ABD’nin Venezuela Üzerinden Uluslararası Sisteme Müdahalesi – Mustafa Taner

16 Ocak 2026
11 dk okuma süresi

ABD’nin Venezuela’daki Maduro yönetimine yönelik son müdahalesi, Latin Amerika’ya dair tarihsel yaklaşım ile bugünkü küresel güç mücadelesinin birlikte okunmasını gerektiren önemli bir örnektir.

ABD, 1823’te ilan edilen Monroe Doktrini’nden bu yana Latin Amerika’yı kendi stratejik etki alanı olarak görmektedir. Bu yeni bir durum değildir. Şili’de Salvador Allende hükümetinin devrilerek yerine Augusto Pinochet liderliğinde ABD’ye yakın bir askeri yönetimin kurulması ya da 1989’da Panama’da Manuel Noriega’nın iktidardan uzaklaştırılması gibi örnekler, bu yaklaşımın tarihsel sürekliliğini göstermektedir. Latin Amerika – ABD ilişkilerinde bu tür müdahaleler istisna değil, yapısal bir süreklilik hattıdır. Bu hattın bir başka boyutu da, ABD’nin yarımkürede dışarıdan büyük güç nüfuzunun kalıcılaşmasına tarihsel olarak düşük tolerans göstermesidir.

Şili örneğinde Pinochet yönetimi yalnızca bir rejim değişikliği değil, dünyada neoliberal düzenin kurulması açısından bir laboratuvar işlevi görmüştür. Otoriter siyasal çerçeve içinde uygulanan özelleştirme, deregülasyon ve piyasalaştırma hamleleri, daha sonra küresel ölçekte yayılan neoliberal dönüşümün erken ve keskin bir uygulama alanı olmuştur. Bu yönüyle Latin Amerika müdahaleleri, yalnızca güvenlik-jeopolitik ekseninde değil, küresel ekonomik düzenin inşa biçimleriyle de yakından ilgili olmuştur.

Bu tarihsel arka plan, bugün yaşanan gelişmeleri anlamak için de önemlidir. Günümüzde küreselleşme etrafında iki temel güç mücadelesi ortaya çıkmıştır. İki ayrı küreselleşme perspektifi ortaya koyan bu mücadelede taraflardan biri, otokratlar arası bir ağ üzerinden işleyen bir küreselleşme modeli tasavvur etmektedir. Buradaki “ağ” yalnızca liderler arası siyasal yakınlaşmayı değil, aynı zamanda sermaye, teknoloji ve regülasyon alanlarında birbirini tamamlayan çıkar ilişkilerini de ifade etmektedir. Bu model, ülkelerin otoriter liderler tarafından yönetildiği ve dar bir elit grubun uluslararası sistemin işleyişi hakkında kendi çıkarları doğrultusunda “etkin” kararlar alabildiği bir düzen öngörmektedir.

Bu anlayış, küresel gelir ve servet eşitsizliğinin ulaştığı düzeyin doğrudan bir yansımasıdır. Bugün küresel servetin yaklaşık %76’sı en zengin %10’un elindeyken, en alttaki %50’nin payı yaklaşık %2 düzeyindedir; küresel servetin yaklaşık %44–45’i ise en zengin %1’in elinde toplanmaktadır. Eşitsizlik bu ölçekte derinleştikçe temsil ve meşruiyet krizleri büyümekte, kutuplaşma artmakta ve yürütme gücünün genişlemesine elverişli bir siyasal iklim oluşmaktadır. Eşitsizliğin neden olacağı toplumsal taleplerin baskılanabilmesi, ayrıca kitlelerin dikkatinin güvenlik eksenine yöneltilebilmesi ihtiyacı bulunmaktadır. Dolayısıyla hukuka, demokrasiye ve uluslararası kurumlara dayalı bir düzenin “kısıtlayıcı” olduğu düşüncesi güç kazanmaktadır. Bu nedenle dünyada, rejim güvenliğini ve çıkarlarını önceleyen bir yönelimi tahkim etmeye çalışan siyasi ve ekonomik bir blok ortaya çıkmıştır. Trump yönetimi de bu eğilimin önde gelen  temsilcilerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Buna karşılık diğer tarafta, uluslararası hukuka ve kurallara dayalı küreselleşmenin sürmesini isteyen güçler de mevcut. Uluslararası kurum ve kurallara dayalı uluslararası sistemin sona erdiğine dönük söylemler bu nedenle isabetli değildir. Yaşanan süreç daha çok bir geçiş ve mücadele dönemine işaret etmektedir. “Otokratlar arası ağ” yönelimine karşı, farklı alanlarda değişen kapasitelere sahip olsa da anlamlı bir karşı ağırlık vardır ve bu iki yaklaşım arasındaki mücadele devam etmektedir.

Bu karşı ağırlığın bir boyutu, Batı demokrasilerindeki iç siyasal dengelerde görülmektedir. Birleşik Krallık’ta ve Kanada’da hukuka ve demokrasiye dayalı küresel düzenin korunmasını savunan iktidarların varlığı, uluslararası hukuka dayalı düzen vurgusunu taşıyan bir hat üretmektedir. Bu mücadele, ABD iç siyasetinde yansımasını doğrudan bulmaktadır. Demokratların giderek daha sol bir çizgiye kayması ve Cumhuriyetçilerle başa baş bir siyasal ağırlık üretmesi, bu mücadelenin iç politikaya da taşındığını göstermektedir. Bu bağlamda, bir sonraki seçim döngüsünde Demokratların başkanlığı kazanması ya da Senato ve/veya Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğun el değiştirmesi, ABD’nin dış politika önceliklerine ve araç setine doğrudan yansıyacaktır; çünkü Kongre aritmetiği yaptırımların kapsamından bütçe tercihlerine, ittifak yönetiminden ticaret ve teknoloji düzenlemelerine kadar geniş bir alanda belirleyicidir. Diğer taraftan Avrupa Birliği bir kurum olarak başlı başına uluslararası hukuk ve kurallara dayalı küreselleşme idealinin somutlaşmış bir ifadesidir.

Bu çerçeve içinde Venezuela örneği daha da açıklayıcı hale gelmektedir. Nicolas Maduro da otoriter bir liderdir; ancak Trump yönetiminin uzun süren baskılarına direnmiş, küresel otokratik network açısından uyumlu bir tavır göstermemiştir. Otoriter lider olmak otomatik bir kabul sağlamamaktadır. Nitekim ABD daha Soğuk Savaş döneminde, 1979 yılında dönemin BM Büyükelçisi Jeane Kirkpatrick’in adıyla anılacak olan doktrininde otoriter ve totaliter rejimler arasındaki tercih farkını ortaya koyarak, birlikte çalışabildiği otokratik yönetimleri korurken çalışamadıklarını karşısına aldığını açıkça belirtmiştir.

Öte yandan, Venezuela müdahalesi yalnızca rejim tipi veya ikili diplomatik gerilim üzerinden değil, aynı zamanda Venezuela – Çin ilişkileri ve petrol ticareti üzerinden de okunmalıdır. Çin’in Venezuela ile kurduğu ekonomik ilişki büyük ölçüde enerji ekseninde şekillenmiş; finansman, borç geri ödemesi ve petrol akışları birbirine bağlanmıştır.

Bu durum ABD açısından iki nedenle önemlidir. Birincisi, ABD’nin 1820’ler sonrası çizgisinde yarımkürede rakip büyük güç nüfuzunun kurumsallaşması, yalnızca bölgesel bir mesele değil, stratejik bir meydan okuma olarak görülmektedir. İkincisi, enerji ticareti ve finansman kanalları, yaptırımların etki alanını daraltan alternatif devreler yaratmakta, bu da Washington’un Venezuela politikasını salt demokrasi söyleminden çıkarıp, ekonomik değil jeopolitik bir çerçeveye taşımaktadır. Trump Yönetiminin Çin ile uzun soluklu bir rekabete hazırlanırken, yarımkürede Çin’in enerji ve finans üzerinden kalıcı bir dayanak edinmesini sınırlamak isteyeceği açıktır.

ABD’nin Venezuela yaklaşımında iç politika boyutu da göz ardı edilmemelidir. Uyuşturucuyla mücadele, ABD iç kamuoyunda seçim kazandıran nitelikte bir konu olagelmiştir. Zamanında Nixon da bu başlık üzerinden güçlü bir siyasi mobilizasyon kurarak seçim kazanmış, hatta bu nedenle 1970’li yılların başında yaşanan Afyon Krizi Türkiye-ABD arasındaki önemli bir soruna dönüşmüştür. Trump için de bu alanda gösterdiği kararlılığın iç politikada çok önemli bir karşılığı vardır. Bu nedenle Venezuela’da olduğu gibi dış politika eylemlerinde “sertlik” ve “mücadele” temalı çizgi aynı zamanda iç politik meşruiyet üretme kapasitesiyle de beslenmektedir.

Burada ayrıca bir başka iç dinamiği daha belirgin kılmak gerekir: Roy Bhaskar’ın dediği gibi gerçeklik çok katmanlıdır. Venezuela hamlesi bir yandan jeopolitik rekabetin parçasıyken, öte yandan küresel eşitsizliğin derinleşmesiyle ABD içinde daha görünür hale gelen bölüşüm krizinin yönetimi açısından da işlevseldir. Orta sınıfların pay alma talebi büyüdükçe, bu baskıyı doğrudan bölüşüm politikalarıyla karşılamak yerine, gündemi güvenlik ve dış rekabet eksenine taşıyan bir siyasal çizgi güç kazanabilmektedir. Bu çizgi, toplumsal beklentileri baskılamak kadar, içerideki bölüşüm gerilimini “küresel gelişmeler” ve “güvenlik” gündemi altında perdelemeye de elverişlidir.

Bu bağlamda Maduro ile yaşanan çatışmayı tek bir nedene indirgemek yerine, birden çok etkeni birlikte düşünmek gerekir. Bir yandan Maduro’nun Trump yönetimi tarafından kurulmak istenen düzene boyun eğmemesi ve Washington’un uzun süre çeşitli tehditlerle baskı kurmasına rağmen istenen sonucu alamaması, Trump’ın transacrional diplomacy (işlemsel diplomasi) olarak adlandırılan yaklaşımını devreye sokmasına yol açmıştır. Bu yaklaşım, her olay için uluslararası hukuk ve kuralları tercihan devre dışı bırakarak işlem ve pazarlık temelli özgün çözümler üretme anlayışıdır.

Burada kritik olan ve ayrılması gereken mesele “ABD’nin küresel sistemi yıkma motivasyonu” bulunması değil, Trump yönetiminin ABD çıkarlarına da aykırı bir şekilde uluslararası hukuka ve kurumlara dayalı küresel düzeni kısıtlayıcı görmesi ve bu düzenle yapısal bir gerilim içinde olmasıdır. Bu nedenle Trump yönetimi, uygun gördüğü her fırsatta kurallı düzenin meşruiyetini ve işlevini aşındırmaktan çekinmemektedir. Venezuela olayı da bu yaklaşımın devreye sokulduğu fırsatlardan biri olarak okunabilir. Güç gösterisi, yalnızca dışarıya dönük caydırıcılık değil, içerideki bölüşüm krizi baskısını yönetmeye yarayan bir siyasal çerçeve üretme işlevi de görebilmektedir.

Öte yandan Venezuela müdahalesi konusunda yaptırımlar, iç politika dinamikleri ve bölgesel güç dengeleri kadar, küresel bazda 3-5 Trilyon Dolar seviyesine yükseldiği öne sürülen yasa dışı ticaret ağlarıyla ilişkisi ve Venezuela rejiminin bu anlamdaki çıkar ilişkileri de alanı karmaşıklaştıran unsurlar olarak dikkate alınmalıdır.

Uluslararası sistemin yukarıda bahsedilen yaklaşık güçler arasındaki mücadeleye konu olduğunun en önemli göstergesi Trump’ın Rusya ya da Çin yönetimleriyle ilişkilerinde görülmektedir. Bu ülkelerle gerilimler çoğu zaman yüksek söylemle birlikte yürümüş, ancak uygulama düzeyinde pazarlık ve işlem mantığı belirleyici olmuştur. Tarifeler ve İran konusunda olduğu gibi ani hamlelerin hemen ardından sönümlenme ve geri çekilme gözlenmektedir. ABD’nin zaman zaman gümrük tarifelerini arttırıp hemen ardından bunları geri çekmesi ya da ileri teknoloji kısıtlamalarında aniden beklenmedik gevşemelere gidilmesi, bu dalgalı çizginin bir parçasıdır. Sistemi yıkma motivasyonuyla girişilen hamleler sistemin hala daha ayakta kalan sınırlarına çarparak geri dönmektedir.

Diğer taraftan, günümüz uluslararası sistemini 19. yüzyılın büyük güç siyasetiyle ya da İkinci Dünya Savaşı öncesi güç dengesi politikalarıyla benzerliği üzerinden açıklamaya çalışan analizler yetersiz kalacak hatta yanıltıcı olacaktır. Zira, bugünkü uluslararası sistemin temel yapısal özelliği, tarihte eşi görülmemiş düzeyde derin bir küreselleşme ve bununla iç içe geçmiş ileri teknoloji altyapısıdır. Küresel değer zincirlerinin ve karşılıklı bağımlılığın yoğunluğu büyük ülkeler için bile çatışma maliyetlerini yükseltmekte, bu da yaptırım siyasetinin etkisini öngörülemez hale getirmektedir. Teknoloji ve veri temelli güç, klasik güç dengesi analizlerinin doğrudan yakalayamadığı yeni bir iktidar alanı üretmektedir. Bu yapının merkezindeki en kritik sorun ise eşitsizliktir. Özellikle teknoloji milyarderlerinin otokratik yönetimlerle işbirliğini de içeren bu yapı, tarihsel olarak benzersizdir.

Mustafa Taner

Dr. Mustafa Taner, 1970 yılında Mersin’de doğmuştur. 1991 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun olmuş, 1998 yılında Ankara Üniversitesi’nde Avrupa Birliği alanında yüksek lisans, 2021 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler alanında doktora çalışmasını tamamlamıştır. Başlıca akademik ilgi alanları arasında; ABD Dış Politikası, Orta Doğu, Uluslararası İlişkiler Teorileri, Küreselleşme ve Avrupa Birliği yer almaktadır. 1994 yılında Savunma Sanayii Müsteşarlığı’nda göreve başlayan Dr. Taner, kariyeri boyunca aralarında MIT Sloan School of Management (2007), Milli Güvenlik Akademisi (2008) ve NATO Savunma Koleji’nin (2009) de bulunduğu, çok sayıda uluslararası ilişkiler, strateji ve güvenlik konulu mesleki eğitim programına iştirak etmiştir. 2017-2020 yılları arasında Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nda Uluslararası İşbirliği Daire Başkanlığı yapmış olup, halen Savunma Sanayii Başkanlığı’nda görevini sürdürmektedir.

Bu yazıya atıf için: Mustafa Taner, "ABD’nin Venezuela Üzerinden Uluslararası Sisteme Müdahalesi – Mustafa Taner" Global Panorama, Çevrimiçi Yayın, 16 Ocak 2026, https://www.globalpanorama.org/2026/01/abdnin-venezuela-uzerinden-uluslararasi-sisteme-mudahalesi-mustafa-taner/

Bülten Aboneliği

Sosyal Medyada Paylaşın

PDF Kaydedin / Çıktı Alın

Copyright @ 2025 Global Academy. Design & Development brain.work

Çevrimiçi olarak yayımlanan yazıların tüm telif hakları Panorama dergisine aittir. Aksi belirtilmediği sürece, yayımlanan yazılarda belirtilen görüşler yalnızca yazarına / yazarlarına aittir. UİK, Global Akademi, Panorama Yayın Kurulu ile editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.

Bülten Aboneliği

Güncellemelerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.