hamaney’i hedef alan tehditlerine karşı yalnızca İran yanlısı Şii milis güçler tepki göstermemişti, Şii dünyasının en çok takip edilen, buna karşın siyasete sık müdahil olmamayı tercih eden ünlü Iraklı merci-i taklid Ayetullah Ali Sistani de sessizliğini bozup böylesi bir operasyonun bölge açısından vahim sonuçları olacağını dile getirmişti. Sistani’nin IŞİD’e karşı tek bir fetva ile Iraklı Şiileri askeri olarak örgütleyerek bugünkü Haşdi Şabi’nin temellerinin atılmasına vesile olduğu düşünüldüğünde, Hamaney’e karşı bir olası operasyonun yeni bir ‘cihad’ söylemi etrafında Şii dünyasını ayağa kaldırabileceğini tahmin etmek güç değil. İkinci engel ise, demografik yapısı ve  toplum nezdinde siyasi vizyonları son derece çeşitlilik gösteren İran’da yaşanabilecek bir devlet çöküşünün, bölgeyi istikrarsızlık, göç ve şiddet üçgeninde yeni bir patlama noktasına getirebileceği yönünde bölge ülkeleri arasında gözlemlenen yoğun kaygılar. Mevcut koşullar altında bu riskler sebebiyle olası bir müdahale senaryosu orta seviyede görünüyor.

Bununla birlikte, İran’da rejim değişikliğine sebep olabilecek nitelikte bir askeri müdahale senaryosunun bir yanda ABD, diğer yanda Rusya ve Çin arasında seyreden ve yalnızca güç dengelerini değil dönüşen küresel düzenin düşünsel kodlarını da kapsayan küresel rekabete yansımaları olabilir. Rusya ve Çin, ne 12 Gün Savaşı sırasında ne de ABD – İran geriliminin inişli çıkışlı seyrettiği bu günlerde İran’ı askeri olarak desteklemeye yönelik kararlı bir adım atmadı. Bununla birlikte, bu gerilim bu iki büyük gücün küresel çıkarlarını tehdit edecek ve müdahalesini gerektirecek nitelikte uzun soluklu ve geniş çaplı bir sıcak çatışmaya da evrilmedi. İran, hem BRICS hem de Şangay İşbirliği Örgütü üyesi olarak bugün ABD’nin liderlik ettiği liberal dünya düzenine alternatif oluşturan küresel bloğun bir parçası. Aralık 2025’te Şangay İşbirliği Örgütü üyelerinin İran’ın ev sahipliğinde yürüttükleri ortak terör tatbikatı bu alternatif küresel bloğun güvenlik işbirliği ve koordinasyonunda önemli bir aşama. Çin ve Rusya, İran ile ekonomik ilişkilerini korumak adına Venezuela’dakine benzer ‘yaptırımsız ulaşım koridoru’ ve yaptırımsız ticari ağ faaliyetlerine devam ediyorlar. Alternatif küresel düzenin iki büyük temsilcisi, ABD – İran geriliminin kendi küresel çıkarlarını ciddi ölçüde etkileyebilecek niteliğe ulaşması durumunda hali hazırda gözlemlenen temkinli pozisyonlarını yeniden gözden geçirmek zorunda kalabilirler.           

*. *. *

Fatih Ceylan, Büyükelçi (E)

Küresel sistemi etkisi altına alan mevcut tehlikeli eğilimlerin sürdüğü bir ortamda, büyük güçlerin kendi nüfuz ve genişleme alanlarına dair bir modus vivendi üzerinde mutabık kalabileceklerini, dolayısıyla dünyanın nüfuz sahalarına bölüneceği izlenimi uyandıran bir zeminin istikrar üretmesini beklemek naif bir yaklaşımdır.

Jeostratejik ve jeopolitik rekabetin küresel ekonomiyi de kapsayacak şekilde tavan yaptığı bir çağa girdik. Ana küresel güçler arasındaki derin çekişmenin yıkıcı etkileri dünya siyasetini sarmalamış durumda. Bunun sonuçlarını, Ukrayna’da ve Ortadoğu’da fiilî çatışmalar, Asya-Pasifik’te ABD-Çin rekabetinin doğurduğu gerilimler ve Grönland’ın egemenliğine meydan okuyan ABD’nin Batı Yarımküre’de Avrupalı müttefikleri de karşısına almak pahasına hâkimiyet kurmaya yönelmesiyle gözlemekteyiz.

Mevcut kaotik küresel sistem çoğu devlet ve devlet dışı aktörler tarafından “çok kutuplu” veya “çok merkezli” olarak tanımlanmakta. Kimi realist analistler ise ulusal çıkarların ve merkantilizmin merkeze oturtulduğu, geçmiş yüzyıldaki iki dünya savaşı sonrasında uluslararası toplum tarafından üzerinde mutabık kalınmış kuralların hiçe sayıldığı bu yeni çağı kutupsuzluk ve kuralsızlığa dayalı kaygan, istikrarsız, çatışma üretmeye eğilimli ve öngörülmesi zor belirsizliklere gebe bir yapı olarak nitelemekte.

Bugünkü koşulların, Birinci ve/veya İkinci Dünya Savaşı öncesi ortamı çağrıştırdığı, dolayısıyla Üçüncü Dünya Savaşının zeminin olgunlaşmakta bulunduğunu öne süren argümanlara da rastlamak mümkün. Diğer yandan, çekişmeli ve çatışmalı güncel ortamın geçmiş yüzyıldan çok farklı denge ve dinamikleri barındırmakta olduğu görülmekte. Dünya siyasetini ve ekonomisini sarsan güncel şok ve kesintilere rağmen küreselleşmenin ve bu çerçevede ülkeler/kıtalar arası bağlantısallığın tam teşekküllü olarak son bulduğunu öne sürmek mümkün değil. Başta ABD, Rusya ve Çin olmak üzere ana küresel oyuncular ve bölgesel güçlerin kendilerine bağlı “nüfuz sahaları” tesis etmeye yöneldikleri gözlenmekte. Uluslararası ve bölgesel kurum ve kuruluşları zayıflatan bu hamleler, bugünkü ihtilaf ve çatışmaların kök nedenleri olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda güncel küresel ortamı, kuralsızlık ve kurumsuzluğu rehber edinen, çıkarcılığı esas alan, ortak değerleri kenara iten ve münhasıran acımasız rekabete prim veren anlayışların eseri olarak tanımlamak daha yerinde olur.

Küresel sistemi etkisi altına alan mevcut tehlikeli eğilimlerin sürdüğü bir ortamda, büyük güçlerin kendi nüfuz ve genişleme alanlarına dair bir modus vivendi üzerinde mutabık kalabileceklerini, dolayısıyla dünyanın nüfuz sahalarına bölüneceği izlenimi uyandıran bir zeminin istikrar üretmesini beklemek naif bir yaklaşımdır. Bu itibarla, çok taraflı çabaların büyük ölçüde ve daha fazla sekteye uğrayacağı önümüzdeki on yılları barış, huzur ve refahın kök salacağı dönemler şeklinde tarif etmek aşırı iyimserlik olur.

Reelpolitik açıdan bakıldığında, 2026 yılının geçmiş yıldan miras Ukrayna krizi, kırılma hatlarıyla bezeli Ortadoğu sorunsalı ve ABD-Çin çekişmesine sahne olan Asya-Pasifik’in gelecekteki muammasıyla malûl olacağını öngörmek mümkündür. Bunların yüksek öncelikli ihtilaflar olarak 2026’ya damgalarını vurmaları beklenebilir.

Hızla revizyonizme geçiş yapan ABD’nin Batı Yarımküre’de gerçekleştirebileceği eylemler (Kolombiya, Küba, Meksika, Panama gibi) küresel siyaseti yeni istikrarsızlıklara sürükleyebilir.

Asya-Pasifik’te Doğu ve Güney Çin Denizleri ile Tayvan üzerindeki çekişme Çin ile bölge ülkelerini (örneğin Çin ve Japonya) ve ABD ile Çin’i karşı karşıya getirebilir. Rusya’ya kıyasla çok daha temkinli bir tutum sergileyen Çin’in, askerî anlamda ABD’yi karşısına almaktan kaçınması daha galip bir olasılıktır. Bu çerçevede, kısa vadede Asya-Pasifik’i içine alacak geniş çaplı bir savaşın patlak vermesi zayıf bir olasılıktır. Batı Asya’ya bakıldığında, Ortadoğu ayağında İran’da ortaya çıkan iç istikrarsızlıkların mevcut molla rejiminin devrilmesiyle sonuçlanması olasılığı yabana atılamaz. Bu sürecin hızlanmasında ABD ve İsrail’in başı çekmesi ise yadırgatıcı olmaz.

Özellikle Afrika’da Sahel altındaki kuşakta, çatışmaları körükleyecek yeni ihtilafların çıkması sürpriz olmaz. Bu yöndeki senaryonun gerçekleşmesi halinde, esasen küresel ve ilgili bölgesel güçlerin adeta “oyun alanına” dönüşen Afrika kıtasının yeniden istikrarsızlık sarmalına sürüklenmesi olasıdır.

Her hâl ve kârda 2026 yılı ve ötesi kuralsızlığa ve kurumsuzluğa dayalı çekişmeli bir küresel düzensizliğe ev sahipliği yapmaya kuvvetle adaydır. Diğer yandan, bünyesinde barındırdığı son derece tehlikeli eğilimlere rağmen 2026’da kimi “kıyamet senaryolarında” öngörüldüğü üzere dünya çapında konvansiyonel anlamda bir savaşın patlak vermesini beklemek, realist ekolün değil, komplo kuramcılarının ve aşırı karamsarların meşgale alanı olacaktır. Öte yandan, savaşların artık konvansiyonel olduğu kadar asimetrik alanlarda (siber, hibrit gibi) gerçekleşmekte olduğu, dolayısıyla küresel ölçeği de etkileyen çatışmalar dikkate alındığında geleneksel savaş tanımı ile asimetrik savaş hali arasındaki çizginin bulanıklaştığı görülmektedir. Bu belirsizlik hali, mevcut yönetimlerin ve komplo teorisyenlerinin işini kolaylaştırmakta, her an 3. dünya savaşı çıkacakmış havasının söz konusu çevrelerce hâkim kılınmasında temel etkenlerden biri olmaktadır.                     

*. *. *

Dr. Kaan Kutlu Ataç, Mersin Üniversitesi

jeopolitik olarak fay hatlarında ciddi basınç noktaları ve kırılmalar olağan hale gelecek. Bu jeopolitik parçalanmalarda uluslararası sistemin aktörleri yeniden kümelenme ve hizalanma konusunda yeni arayışlara mı girecekler (dramatik değişiklikler ve şiddetin arttığı bir süreç) yoksa mevcut kümelenmelerde ve hizalanmalarda yeni ayarlamalar mı (mevcut rollerin ve sorumlulukların güç terazisinde yeniden tartılması) yaşanacak?

Yakın geçmişte, uluslararası gündemin en üst sıralarında yer alan Amerikan hegemonyasının sona ermesinin ve yeni güç odaklarının büyük güç mücadelesine dâhil olmasının sonuçları sıklıkla tartışıldı. En önemli gündem, Soğuk Savaş sonrası Pax-Americana anlayışının yıprandığı ve ABD’nin Çin başta olmak üzere Rusya ve Hindistan gibi yükselen güçlerle mücadelesinin nasıl bir seyir izleyeceğiydi. Ancak Ocak 2026’nın ilk haftası itibariyle, küresel düzenin artık neredeyse ABD-Çin aksında şekillenen iki kutuplu bir yapıya evirildiği yönünde ciddi emareler oluştu. Tek kutuplu düzenden iki kutuplu düzene geçişin en önemli emaresi, ABD ve Çin arasındaki büyük güç rekabetinin sistemik anlamda birinci derecede belirleyici unsur olması.

Washington açısından bunun en önemli resmi yansıması ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi 2026’da (NSS 2026) tespit edilebilir. Bu belge strateji çalışmaları açısından önemli iki konuda bizi bilgilendiriyor: Birincisi, ABD’nin büyük stratejisinin en temel unsuru olan mücadele edebileceği kendine denk bir hasım tanımlaması ki burada Çin ön planda. İkinci husus ise kaynak yaratma süreci. Bu noktada da ABD, büyük güç mücadelesinde ihtiyaç duyacağı kaynakların kontrolünü hangi siyasi argümanlarla ve araçlarla yapacağına dair işaretler veriyor.

Eğer stratejik ve jeopolitik gelişmeleri doğru okuyabiliyorsam, 2. Dünya Savaşı sonrası dünya düzeninin mimarisinde başat rol üstlenen ABD, artık bu mimari yapıyı yıkarak yeniden dizayn edeceği süreci hızla eylem düzeyine geçirmiş görünüyor. Burada ABD, en azından kendi tasarımına göre, hataya yer bırakmayacak şekilde yeniden bir güç dengesi formülü (esnek realizm-flexible realism) uyguladığı iddiasında. Bu güç dengesi formülü, 1945-2025 yılları arasında hakim olan ve temel özellikleri liberal ekonomik düzen ile uluslararası hukuk ve kurumları önceleyen bir yapıdan kopuşa işaret ediyor. ABD’nin, ittifaklar ve müttefikler ve de Birlemiş Milletler ve diğer uluslararası örgütler aracılılığıyla çok noktalı paydaşlık sistemi üzerinden  yürüttüğü (en azından ciddi söylemler açısından son 80 yıl için) bir mekânı terk ettiği görülüyor. Özellikle son yıllarda ikili ekonomik, ticari, savunma ve güvenlik işbirliği anlaşmalarına ağırlık veren Washington için karşılıklılık prensibinde uluslararası hukuka bağlılık, liberal düzen, insan hakları ve demokrasi iddiaları geçerli değil. Her mesele kendi içindeki özel şartlarda ele alınıyor ve en azından söylem düzeyinde alışık olduğumuz “yüksek Amerikan değerleri, demokrasinin savunucusu, özgürlüğün meşalesi” gibi iddialar artık dile getirilmiyor. O halde bizi yeni dönemde ne bekliyor? Artık jeopolitik olarak fay hatlarında ciddi basınç noktaları ve kırılmalar olağan hale gelecek. Bu jeopolitik parçalanmalarda uluslararası sistemin aktörleri yeniden kümelenme ve hizalanma konusunda yeni arayışlara mı girecekler (dramatik değişiklikler ve şiddetin arttığı bir süreç) yoksa mevcut kümelenmelerde ve hizalanmalarda yeni ayarlamalar mı (mevcut rollerin ve sorumlulukların güç terazisinde yeniden tartılması) yaşanacak?  Bu noktada jeopolitiğin fay hatlarındaki ekonomik, askeri, siyasi ve ideolojik parametrelere bakmak gerekiyor. Bu hatların en belirgin alanı olarak ABD’nin Monroe Doktrini’ne atıfla Donroe Doktirini olarak isimlendirmeye başladığı coğrafi sınırlara bakmak gerekiyor. Geçen Noel günü yaşanan iki gelişme bize bir nirengi noktası sunabilir: Yaklaşık 300.000 Çinlinin yaşadığı Panama’da hükümetin Panama-Çin Dostluk Parkı’nı yıkması (Panama-Çin ilişkilerinin Trump’ın baskısıyla şimşek hızında Washington’a doğru evrilmesi de ilginç bir süreç olmuştu) ve ABD’nin “aşırı İslami terörizm” ile mücadelesi çerçevesinde Hristiyanların korunması adına Nijerya’ya hava saldırısı düzenlemesi. Diğer bir gelişme, Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun “kaçırılması”nın ardından Amerikan güçlerinin Venezuela petrolü taşıyan iki gemiye el koymasıydı. ABD, gemilerden birine Venezuela açıklarında diğerine ise İzlanda-İngiltere arasındaki açık denizde el koydu.

Bu gelişmeler bize genişletilmiş Monroe Doktrini coğrafyasını işaret ediyor. ABD açısından jeopolitiğin arka bahçesi Arktik Dairesi ile Afrika’nın batı kıyıları arasındaki devasa alanı işaret ediyor. Bu fay hattının bir de Pasifik alanı var doğal olarak. ABD’nin arka bahçesindeki bu genişleşmesi şüphesiz fay hatlarının yakın alanlarında basınç noktaları yaratacak. Bu gelişmeler çerçevesinde dünya haritasına baktığımda, İspanya Kralı 2. Philip’in boynunda sürekli taşıdığı madalyonda yer alan sözü hatırlamada fayda var: Orbis non sufficit (Dünya bana yetmez). O halde Trump’ın caydırıcılık, tedhiş, zorlama, yıldırma, cebri güç kullanma politikalarıyla istediğini elde ettiğini ve başarıya ulaştığını düşündüğü bir zihinsel dünyada, 2026’da bizi her yeni günün şafağında ABD’nin genişleyen arka bahçeleri ve sınırlarındaki coğrafyalarda yeni bir Melian diyaloğu karşılayacak demektir. Bu diyaloğun devam edip etmeyeceğini ise Kasım 2026’da yapılacak Kongre ara seçimlerinin sonuçları belirleyecektir. O halde Trump Amerika’sının dengeleyicisi, uluslararası sistemin tepkilerinden ziyade ABD’deki iç gelişmeler olacaktır.

*. *. *

Dr. Mehmet Ali Tuğtan, Bilgi Üniversitesi

…toplumsal ve devletlerarası çatışmaların tarihin eski dönemlerinden beri sabit kalan bazı nedenleri, bugün için de geçerli: Kaynaklara erişim, beka tehdidi algısı, rakip devletlerin ölümcül silah ve kabiliyetlere erişimini engellemek amacıyla önleyici saldırı yapma ihtiyacı, Thucydidesin 2400 yıl önce kaleme aldığı Peloponez Savaşları’ndan bu yana değişmeyen çatışma nedenlerini oluşturuyor.

Günümüzde çatışmaların artışındaki temel neden, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş olan kurallara dayalı uluslararası düzenin çöküşüdür. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin, Soğuk Savaş sonrası on yılda (1990’lar) zirveye ulaşan etkinlik ve caydırıcılığı, o dönemde bu etkinlik ve caydırıcılığı bizzat sağlayan ABD tarafından altı oyulmak suretiyle ortadan kaldırılmaktadır. Bu da sadece ABD’nin değil, diğer büyük ve orta güçlerin de artık bu düzenin parametreleri içinde hareket etme ihtiyacı hissetmemesine yol açarak çatışmaların artışını beraberinde getiriyor. Çatışmaların artışında bir diğer neden, özellikle Afrika ve Orta Doğu’da yaygınlaşan başarısız devletlerin yarattığı güvenlik boşluğu ve bu boşluğun devlet altı aktörler ve dış güçlerce doldurulması. Herhangi bir yerde devlet otoritesinin çöküşü, devlet altı aktörlerin birbirleri ile giriştikleri ve genellikle dış güçlerin de vekili olarak araçsallaştırıldıkları uzun, kanlı ve sonuçsuz çatışmaların (Libya, Yemen, Suriye gibi) sayısında artışa yol açıyor. Bu çatışmalar, devletlerarası konvansiyonel savaşların aksine çok daha uzun sürebiliyor, çünkü düşük yoğunluklu olmaları, özellikle sponsor dış güçler için düşük maliyetli olmalarını da sağlıyor. Kendi askerlerini tehlike bölgesine göndermeye kıyasla yabancı vekil güçler üzerinden savaşmak siyasal açıdan da daha düşük maliyetli ve sürdürülebilir oluyor. Tabii bu durum, bu tür savaşların yaşandığı yerleri daha ziyade Orta Çağ savaşlarını andıran bir sahneye çeviriyor ve bunun bedelini en çok masum siviller ödüyor.

Şüphesiz toplumsal ve devletlerarası çatışmaların tarihin eski dönemlerinden beri sabit kalan bazı nedenleri, bugün için de geçerli: Kaynaklara erişim, beka tehdidi algısı, rakip devletlerin ölümcül silah ve kabiliyetlere erişimini engellemek amacıyla önleyici saldırı yapma ihtiyacı, Thucydides’in 2400 yıl önce kaleme aldığı Peloponez Savaşları’ndan bu yana değişmeyen çatışma nedenlerini oluşturuyor. Günümüzde bu genel nedenlerin spesifik içerikleri, teknoloji ve ekonominin ilerlemesi doğrultusunda değişmekte. Örneğin, eskiden karbon enerji kaynaklarına erişim birinci sırada yer alırken günümüzde nadir toprak elementleri ya da yarı-iletken teknolojisi gibi unsurlar öne çıkıyor.

Üçüncü soru açısından birinci sırada İran’daki güncel gelişmeler geliyor. İran’da iç çatışma ve dış müdahalenin ciddi bir istikrarsızlık yaratması ve bunun hem bölgesel hem de küresel etkileri olması ihtimali var. Bunu Suriye’de devam eden ve Türkiye ile İsrail’i karşı karşıya getirme potansiyeli olan çatışma izliyor. Üçüncü sırada, devam eden Rusya-Ukrayna çatışması var. Bu çatışmanın bahar aylarında bir ateşkesle görüşme aşamasına girmesi mümkün olmakla beraber, sona ermediği takdirde Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik askeri baskısının artacağını ve bunun gerek ABD gerekse AB cenahını güç tercihlerle baş başa bırakacağını öngörebiliriz. Bu çatışma ateşkesle nihayete erse dahi Rusya’nın Avrupa Birliği tarafından bir tehdit olarak algılanmaya devam edeceğini biliyoruz.

2026 yılı için Latin Amerika’da ABD’nin, Venezuela’nın yanı sıra Küba, Meksika, Brezilya ve Kolombiya gibi ülkelerin kendisine hasım gördüğü hükümetlerine yönelik askeri, diplomatik ve ekonomik baskıyı arttırması yerel çatışmaları da beraberinde getirebilir. Ardından, Çin’in Tayvan’a yönelik devam eden baskısının askeri bir boyut kazanma ihtimali geliyor. Ancak bunu en azından bu yıl için çok yüksek bir ihtimal olarak görmüyorum. Son olarak, gerçekleşme ihtimali en düşük olan, ancak gerçekleştiği takdirde NATO ittifakına fiilen son verme potansiyeli taşıyan ABD’nin Grönland’a yönelik askeri bir hamlesi olasılığını da saymak gerekir.

*. *. *

Prof. Dr. Reşat Bayer, Koç Üniversitesi

“…oyunun kuralları üzerindeki mutabakatın ciddi biçimde aşınmış olduğu görülmektedir.”

Günümüzde uluslararası sistemik belirsizlik yaşanmaktadır.  Elbette (büyük) güçler arasındaki rekabet  ve güç dengelerindeki kaymalar önemlidir; ancak bunun dışında oyunun kuralları üzerindeki mutabakatın ciddi biçimde aşınmış olduğu görülmektedir. Bununla bağlantılı olarak çok taraflılık, demokratik yönetişim ve hukukun üstünlüğü gibi bir zamanlar baskın olan normatif çerçeveler sorgulanmakta, fakat bunların yerine geçecek yeni büyük fikirler henüz ortaya çıkmamakta veya kabul görmemektedir.  Kaynak rekabeti ve ekonomik kırılganlıklar çatışma risklerini daha da yükseltmektedir. Konjonktür değişikliklerine cevaplar yetersiz kalmaktadır. Küresel liderler, özellikle büyük güçlerin başkanları, güvenilir bulunmamaktadır; bilişsel esneklik gibi liderlik özelliklerinin bu liderler arasında düşük olduğu tahmin edilmektedir.

Bu tabloyu tarihsel olarak konumlandırmak güçtür.  20. yüzyılda 1930’lar ve 1970’ler bazı benzerlikler taşısa da, örneğin devlet sayısının artışı, küresel karşılıklı bağımlılığın derinliği ve özel askeri şirketlerin yükselişi, önceki dönemlerde görülmeyen dinamikler yaratmaktadır. Özellikle günümüzde özel askeri şirketlerin artan rolü, geçmiş yüzyıllardaki paralı asker olgusunu hatırlatmakta ve çatışmaların doğasını etkileyebilmektedir.

Mevcut çatışmalar açısından 2026 yılına dair öngörüler şu şekilde özetlenebilir:

  • Orta Doğu (özellikle İsrail-Filistin-İran-Yemen bağlamında): Yüksek olasılık, yüksek küresel etki.
  • IŞİD saldırıları: Yüksek olasılık, orta küresel etki.
  • Ukrayna-Rusya çatışması: Yüksek olasılık, yüksek küresel etki.
  • Sahel: Yüksek olasılık, orta küresel etki.
  • Afrika Boynuzu: Yüksek olasılık, orta küresel etki.
  • Latin Amerika’nın kuzeyi: Orta olasılık, orta küresel etki.
  • ABD’nin başka ülkelere yönelik sınırlı askeri eylemleri: Yüksek olasılık, orta küresel etki.
  • İran içinde siyasi istikrarsızlık: Yüksek olasılık, yüksek küresel etki.
  • Libya, Suriye veya Irak içinde siyasi istikrarsızlık: Orta olasılık, orta küresel etki.
  • Tayland-Kamboçya gerilimleri: Orta olasılık, düşük küresel etki.

Başka çatışma riskleri:

  • Çin-Japonya-Tayvan doğrudan çatışması: Düşük olasılık, yüksek küresel etki.
  • Çin-ABD doğrudan askeri çatışması: Düşük olasılık, yüksek küresel etki.
  • Hindistan-Pakistan: Orta olasılık, orta küresel etki.
  • Myanmar: Orta olasılık, düşük küresel etki.
  • Pakistan-Afganistan: Orta olasılık, düşük küresel etki.
  • Kuzey Kore bağlamında gelişmeler: Orta olasılık, orta küresel etki.
  • Grönland ve daha genel olarak Kuzey Kutbu: Düşük olasılık, yüksek küresel etki.
  • NATO-Rusya doğrudan çatışması: Düşük olasılık, yüksek küresel etki.
  • Cezayir-Fas: Düşük olasılık, orta küresel etki.
  • Çatışmalarda AI kullanımı: Yüksek olasılık, orta-yüksek etki.
  • Çatışmalarda özel askeri şirketlerin kullanımı: Yüksek olasılık, orta-yüksek etki.
  • Aşırı sağın güçlenmesi: Yüksek olasılık, orta küresel etki.

*. *. *

Ünal Çeviköz, Büyükelçi (E)

Çok merkezli rekabet ortamı çatışmaların daha kolay tırmanmasına yol açıyor.

21. Yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız bugünlerde küresel düzeyde çatışmaların hem sayısı hem de yıkıcılığı belirgin biçimde artıyor. Bunun temel nedenlerinden biri uluslararası düzenin normatif ve kurumsal çözülmesidir. Soğuk Savaş sonrasında oluşan ve büyük ölçüde Batı merkezli olan düzen, artık caydırıcılık üretme ve çatışma yönetme kapasitesini kaybetmiştir. BM Güvenlik Konseyi işlevselliğini yitirmiştir, büyük güçlerin uluslararası hukuku araçsallaştırması ve “kurallara dayalı düzen” söyleminin fiilen selektif uygulanması da bu tabloyu beslemektedir.

İkinci olarak, çok-merkezli rekabet ortamı, çatışmaların daha kolay tırmanmasına yol açmaktadır. ABD’de gözlenmekte olan görece güç aşınması, Çin ve Rusya’nın statüko değiştirici tutumları, bölgesel güçlerin daha risk alıcı davranışlarını teşvik etmektedir. 

Üçüncü unsur ise devlet içi kırılganlıkların küresel rekabetle iç içe geçmesidir. Enerji, gıda, iklim ve göç krizleri, özellikle zayıf devletlerde çatışmaları tetikleyici rol oynamaktadır. Bu nedenle III. dünya savaşı söyleminin, tekil bir küresel savaş riskinden ziyade, birbirine eklemlenen ve eşzamanlı ilerleyen çok sayıda bölgesel savaşın yarattığı sistemik kaygıyı yansıtmakta olduğu söylenebilir.

Benzerlikler açısından günümüze bakıldığında, büyük güç rekabeti, bloklaşma eğilimleri ve silahlanma yarışları 20. yüzyılın ilk yarısını anımsatıyor. Özellikle Avrupa’ya savaşın geri dönüşü ve Doğu Asya’da güç dengesinin sertleşmesi, tarihsel paralellikler kurulmasına yol açıyor.

Ancak önemli farklar da var. Örneğin, günümüzde çatışmalar daha az “toplam savaş” niteliği taşımakta; bunun yerine hibrit savaş, vekâlet çatışmaları, siber ve ekonomik araçlar öne çıkmaktadır. Ayrıca nükleer silahların varlığı, doğrudan büyük güç savaşını sınırlayan bir faktör olmaya devam etmektedir. Öte yandan, devlet-dışı aktörlerin ve toplumsal parçalanmaların çatışma dinamiklerinde çok daha belirleyici hale gelmesi de ayrı bir farklılık oluşturuyor. 20. yüzyılda ideoloji merkezî rol oynarken, bugün kimlik, rejim güvenliği ve jeoekonomik çıkarlar daha ön planda gözüküyor.

2026 yılına girerken mevcut çatışmaların farklı eğilimler gösterdiğini söylemek mümkün:

Yüksek Etkili ve Tırmanma Potansiyeli Taşıyanlar:

  • Rusya-Ukrayna çatışması donmuş çatışmaya evrilebilir; ancak NATO-Rusya gerilimi nedeniyle küresel etkisi yüksek kalacaktır.
  • Gazze/İsrail-Hamas ve Filistin hattında bölgeselleşme riski (Lübnan, İran bağlantısı) nedeniyle küresel yansımalar güçlü gözüküyor.
  • İran’daki gelişmelerin ne şekilde evrilebileceğini kestirmek güç görünüyor.

Orta Etkili Çatışmalar:

  • Kızıldeniz ve Yemen kaynaklı güvenlik krizleri, İsrail’in Afrika Boynuzu’ndaki hamleleri, küresel ticareti etkileyebilir ancak askerî olarak tırmanma ihtimali sınırlıdır.
  • Sahel bölgesindeki istikrarsızlıklar, daha çok bölgesel sonuçlar üretmekte olsa da gündemi meşgul etmeye devam edecektir.

Düşük Etkili veya Yatışma Eğiliminde Olanlar:

  • Kafkasya’daki bazı gerilim başlıkları kontrol edilebilir düzeyde seyredebilir; ancak tamamen çözülmüş değildir.

Yeni çatışma ihtimali tamamen dışlanamaz.

  • Yüksek Risk – Yüksek Etki bağlamında Tayvan Boğazı doğrudan büyük güçleri karşı karşıya getirme potansiyeline sahiptir.
  • Orta Risk – Orta Etki düzeyinde Balkanlar veya Doğu Akdeniz’de sınırlı krizler çıkabileceği öngörülebilir; ancak geniş çaplı savaşa dönüşmeleri düşük olasılıktır.
  • Düşük Risk – Düşük Etki açısından ise Afrika ve bazı Orta Asya ülkelerinde rejim içi çatışmalar mümkündür; ancak bunların küresel sistem üzerindeki etkileri sınırlı kalacaktır.

Sonuç olarak, 2026’da dünya, büyük bir küresel savaştan ziyade, yüksek yoğunluklu fakat parçalı bir çatışma düzeni ile karşı karşıya kalacak gibi görünüyor. Asıl risk, bu çatışmaların birbirini besleyerek uluslararası sistemi kalıcı bir istikrarsızlık döngüsüne hapsetmesidir.

*. *

Filiz Aydın Cevher

Dr. Filiz Aydın Cevher, Global Academy’de araştırmacı ve Global Panorama dergisinde yardımcı editördür. Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde, Yüksek Lisansını TODAİE Kamu Yönetimi Bölümü’nde ve doktorasını Ankara Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Bölümü’nde tamamlamıştır. Zaman, ekonomi politik ve milliyetçilik başlıca çalışma alanlarıdır. 

Bu yazıya atıf için: Filiz Aydın Cevher, "Panorama Soruyor: 2026 Yılında Küresel Düzlemde Çatışmaların Seyri ve Olası Çatışmalar – Filiz Aydın Cevher" Global Panorama, Çevrimiçi Yayın, 26 Ocak 2026, https://www.globalpanorama.org/2026/01/2026-yilinda-kuresel-duzlemde-catismalarin-seyri-ve-olasi-catismalar-filiz-aydin-cevher/

Bülten Aboneliği

Sosyal Medyada Paylaşın

PDF Kaydedin / Çıktı Alın

Editörün Seçtikleri

Copyright @ 2025 Global Academy. Design & Development brain.work

Çevrimiçi olarak yayımlanan yazıların tüm telif hakları Panorama dergisine aittir. Aksi belirtilmediği sürece, yayımlanan yazılarda belirtilen görüşler yalnızca yazarına / yazarlarına aittir. UİK, Global Akademi, Panorama Yayın Kurulu ile editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.

Bülten Aboneliği

Güncellemelerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.