İran’da üçüncü haftasına girmeden bastırılan ve binlerce can kaybı ile ülkenin ve dünyanın tarihine derin bir yara olarak giren sokak protestoları aslında altı aydır kendini hissettiren bir huzursuzluğun yüzeye çıkmasıydı. Bütün uluslararası ilişkiler uzmanlarının, ve önemli kaynakların yazıp çizdiği olayların bir anda patlamasında kuşkusuz ki Tahran Çarşısı büyüklüğünde kırsaldaki küçük kentlerdeki yoksulluğun da etkisi var. Konuştuğumuz ve ülkeyi içeriden bilen herkesin söylediği “artık bıçak kemiğe dayanmıştı”.
Türkiye’deki genel anti-emperyalist ya da liberal sol çevrelerin anlamakta zorlandığı konu, İran halkının ABD’yi davet etmediği ama mevcut rejimi de daha fazla ayakta tutmak istemediğidir. Ana akım basın da kitlesel göç olur korkusu ile “ağzımızın tadı kaçmasın” havasında İran halkının potansiyelinin nasıl ezildiğini görmemektedir. Mevcut siyasi iktidarın oyun planı ile uyum içindeki bu hareketin uzun vadede muhalefete ve Türkiye-İran ilişkilerine nasıl etki edeceğini daha iyi bilen uzmanlara bırakmakta fayda var.
Ama hukukun bir kuralını hatırlatarak başlayalım: Bir kural (Düzen, sistem de olabilir) nasıl konduysa öyle kaldırılır. (L’acte Contraire) Bundan sonra olacaklara bu gözle bakmayı öneriyorum.
Bu yazıda incelemeye çalışacağımız döküman, Ekim ayında Münih’te Rıza Pehlevi’nin bir araya getirdiği konferansta İran diasporası ile paylaşılan, İran Reform Planı (Iran Prosperity Project). Bu dökümanın en az bir buçuk yıllık bir hazırlık süreci olduğunu dökümanın girişinden anlıyoruz. Acil Faz (Emergency Phase) denen kısım 100-180 günlük bir planı, rejimin bir anda ya da yavaş yavaş çökmesi halinde nasıl bir yönetişim planı ve takvim işleyeceğini gözler önüne seriyor.
Planda rejim değişikliği sonras ilk 180 gün Acil Eylem Dönemi, sonraki 2-3 yıl ise geçiş dönemi olarak tanımlanmış, Sonrası için de uzun vadeli bir Endüstriyel Dönüşüm takvimi var.
Muhalifler Acil Eylem Planı’ndaki ilk birkaç adımı şöyle sıralıyor:
- Önce zarar verme
- Uluslararası ilişkileri normalleştir
- Ülkeyi istikrara kavuştur
- Temel kamu yönetimini etkinleştir
- Hızlı ve sürdürülebilir bir büyüme planı için temelleri at
Raporun tamamını elbette Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi uzmanları okuyabilir ve yorumlayabilir. Birkaç alana dikkat çekmek ve İran’ın aslında sistem değişikliğine neden yakın olduğunu yorumlamakta fayda var.
Geçiş dönemi için muhalifler, “Ulusal Uyanış/Devrim Konseyi” ve “Geçici Yönetim Ekibi” adı altında iki yapı öneriyor. İlki tıpkı İslami Devrimin ilk ayları/yılları gibi, ortak bir yönetim grubunu öngörüyor. İsim verilmeden Rıza Pehlevi’nin bu Konseyin başında olması öngörülüyor ve diasporadan önemli isimlerin de davet edileceği anlaşılıyor. Geçici Yönetim Ekibi ise daha “Bakanlar Kurulu” gibi çalışacak. Dikkat çeken nokta, bu iki yapının da İslam Cumhuriyeti (ya da rejim) tamamen değişmeden kurulması ve çalışmaya başlaması.
Sonrasında kurulacak her yapının örneğin Mahestan adıyla Millet Meclisi, Geçici Divan adıyla yüksek yargı, Geçici Bakanlar Kurulu, Gerçek Komisyonu dahil hepsinin yasal dayanakları hazırlanmış ve kaleme alınmış. Örneğin, Demokratik Monarşi ya da Demokratik Cumhuriyet konusunda bir referandum öngörülüyor ve bunun da 4 ay içinde yapılması gerektiği metinde yer alıyor.
Brexit Örneği ile Geçiş Dönemi
Muhaliflerin hazırladığı ve ABD fabrikasyonu olmadığı çok net görülen bu belgede değişim için üç senaryo da yazılmış. Ama Pehlevi’nin yandaşlarının bile tavsiye ettiği seçenek Hibrit Geçiş senaryosu. Burada da örnek alınan modelin, Mısır, Sovyetler Birliği ya da Irak değil İngiltere’nin Brexit süreci olması çok çarpıcı. Planın hazırlayıcılarına göre, İran’da olası bir sistem değişikliği medya yayınlarında ya da yorumlarda yer aldığı üzere ne Arap Baharı, ne Sovyetlerin yıkıması ne de Irak’ın işgali ile benzerlik taşıyor. Peki ama muhalifler kurumsal yapılar ve iç ve dış dinamikler açısından olması gerekeni neden Brexit modeli olarak tanımlıyor?
- Halk oyu ve isteğiyle yapıldı
- Bir senelik bir geçiş döneminde yasalar değiştirildi
- Sembolik de olsa monarşiye görev verdi
ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın DOHA Forum’da dile getirdiği “Benevolent Monarch” rolünü herkes Türkiye için düşünüp hop oturup hop kalkarken aslında bölgedeki başka ülkeler için konuşmuş olabileceğini düşünmemektedir. Barrack’ın asıl verdiği örnek, Fas Krallığı, Ürdün Krallığı gibi bir model olabilir. Ama İran halkının bunca yıllık Cumhuriyet tecrübesini bir kalemde silip monarşiye dönmesini beklememek gerekir. Raporu ve yol haritasını hazırlatmış bile olsa Pehlevi bu modelde gerçek bir aktör olmak istiyorsa, tıpkı Gandhi/Nehru ailesi gibi bir parti kurarak siyasete girmelidir.
Bizim için esas önemli olan, değişecek bir İran’ın ne büyük bir fırsat ve ekonomik güç olabileceğidir. İran diasporasında, özellikle Silikon Vadisi içinde güçlü isimler, bankacılık, auditing gibi sektörlerin dev firmalarını yönetmiş yeni bir jenerasyon bulunduğunu hatırlamakta fayda var. Hatta Trump’u liderliğe taşıyan ve Pay Pal Mafia diye bilinen ekibin en kilit isimleri de İran diasporasından. Yani sistem değişirse, yatırım da yapacak, yönetime de gelecek çok güçlü bir insan kaynağı mevcut.
Nitekim, MOSSAD’ın eski Başkanı Yossi Kohen bir mülakatında İran’da İslam Cumhuriyeti’nin değişmesi halinde Pehlevi’den çok daha genç, ülkede saygınlığı ve karşılığı olan bir ismin başa geçebileceğini işaret etmesi manalı. Belli ki Pehlevi sadece bir sembol olarak geçiş dönemini yönetebilir ama ne monarşiyi geri getirebilecek ne de Devlet Başkanı olarak tepede olacak.
İran’ın değişimi bir gecede, bir haftada olmayabilir ama iki günde 5.000’in üzerinde vatandaşını katleden bir sistemle, kendi güçleri ateş açmazsa diye endişe edip kenarda bekleyen Hizbullahçıları ülkeye paraşütle indirdiği iddia edilen bir yönetimle İran halkının ilişkisi artık bitmiştir. Vatandaşın devletle manevi bağı da güven bağı da kopmuştur. Bunun resmileşmesi için biraz zaman gerekebilir ama bir dönemin kapacağı artık kesin gibidir ve Türkiye’yi yönetenlerin de yönetmeye talip olanların da “aman ağzımızın tadı kaçmasın” havasından kurtulması gerekir.
Yazının sonunda Turgut Özal’ın Başdanışmanı Büyükelçi Engin Güner’e Doğu Bloku, yıkılırken yaptığı uyarıyı onun kitabından hatırlatmakta fayda var:
“Ancak eğitim ve kültür düzeyleri itibarıyla bizden ileride oldukları için aradaki mesafeyi kapayabilecekleri endişesini de taşır. Türkiye’nin önünde 200-300 yılda bir çıkabilecek bu fırsatı iyi değerlendirmesi gerektiğini sık sık tekrarlardı. Bu fırsat kaçırıldığı takdirde bir daha kolay kolay yakalanamayacağından büyük endişe duyardı” (2014, 118).