Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Venezuela arasındaki gerilimin tarihi Nicolas Maduro’nun selefi Hugo Chavez’in 1999’da Latin Amerika genelinde Pembe Dalga’yı başlatan Devlet Başkanlığı süreciyle iki ülke arasında başlayan ideolojik rekabete ve bunun ekonomi ve uluslararası siyaset alanındaki yansımalarına dayanmaktadır. Arka planında Venezuela’da faaliyet gösteren yabancı şirketlerin çoğunu ülke dışına çıkararak petrol başta olmak üzere çeşitli kritik sektörleri millileştirmesi ve hem ekonomik hem de siyasi güç ilişkilerinde Çin ve Rusya ile yakınlaşması yatmaktadır. Chavez liderliğinde kurulan Latin Amerika için Bolivarcı İttifak (ALBA) girişimi, hiçbiri birbiriyle sınır komşusu olmayan üyeleri Ekvador, Bolivya, Honduras, Küba, Nikaragua ve Venezuela’yı ekonomik işbirliği, katılımcı ülkelerde 21. Yüzyıl Sosyalizmi’ni hayata geçirmek ve uluslararası devrimciliği teşvik etmek hedefleriyle bir araya getirmişti. Venezuela’nın petrol gelirleri, ALBA girişiminin finansmanında kullanılmanın ötesinde Venezuela’nın girişimde yer almayan Arjantin gibi diğer bölge ülkelerine mali destek sağlamasında da kullanıldı. Böylelikle ABD ve Venezuela arasındaki, ideolojik merkezli ve ekonomik çıkar çatışmasına yol açan gerilim, ABD’de başkanlar değişirken Venezuela’nın “haydut devlet” olarak görülmesinin değişmemesiyle sonuçlandı.
Ancak iki ülke arasındaki olaylar, Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde yeni bir safhaya geçti. 2025 boyunca, Trump yönetiminin askeri müdahalenin de masada olduğunu belirten açıklamalarına paralel olarak uyuşturucu ticareti meselesi ön plana çıkarıldı ve ABD tarafından çeşitli teknelere saldırılar düzenlendi. Son olarak geçtiğimiz günlerde Venezuela’ya düzenlenen askeri operasyonda, Chavez’in halefi, Devlet Başkanı Nicolas Maduro eşiyle birlikte başkanlık sarayına yapılan baskında kaçırılarak ABD’ye götürüldü, askeri hedeflere ve havaalanlarına yönelik saldırılar gerçekleşti. Her ne kadar Maduro’nun kaçırıldığı başkanlık sarayındaki çatışmalar başta olmak üzere saldırıda Venezuela tarafı asker ve sivil kayıplar vermiş olsa da savunma sistemleri devreye girmedi. Bu durum, ABD’nin operasyonel başarısı ile açıklanamayacak bir pazarlık yahut içeriden destek sürecine dair şüpheler uyandırdı.
Olayların baş döndürücü hızla ilerlediği bir kaç gün içinde, Maduro New York’ta hâkim karşısına çıkarılırken BM Güvelik Konseyi de saldırının meşruiyetini tartışıyordu. Trump yönetimi, ABD’nin Venezuela’yı yöneteceğini, ABD’li şirketlerin ülke petrolünü çıkarmak ve işlemek için ülkeye gireceklerini açıkladı. ABD’nin işgalci değiliz ama geçiş sürecinde ülkeyi yöneteceğiz şeklinde deklare ettiği ve Venezuela için henüz neye karşılık geldiği belirsiz olan geçiş süreci için Trump, Maduro’nun Başkan Yardımcısı olan Delcy Rodriguez ile çalışacağını ilan etti. Rodriguez düzenlenen törende ile Maduro’nun oğlunun tuttuğu anayasaya el basarak yemin etti ve geçici olarak başkanlık görevini devraldı. İlginç olan, ABD’nin yıllardır Maduro’ya karşı iktidarın meşru sahipleri olarak ön plana çıkardığı Venezuela muhalefetine yönetimi bırakmaması oldu. Maduro’nun en yakınındaki isim olan Rodriguez ile en azından şimdilik yola devam etmek isteyen ABD’nin bu tercihiyle ABD yönetimleri tarafından uzun süredir desteklenmekte olan Venezuela muhalefetine ve rejimin içinden iktidar heveslisi olan gruplara yönetimde bir oldu bitti yahut kaosa müsaade edilmeyeceği mesajı verildi. Maduro’nun yokluğunun istikrarsızlığa yol açma ihtimalinin yanında, Trump’ın ifade ettiği gibi muhalefetin yeterli saygınlık ve desteğe sahip olmadığının düşünülmesi kararda etkili oldu. Ayrıca, Maduro ile rejimin diğer yöneticilerini ayrıştıran ABD, Trump’ın başkanlığı devralmasını istediği Rodriguez’e yönelik işbirliği yapmazsa sonuçlarına katlanacağı yönündeki tehditiyle aslında rejimin önde gelen tüm yöneticilerine hem açık bir kapı bırakmış hem de göz dağı vermiş oldu. Nitekim Maduro’nun ABD’ye götürülmesinin ardından, İsviçre hükümetinin kararıyla İsviçre bankalarındaki hesaplarının dondurulduğu ancak kararın yalnızca kendisi ve yakın çevresine yönelik tedbirleri içerdiği, Venezuela’nın tüm yönetici kadrosunu kapsamadığı açıklandı. Halka da yönetimde devamlılık sunarak değişim dayatmasına gitmeyeceği ilan edilmiş oldu. ABD desteği ile iktidarı ele geçirmeyi hedefleyen Venezuela muhalefeti şimdilik Maduro’nun gidişiyle yetinmek durumunda kaldı. Maduro döneminde ekonomik kriz ve siyasal sorunlar nedeniyle ülkelerinden göç eden Venezuelalılar ise gelişmeleri olumlu karşıladılar.
ABD’nin bir devlet başkanını ülkesine kaçırması, çeşitli yönleriyle küresel boyutta tartışmaya açıldı. Fakat, ABD müdahaleciliğinin artık somutlaştığı ve en yakından hissedileceği bölge, şüphesiz Latin Amerika ve Karayiplerdir. Bölge ülkelerinin ABD’ye cevapları, bir fikir ve amaç birliğinin bulunmadığını göstermektedir. Konuyu yalnızca Venezuela olarak ele alırsak, ABD-Venezuela gerilimi Chavez döneminden itibaren özellikle Güney Amerika’yı etkilerken bölge ülkeleri zaman zaman arabulucu rolü üstlenmişlerdi. Ancak Maduro döneminde ülkede yaşanan siyasal baskılar ve ekonomik istikrarsızlık dış göçe ve Venezuela’nın bölge ülkeleriyle ilişkilerinin bozulmasına neden oldu. Demokrasinin işleyişindeki sorunlar nedeniyle Venezuela’nın MERCOSUR’a üyelik süreci askıya alındı ve Arjantin, Brezilya, Paraguay ve Uruguay’dan müteşekkil örgüt geri adım atmadı. Eski müttefikleri Ekvador ve Bolivya’daki yönetim değişiklikleriyse bu ülkelerin Venezuela’dan uzaklaşmasına yol açtı.
Göçmenler meselesi, Maduro döneminde kısa süre içinde hızlıca dünyanın en kalabalık kitlesel göç hareketlerinden birine dönüştü. Halihazırda ülkenin nüfusunun 30 milyona yaklaştığı ve BM Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre 7,9 milyon Venezuelalının mülteci yahut göçmen statüsünde diğer ülkelerde bulundukları göz önüne alındığında nüfusun %20’den fazlası yurtdışında yaşamaktadır. Önemli kısmı uluslararası koruma ve insani yardım talep etmekte, çoğu da Güney Amerika ülkelerinde bulunmaktadır. Göçmenler meselesi bu kişilerin barınma, eğitim, istihdam ve sağlık hizmetleri ihtiyaçlarının karşılanmasından yerel halkla yaşanan çatışmalara dek pek çok başlık altında Güney Amerika ülkeleri için sorun üretmiştir. Ancak Venezuela’ya ABD’nin patron olmasıyla göçmenlerin dönüşü söz konusu olacak mı yahut ülke bir kaosa sürüklenirse yeni göç dalgaları mı ortaya çıkacak sorularının cevabı henüz belirsizdir.
Bir diğer gerçek bölgede sağın yükselişte olduğu ve demokratik yollarla iktidara gelen sağ hükümetlerin ABD ile yakın duruş sergiledikleridir. Artan Çin etkisi yerine de ABD etkisini tercih etmektedirler. Örneğin, Arjantin ABD müdahalesini olumlu karşılarken, Bolivya ve Şili’deki sağ görüşlü devlet başkanları Maduro’nun otoriterliğinin bertaraf edilmesi bağlamında ABD müdahalesini meşrulaştırdılar. Brezilya’da İşçi Partisi hükümeti, dış politika çizgisiyle uyumu biçimde konuyu uluslararası hukukun çiğnenmesi boyutunda ele alarak kınadı. ABD’nin tehdit ettiği Kolombiya en sert eleştirileri getirirken Başkan Gustavo Petro’nun görev süresinin yakında dolacak olması, Kolombiya’nın duruşunun şimdilik kesin olmadığını ortaya koymaktadır. Trump’ın ilk döneminden beri hedefindeki Meksika ise Başkan Sheinbaum’un meşruiyet ve halk desteği bakımından hiçbir sorun yaşamamasının yanında ABD’nin ilk sıradaki ekonomik ortaklarından biri olması, ekonomi politikalarının uyumu, iki ülke arasındaki demografik bağlar ve sınır komşuluğu gibi çok sayıda nedenle Venezuela’dan farklı konumdadır. Lakin ABD’nin Meksika üzerindeki baskısını artıracağı görülmektedir. Sonuç olarak, ABD’nin müdahalesi, Latin Amerika’da çok sayıda ülke tarafından Maduro rejimi ile anlaşmazlıklar, ideolojik karşıtlık ve göç meselesi nedeniyle ABD’nin yakına gelmesinden çok Maduro’nun uzağa gitmesini sağlaması bakımından olumlu karşılandı. Kınamalar ise uluslararası düzenin bozulması ve hukukun çiğnenmesi ekseninde, küresel tepkilere benzer minvalde gerçekleşti. Bölgedeki ideolojik bölünmüşlüğün ülkeler bazındaki dış politikanın yanında bölgesel politikalara yansıdığı da bir kez daha teyit edilmiş oldu.