Panorama Soruyor bu kez ‘Küresel Ekonomik İşleyiş ve Devlet’ başlığı ile sizlerle. Günümüzde korumacılık, milliyetçilik yönündeki söylemler ve uygulamalar ile devletin öne çıkması tekrar küreselleşme öncesi döneme mi dönüyoruz yoksa başka bir şeye mi evriliyoruz sorularını da analizlere yansıtmakta. Küresel ekonomik işleyiş ve devletin bu işleyişteki konumu, günümüzde yaşanılan gelişmeleri kavramak açısından kritik önemde ve değerli katılımcıların katkılarıyla bu iki olgu görünür kılınmaya çalışıldı. Öte yandan, devlet konusu sosyal bilimlerde neredeyse tüm disiplinleri kesen bir olgu olmakla birlikte devletin ne olduğuna dair tartışma zamanla sönümlenmiş durumda ve her disiplin devlete dair belirli varsayımlardan hareketle analizlerini gerçekleştirmekte. Konu itibariyle bu yayın devletin ne olduğuna dair doğrudan bir tartışma içermese de ekonomik alan-siyasal alan bütünleşikliği dikkate alınarak, mevcut küresel ekonomik işleyişte devletin yeniden biçimlenişine ve işleyişi biçimlendirmesine dair katılımcıların önemli tespitleri bu tartışmaya da katkı sunmaktadır.
Aşağıda yer alan sorulara katkılarını sunarak okuyuculara zengin bir okuma imkânı sağlayan değerli katılımcılarımız Ceren Ergenç, H. Emrah Karagöz, Fuat Ercan, Koray R. Yılmaz ve Pınar Kahya’ya teşekkür eder, keyifli okumalar dileriz.
1. Mevcut küresel ekonomik işleyişi kısaca değerlendirir misiniz?
2. Bu işleyişte devletin konumunu nasıl yorumlarsınız?
3. Türkiye’yi bu işleyişte nasıl konumlandırırsınız, Türkiye’nin avantajları ve dezavantajları nelerdir?
4. Son olarak sermaye işleyişinin küreselleştiği bu koşullarda devletlerin korumacılık politikalarına yönelmelerini nasıl açıklarsınız?
*. *. *
Doç. Dr. Ceren Ergenç, CEPS
“Sermaye güdümlü küreselleşmenin birçok ülkede sanayisizleşme ve aşırı finansallaşma ile sonuçlanması, dijital ve yeşil dönüşümü kapitalizmin yeni kriz koşullarında bir çıkış yolu haline getirdi. Bu dönüşüm, devletin yeniden sanayileşme hamlelerinde daha belirleyici bir rol üstlendiği ve tedarik zincirlerinin coğrafi dağılımının yeniden şekillendiği bir yapıyı da beraberinde getirmekte. Temel soru artık, hangi ülkelerin yüksek teknoloji içeren tedarik zincirlerine, hangi stratejiler ve ittifaklar aracılığıyla eklemlenebileceği.”
Uzun yıllar boyunca küresel siyasetin ve ekonominin yönünü belirleyen serbest piyasa kapitalizmi art arda yaşadığı krizlerden sonra ciddi biçimde sorgulandı ve neoliberalizme yönelik artan hoşnutsuzluk, alternatif siyasal-ekonomik modellerin güç kazanması bu düzenin entelektüel ve kurumsal temellerini aşındırdı. Bugün temel tartışma, neoliberal düzenin sürüp sürmeyeceğinden ziyade, onun ardından nasıl bir ekonomik ve siyasal mimarının ortaya çıkacağı.
Bu dönüşüm tarihsel olarak, Yeni Düzen döneminin devlet öncülüğündeki ekonomik yönetim anlayışından Washington Uzlaşısı’nın piyasa merkezli neoliberal hegemonyasına, oradan da daha yakın dönemde Wall Street Uzlaşısı olarak tanımlanan hibrit modele uzanan bir çizgide izlenebilir. Wall Street Uzlaşısı, piyasaları tamamen serbest bırakmak yerine, devletin finansal araçlar ve düzenleyici mekanizmalar yoluyla piyasayı aktif biçimde yönlendirdiği bir yaklaşımı temsil etmekte. Böylece devlet, piyasa ve küresel kurumlar arasındaki iş bölümü yeniden tanımlanmakta.
Güncel küresel kapitalizm, birbirini tamamlayan ve aynı zamanda birbiriyle çelişkili dinamikleri de barındırmakta. Çin’in Asya’daki kalkınmacı devlet modelini andıran yükselişi, devlet kapitalizmine yönelik ilgiyi yeniden arttırdı. Bununla beraber, 2008 küresel finans krizinin ardından, çokuluslu şirketlerin ucuz üretime dayalı ve çok bölgeli üretim ağlarının beslediği küreselleşme ivme kaybetti. Bu süreçte üretim ve tedarik ağları, yeniden belirli bölgelerde yoğunlaşmaya başladı. Yeşil ve dijital teknolojilerin gelişmiş ülkelerde yeniden sanayileşmeyi, gelişmekte olan ekonomilerde ise yeni sanayi hedeflerini teşvik ettiği bu süreçte özel sermaye, giderek daha fazla devlet öncülüğündeki kalkınma stratejilerine eklemlenmekte.
Devlet müdahalesinin niteliği de bu çerçevede dönüşmekte. Kriz sonrası dönemde sanayi politikaları yeniden merkezî bir araç haline geldi ancak bu yeni devletçilik, piyasaların yerini alan bir modelden ziyade, finansal araçlarla sermayenin orta vadeli hedeflerini jeoekonomik kaygılarla güdümleyecek bir müdahale biçimini ifade etmekte.
Bu gelişmeler, küresel ekonomik ilişkilerin ve ağların giderek daha belirgin bir jeopolitik rekabet ekseninde şekillendiğine göstermekte. ABD ile Çin arasındaki çekişme, geçmişteki gibi katı bloklar ve ideolojik ayrışmalar üzerinden değil altyapı, dijital teknolojiler, üretim ağları ve finans modelleri gibi küresel sistemler üzerinden yürümekte. Buna karşın günümüz dünyasında ittifaklar oldukça değişkendir; pek çok ülke kesin taraf seçimleri yerine çoklu ilişkiler ve esnek ortaklıklar kurmayı tercih etmekte.
Bu bağlamda, doğrudan yabancı yatırımlar da yalnızca maliyet avantajları veya pazar büyüklüğüyle değil tedarik zinciri güvenliği, sürdürülebilirlik ve teknolojik özerklik gibi stratejik kaygılarla şekillenmekte. Bu eğilim, küreselleşmenin çöküşünden ziyade devletlerin, piyasaları ve üretim coğrafyalarını jeopolitik öncelikler doğrultusunda yeniden düzenlediği “devlet öncülüğünde küreselleşme” olarak tanımlanabilecek yeni bir evreye işaret etmekte. Devlet öncülüğünde küreselleşme, piyasa mekanizmalarının tamamen terk edilmediği aksine devletlerin egemen varlık fonları, politika bankaları, kamu-özel ortaklıkları ve stratejik yatırımlar yoluyla piyasaları şekillendirdiği hibrit bir yapıya dayanmakta. Bu araçlar yalnızca kalkınma politikalarının değil, aynı zamanda küresel rekabet ve nüfuz mücadelesinin de parçası haline gelmiş durumda.
Gelişmekte olan ülkelerin ve teknolojik orta güçlerin küresel değer zincirlerine eklemlenme tartışmaları, sanayi politikalarının neden yeniden merkezî bir konuma yerleştiğini daha net biçimde ortaya koymakta. Sermaye güdümlü küreselleşmenin birçok ülkede sanayisizleşme ve aşırı finansallaşma ile sonuçlanması, dijital ve yeşil dönüşümü kapitalizmin yeni kriz koşullarında bir çıkış yolu haline getirdi. Bu dönüşüm, devletin yeniden sanayileşme hamlelerinde daha belirleyici bir rol üstlendiği ve tedarik zincirlerinin coğrafi dağılımının yeniden şekillendiği bir yapıyı da beraberinde getirmekte. Temel soru artık, hangi ülkelerin yüksek teknoloji içeren tedarik zincirlerine, hangi stratejiler ve ittifaklar aracılığıyla eklemlenebileceği.
Çin, ABD, AB gibi küresel ve bölgesel güçler tedarik zincirlerini güvenceye almak ve üretim ağlarını konsolide etmek için Kuşak ve Yol Girişimi (Çin) ve Küresel Geçit (AB) gibi bağlantılılık girişimlerine hayat verdiler. Bütçeleri ve projeleri başarıyla tamamlama oranları farklılık gösterse de bu bağlantılılık girişimlerindeki projelerin, yatırım çeken ülkelerde ne ölçüde borçlanma ve bağımlılık yarattığı ya da kritik teknolojilerin tedarik zincirlerinde üst düzeylere çıkmayı mümkün kılan altyapı ve bilgi aktarımını gerçekleştirip gerçekleştirmediği önemli bir ayrım noktası. Bu sonuçlar, ev sahibi ülkelerin güçlü bir sanayi politikasına sahip olup olmadığına ve bu politikaları destekleyecek bürokrasi, sermaye ve toplumsal örgütlerden oluşan bir ittifakın varlığına bağlı olarak değişmekte.
Bu projelerde karar alma süreçleri yalnızca merkezi hükümetler arasında gerçekleşmemekte; yerel kamu kurumları, özel sektör aktörleri, sivil toplum kuruluşları ve uluslararası örgütler de sürece dahil olmakta. Bu durum, sanayi, ticaret ve altyapı politikalarını şekillendiren çok katmanlı “kalkınma ittifakları”nın önemini artırmakta. Söz konusu ittifaklar, teknoloji transferinin koşullarını, yerli üretim kapasitesinin gelişimini ve yabancı yatırımların niteliğini belirlemede kritik rol oynamakta. Sektörel örnekler bu farklılıkları daha görünür kılmakta. Telekomünikasyon, yenilenebilir enerji ve dijital altyapı gibi alanlarda projelerin, yerel aktörlerle kurulan ilişkiler, ulusal politika öncelikleri ve kurumsal kapasiteye bağlı olarak önemli ölçüde değiştiği görülmekte. Bazı ülkelerde teknoloji paylaşımı ve yerel katılım güçlenirken, bazılarında acil ihtiyaçlar nedeniyle dışa bağımlı ve sınırlı yerelleşme içeren modeller öne çıkmakta.
Sonuç olarak sanayi politikalarının yeniden yükselişi, devlet-sermaye ilişkilerinin yanı sıra bürokratik yapıların, yerel yönetimlerin ve toplumsal aktörlerin etkileşimiyle şekillenmekte. Yeni sanayileşme hamlesi, inovasyona dayalı üretim kapasitesinin artırılmasını ve bu sürecin devlet tarafından stratejik biçimde yönlendirilmesini zorunlu kılmakta. Bu nedenle sanayi politikaları, günümüzde küresel değer zincirlerinde konum belirleyen en kritik unsurlardan biri haline gelmiş durumda.
*. *. *
Doç. Dr. H. Emrah Karaoğuz, Kadir Has Üniversitesi
“Kurumsal perspektif ile bakıldığı zaman, delile-dayalı, rasyonel ve uzun vadeli politikaların üretilebildiği bir yapının ilgili tüm paydaşların da süreçlere dahil edilerek kurulmasının ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilebilmesi hususunda belirleyici olacağı söylenebilir.“
2008 küresel ekonomik krizinden itibaren dünya ekonomisinin yapısında ve işleyişinde belirgin bir kırılmanın gözlemlendiği söylenebilir. Kriz öncesi dönemde yerleşik olan uluslararası liberal ekonomik düzen, önce Washington Uzlaşısı sonrasında ise post-Washington Uzlaşısı olarak ifade edilen yaklaşımlar etrafında şekillendi. Serbest ticaret, finansal serbestleşme, doğrudan yabancı yatırımlar, “gece bekçisi devleti,” “iyi yönetişim” ve çok taraflı uluslararası kurumlar bu yapının anahtar kelimeleriydi. Ancak 2008 krizi, bu düzeni uzun süredir sorgulayan ve neoliberalizm eleştirilerinde birleşen yaklaşımların güçlenmesini sağladı ve yaşanan gelişmelerle birlikte liberal küresel ekonomik işleyişin giderek zayıfladığı bir döneme girildi. Bu süreçte korumacı eğilimler güçlendi ve devletler neo-merkantilist politikaları daha yoğun bir biçimde uygulamaya başladı.
Bu dönüşümün en önemli belirleyicilerinden biri ABD ile Çin arasındaki stratejik ve ekonomik rekabet oldu. Ticaret savaşları, teknoloji kısıtlamaları ve tedarik zincirlerinin yeniden yapılandırılması gibi gelişmeler, küresel ekonomideki entegrasyonun sorgulanmasına yol açtı. Kovid-19 pandemisi ise bu süreci hızlandıran ve derinleştiren bir etken olarak öne çıktı. Pandemi, özellikle sağlık, gıda ve diğer stratejik sektörlerde ulusal kapasitenin öneminin daha da kuvvetli bir şekilde gündeme gelmesinde önemli bir rol oynadı.
Bu bağlamda mevcut küresel ekonomik işleyiş, belirsizliklerin yoğunlaştığı ve çok taraflı uluslararası kurumların etkisinin zayıfladığı bir yapıya büründü. Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar, ticaret anlaşmazlıklarını çözme ve küresel ticaret kurallarını etkin biçimde uygulama konusunda eski etkinliğini yitirdi. Çok taraflı ilişkilerin yerini ikili anlaşmalar ve güç temelli ilişkilerin ön plana çıktığı bir yapı aldı. Dolayısıyla günümüz küresel ekonomisi, daha bölünmüş, daha rekabetçi ve daha öngörülemez bir yapıya evrildi.
Bu küresel konjonktürle birlikte devletlerin uluslararası ekonomi politikteki konumu da köklü biçimde değişti. 2008 krizi öncesinde neoliberal politikalar çerçevesinde devletin ekonomideki rolü sınırlandırılmaya çalışılırken, kriz sonrasında devletler daha müdahaleci bir rol üstlenmeye başladı. Özellikle sanayi politikaları, stratejik sektörlerin korunması, yerli üretimin teşvik edilmesi ve teknoloji politikaları yeniden gündeme geldi. Devletler, kriz öncesinde uygulamakta zorlandıkları neo-merkantilist politikaları hayata geçirebilir hale geldiler.
Bu eğilim yalnızca gelişmekte veya tarihsel olarak devletlerin güçlü olduğu ülkelerde değil, liberal ekonomik modelleriyle ön plana çıkan gelişmiş ülkelerde de gözlemlendi. ABD’nin “gizli kalkınmacı devlet” olarak da tasvir edilen sanayi ve teknoloji politikaları ve Avrupa Birliği’nin stratejik özerklik vurgusu devletlerin ekonomideki rolünün yeniden meşrulaştığını gösterdi. Böylece devlet, sadece piyasa başarısızlıklarını düzeltmeye çalışan bir aktör olmaktan çıkarak, ekonomik dönüşümü yönlendiren ve ulusal çıkarları önceleyen bir konuma yerleşti.
Türkiye, neoliberal küreselleşmenin ivme kaybettiği bir dönemde orta ölçekli, yükselen ama kırılgan bir ekonomi olarak konumlanıyor. 2000’li yılların ilk on yılında küresel piyasalara güçlü biçimde entegre olan Türkiye, dış ticaret ve sermaye akımları üzerinden küresel sisteme, yapısal sorunları devam etmek üzere, eklemlendi. Ancak 2008 küresel krizinden sonra artan jeopolitik belirsizlikler, korumacılık eğilimleri ve küresel değer zincirlerindeki dönüşüm, Türkiye’yi daha devletçi ve müdahaleci bir kalkınma anlayışına yöneltti. Genel itibari ile Türkiye’nin küresel ekonomik düzende merkez ile çevre arasında, yarı-çevresel bir konumda bulunduğu söylenebilir. Türkiye, sanayi yapısını dönüştürerek ve teknoloji yoğun üretime geçerek kalkınmayı hedeflemekte fakat bu hedefi belirli ölçüde gerçekleştirebilmekte.
Türkiye’nin jeostratejik konumunun Avrupa, Asya ve Orta Doğu pazarlarına erişim imkanı sunmasının ve bir ölçüde genç ve esnek işgücü ile çeşitlendirilmiş dış ticaret ilişkilerinin avantajları olduğu söylenebilir. Devletin sanayi, altyapı ve Ar-Ge alanlarında daha aktif rol üstlenmesinin, bu alanlara kaynak ayırmasının ve savunma sanayindeki girişimlerin ülkenin küresel değer zincirlerinde daha yüksek katma değerli bir konuma geçme potansiyelini beraberinde getirdiği iddia edilebilir. Ayrıca, çok kutuplu küresel düzende Türkiye’nin farklı ekonomik ve siyasi bloklarla aynı anda ilişki kurabilmesi ülkeye manevra alanı sağlamaktadır.
Buna karşılık kalkınmacı devlet yazınında tanımlandığı şekli ile kurumsal kapasite sorunlarının (gömülü özerklik vb.) önemli bir dezavantaj olduğu belirtilebilir. Sanayi ve kalkınma politikalarının arzu edildiği şekilde uzun vadeli, öngörülebilir ve performans odaklı bir çerçeveye tam olarak oturmamasının teknolojik dönüşümü yavaşlattığı ifade edilebilir. Yüksek dış finansman ihtiyacı, cari açık sorunu ve makroekonomik kırılganlıklar da Türkiye’nin küresel krizlere ve dalgalanmalara karşı hassasiyetini arttırmaktadır. Sonuç olarak Türkiye, diğer gelişmekte olan ülkelere benzer biçimde küresel ekonomik düzende fırsatlarla risklerin iç içe geçtiği bir konjonktürde girişimlerini hayata geçiriyor. Kurumsal perspektif ile bakıldığı zaman, delile-dayalı, rasyonel ve uzun vadeli politikaların üretilebildiği bir yapının ilgili tüm paydaşların da süreçlere dahil edilerek kurulmasının ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilebilmesi hususunda belirleyici olacağı söylenebilir.
*. *. *
Prof. Dr. Fuat Ercan, Mimar Sinan Üniversitesi
“Zaman gösterecek ama ABD hegemonyasının güçlü ayaklarından biri askeri sanayisi ve tüm sermayelerin ileri-geri bağlantılar ile bundan nemalanmaları. Bu anlamda askeri güce dayanan bir birikim değil ama birikimin kümülatif işleyişi harekete geçirmesi öne çıkıyor. İşte bu koşullarda Ortadoğu Türkiye için hem siyasal olarak hem de devletle iş birliği içinde olan aşırı biriken az sayıdaki sermaye için yeni bir potansiyel olarak ortaya çıkıyor…”
1970’li yıllarda açığa çıkan dinamikler bu günlerde yeni bir içerik kazandı. Birikimli bir sürecin geldiği aşamayı konuşuyor, anlamaya çalışıyoruz ama anlamaya çalışırken hep sonuçlara, gözlemlediğimiz olguların çeşitliliğine bir kavram/isim vererek hızla sonuca ulaşmaya çalışıyoruz. Konuyu açmak gerekirse, geç 1960’lar ve erken 1970’lerde ABD, İngiltere ve Almanya gibi ülkelerde üretici, para ve ticari sermaye aşırı birikimin açığa çıkardığı üç çelişki ile yüzleşti: Üretilen ürünlerin (metaların) aşırı birikimi (over production) sonucunda bu metaların tüketiciye ulaşamaması (ölüm perendesi) ile realizasyon krizi, aşırı biriken sermayenin (over accumulation) yeni yatırım alanları bulamaması ile yeniden değerlenme krizi ve para biçiminde sermayenin faiz kazancı elde edememesinden dolayı yaşadığı kriz. Bu krizlerle birlikte yukarıda bahsettiğim ülke sermayeleri ve sermayenin beslendiği artı-değer yaratma koşullarında varlığını sürdüren devletler, çiçek arayan kızgın arılar gibi hem ülke içinde hem de dünya ölçeğinde arayışlara yöneldiler. İşleyişte iki temel yönelim öne çıktı; dünya ölçeğinde aşırı biriken sermayeler için üretimde yaratılacak değer (artı-değer ve doğrudan yabancı sermaye yatırımları) ya da gidilecek mekânlarda üretim ya da parasal işlemlerden elde edilecek faiz için stratejiler geliştirdiler. Tabii ki realizasyon krizi yani aşırı üretimin açığa çıkardığı metaların da yeni tüketim mekânlarına ulaşması gerekiyordu.
Bugünü anlamamızı zorlaştıran ise öyküyü/süreci bu kadarı ile almak olacaktır. Çünkü Türkiye, Brezilya, Hindistan gibi ülkelerin/devletlerin ve sermayelerinin de kapitalist üretim ilişkilerinde ulaştıkları aşamada döviz biçimindeki sermaye ihtiyaçları, para sermaye hareketlerinin önünün açılmasını ve ürettikleri ürünler ile döviz kazancı elde edebilmek için de ürünlerinin (metaların) ulusal sınırları aşmasını gerektiriyordu. Eşitsiz de olsa bu karşılıklı ilişki ve etkileşimin gerekleri, işleyişin düşünce üreticileri ve uluslararası/yerel düşünce kuruluşlarınca el yordamı ile biçimlendirilirken sonuçta dünya ölçeğinde kapitalizmin işleyişi de daha bir derinleşti. Ulus-devletin ve sermayelerin yeniden üretimi sağlamaları için sermayenin farklı formlarının (ticari, para, üretici) uluslararasılaşması için liberalizasyon denen sürecin önü açıldı (finansal, üretken ve ticari liberalizasyon). Sonuç, küreselleşme. Burada mevcut dünya ölçeğindeki işleyişi belirleyen önemli bir farktan söz etmek istiyorum. Küreselleşme sıkça söylendiği gibi bu günlerde moda olan ifade ile küresel kuzeyin belirleyiciliğinde olsa bile kendi ifademle geç kapitalistleşen ülke ve sermayelerinin artan önemi ve zamanla Çin, Hindistan, Brezilya, Rusya ve hatta Türkiye gibi ülkelerin/sermayelerin (BRICS ya da bence BRICST) işleyişe aktif katılımını sağladı. Düşünsenize kendisi için bal arayan kızgın arımızın dünya ölçeğinde hareket yeteneğini artırma yönündeki her hamlesi, geç kapitalist ülke ve sermayelerinin manevra yeteneğini de artırarak onlarla çok düzeyli, çok kompleks ilişkiler geliştirmesiyle sonuçlandı. Bu süreç özellikle Türkiye’de solun pek sevdiği tek taraflı bir bağımlılık ilişkisine (emperyalizm, küresel kuzey -bu ifadeye ısınamadım) değil, sermaye ve uluslararasılaşan devletlerin şebeke tarzı çıkar/kâr ittifaklarına yol açtı. İşleyişin egemen aklının umudu, ihtiyaç duyduğu her türlü değişim ve ortamı idealize ederek mutlaklaştırırken, çelişkili dönüşüm halinde olan devlet-destekli sermaye birikimi başkalaşarak küreselleşme olgusunun sürekli ve mutlak olmadığını gösterdi.
Sermayenin dünya ölçeğindeki hayali var olan tüm potansiyelleri tüketmek iken, devletler ve devletlerle birlikte hareket eden sermayeler bu hayalin gerçek olmadığını son dönemin dinamiklerinde daha bir açığa çıkardı. Değişimin bugün geldiği aşamada sadece siyasi iktidar ve devlet analizi veya sadece sermaye birikimi ve dünya ölçeğindeki şirketleri tek başına ele almanın yeterli olmadığını görüyoruz. Devlet ve sermaye aynı kaynaklardan besleniyorlar (karşılığı ödenmemiş emek zamanı, kadının görünmeyen emeği ve doğanın tahribatı) ama farklı mekanizmalar. Devlet iktidarı ile devlet aygıtı da kendi içinde çelişkili bir süreçten geçiyor. Yerel ve uluslararası sermayeler karşısında karar almanın zaruri olduğu günümüz koşullarında devlet iktidarının manevra yeteneği artıyor. Diğer yandan, manevra yeteneğini kısıtladığı ölçüde devlet aygıtının da dönüştürülmesi gerekiyor. Çok daha karmaşık olanı, sermayenin farklı sektör ve biçimleri (emek yoğun sektörler-sermaye yoğun sektörler, ulusal pazara yönelik- uluslararası pazara yönelik sermayeler, ara ürün üreten-nihai ürün üreten sektörler) arasında çoklu karar ve uygulamaları hayata geçirmenin gerekli olduğu koşullarda devlet aygıtı ile iktidar arasındaki iç bağlantılar daha da çelişkili görünümler arz ediyor. İşte bu dönemeç, sadece devlet aygıtının dönüşmesini değil sermayenin ve zorunlu olarak devletin meşruluk ihtiyacını artırdığı için devlet iktidarını öne çıkardı. Dünyada daha bir kızgın arayış içinde olan sermayelere devletler eşlik ettiğinde devlet aygıtının içsel mimarisinin değişmesi gerekiyor. Bu yeni ama daha zorlu dönemeç için yasama, yargı ve yürütmenin zaman alan içsel bağlantılara dayalı işleyişinin hızlandırılması gerekiyordu. Bu gereklilik meşruiyetlerini sağlamak için iktidarları şu söyleme yönlendiriyor: Güçlü geçmişimiz, gelişmemizi istemeyen ulusal-uluslararası düşmanlarla dolu şimdimiz ve güçlü gelişmiş geleceğimiz. Sistemden çıkmak isteyen (exist) ve sesini yükselten (voice) kitlelerin zaman içinde hızla arttığını biliyoruz. Sokaktaki her ahın aynı zamanda politik çıkarımları var. Ama siyasal iktidara yönelen politik partiler olguları algı operasyonları ile dönüştürüyorlar. Sistemden çıkmak için sesini yükselten kitleler garip bir şekilde bu politik söylemlere yakınlık duyup, sadakat gösterip (loyalty) destek veriyorlar. Garip bir durum ama kitlelerin desteğini alan iktidarların otoriterleşerek faşizme yönelmeleri aynı zamanda tüm hak ve hukukun ortadan kaldırıldığı bir eş zamanlı sürecin yaşanmasına neden oluyor.
Yukarıda ana hatlarıyla ifade edilen süreç göz önüne alındığında, Türkiye’de yaşananlar bir yandan kendi iç çelişkileriyle ilişkili ama artık artan oranda dünya ölçeğinde yaşanan sürece daha bir entegre duruma karşılık geliyor. Analiz yapmak kolay değil ama dünya ölçeğinde Çin ve diğer geç gelenlerin endüstri ve birikimde artan güçleri karşısında ABD’nin endüstride gittikçe azalan gücü, ülke içinde korumacılıkla kitlelere özellikle de işçi sınıfına ve yoksullaşan kitlelere yönelik algı operasyonuna neden oluyor fakat aynı zamanda bu dünya ölçeğinde yeni manevra alanlarına yönelmesinin de önünü açıyor. Zaman gösterecek ama ABD hegemonyasının güçlü ayaklarından biri askeri sanayisi ve tüm sermayelerin ileri-geri bağlantılar ile bundan nemalanmaları. Bu anlamda askeri güce dayanan bir birikim değil ama birikimin kümülatif işleyişi harekete geçirmesi öne çıkıyor. İşte bu koşullarda Ortadoğu Türkiye için hem siyasal olarak hem de devletle iş birliği içinde olan aşırı biriken az sayıdaki sermaye için yeni bir potansiyel olarak ortaya çıkıyor: Türkü, Kürdü, Alevisi ve Arabı ile Ortadoğu da var olmak, güçlü olmak. Bu uzun erimli senaryoyu yaşayarak göreceğiz. Çünkü bu senaryo devlet iktidarını güçlendirecek ve devlet aygıtında dönüşümleri sağlayacak olanakları içeriyor. Senaryo gerçekleştiği ölçüde avantajlar devlet iktidarı ve onun destekleyenler için geçerli ama dezavantajlar yine emekçilerin koşullarının kötüleşmesi, doğanın hızla tahribatı ve Ortadoğu sarmalında artan şiddet ve savaş tehdidi içinde aşırı silahlanma, savunma harcamalarının artması anlamına geliyor. Sermayeler için de oldukça farklı avantaj ve dezavantajlar içeriyor. Türkiye’de sermayenin değer yaratma olanakları bitmemişse de hızla değer yaratma ama daha da önemlisi yaratılan değerlere el koyma (dolaşım alanında bölüşüm ilişkileri) yönündeki devlet iktidarı ile kurulan çıkar ittifaklarının güçlenmesi anlamına gelecek ki bunu yaşayıp göreceğiz.
*. *. *
Prof. Dr. Koray R. Yılmaz, Ondokuz Mayıs Üniversitesi
Arafta Bir Dünya Ekonomisi: Küreselleşmenin Çözülüşü ve Yeni Arayışlar
Bugünün küresel ekonomik işleyişini anlayabilmek, onun araftaki konumuna işaret etmekle mümkündür. Bu ara durum çoğu zaman Marksist düşünür Antonio Gramsci’nin “eskinin öldüğü ama yeninin henüz doğamadığı canavarlar zamanı” metaforuyla ifade edilir. Ancak bugün yalnızca bir duraksamadan değil, aynı zamanda yeninin ayak seslerinin giderek daha belirgin biçimde duyulmaya başladığı bir tarihsel momentten söz etmek gerekir. Bu sesi duyabilmek ve anlamlandırabilmek ise, mevcut süreci tarihsel bağlamı içinde ele almakla mümkündür. Bu nedenle 1945’ten bugüne küresel düzenin geçirdiği dönüşümlere kısaca bakmak faydalı olacaktır.
Bu sürecin ilk evresi, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından şekillenen Soğuk Savaş dönemidir. Soğuk Savaş, ideolojik olarak bölünmüş bir dünya düzeni ve buna eşlik eden kurumsal bir yapılaşma yarattı. İktisadi açıdan bakıldığında, Bretton Woods sistemi çerçevesinde kurulan IMF, Dünya Bankası ve GATT gibi kurumlar, küresel ekonomik işleyişi düzenleyen temel mekanizmalar olarak öne çıktı. Bu kurumların dayandığı iktisadi yaklaşım Keynesçi bir perspektife sahipti. “Kapitalizmin altın çağı” olarak anılan bu dönemde görece yüksek büyüme oranları, düşük işsizlik ve nispeten istikrarlı bir ekonomik yapı hâkimdi. Bu istikrar, aynı zamanda güçlü sendikal yapılar ve refah devleti uygulamalarıyla destekleniyordu.
Ancak bu evre, 1970’li yıllarda kapitalist sistemin yapısal bir kriz sürecine girmesiyle sona ermeye başladı. Kâr oranlarındaki düşüş, stagflasyon ve artan uluslararası rekabet, bu düzenin sürdürülemezliğini görünür kıldı. Krizden çıkış arayışı, dünya ekonomisinin gündemine birbiriyle ilişkili dört temel süreci taşıdı. Bunlardan ilki neoliberalizmdi. Keynesçi dönemde devletin ve işçi sınıfının kapitalist istikrar açısından taşıdığı önem, bu dönemde büyük ölçüde rafa kaldırıldı. Neoliberalizmle birlikte devletin yatırımcı ve üretici rolü geri çekildi, özelleştirmeler yaygınlaştı, işçi sınıfının kazanımları hedef alındı ve ticaret ile sermaye hareketleri serbestleştirildi.
Bu dönüşüme iki önemli dinamik eşlik etti: Finansallaşma ve üretimin parçalanması. Üretim sürecinde kârlılığın azalması, sermayeyi alternatif değerlenme alanlarına yöneltti. En önemli yönelim, sermayenin üretimden finansal faaliyetlere kaymasıydı. Bu süreç, uluslararası finansal piyasaların derinleşmesine yol açarken kapitalizmin giderek daha finansal bir karakter kazanmasına neden oldu. Şirketlerden hanehalklarına, devletlerden uluslararası kurumlara kadar tüm aktörler finansal piyasalarla daha yoğun bir ilişki içine girdi. Böylece borçlanma, hem ulusal ekonomilerin hem de küresel sistemin temel ve kalıcı bir özelliği hâline geldi.
Aynı dönemde üretimin coğrafyası da önemli ölçüde değişti. Üretim süreçleri, düşük ücretlerin ve zayıf sendikal yapıların bulunduğu Asya’ya, özellikle Çin’e kaydırıldı. Zamanla, düşük katma değerli üretim aşamalarının çevre ve yarı-çevre ülkelerde, yüksek katma değerli ve teknoloji yoğun aşamaların ise gelişmiş ülkelerde yoğunlaştığı, küresel değer zincirlerine dayalı parçalı bir üretim düzeni ortaya çıktı. Bu yapı, kapitalizmin küreselleşme eğilimini daha da belirgin hâle getirdi ve uluslararası iş bölümünü derinleştirdi.
1990’lı yıllarda sosyalist blokun çözülmesiyle birlikte Soğuk Savaş yerini “küreselleşme” kavramına bıraktı. Küreselleşme, kapitalizmin dünya ölçeğinde yayılmasını ifade ederken, aynı zamanda güçlü bir ideolojik yük taşıyordu. Bu söylem, demokrasi ve refahın tüm dünyaya yayılacağı liberal bir uluslararası düzen vaadini öne çıkarıyordu. Ulus-devletlerin önemini yitirdiği, ulusüstü kurumların ve küresel yönetişimin ön plana çıktığı iddia ediliyordu. Emperyalizm, jeopolitik ve ulusal çıkar gibi kavramlar geri plana itilmiş, küreselleşme neredeyse geri döndürülemez bir süreç olarak sunulmuştu.
Ancak bu vaatlerin gerçekleşmediği kısa sürede ortaya çıktı. 2008 küresel finans krizi, yalnızca finansal piyasalarda yaşanan bir çöküş değil, küreselleşmeci düzenin yapısal sınırlarını açığa çıkaran tarihsel bir kırılma oldu. Kriz sonrası dönemde büyüme oranları düşerken, eşitsizlikler derinleşti ve küresel ticaret hacmindeki artış belirgin biçimde yavaşladı. Bu süreç yalnızca çevre ülkelerde değil, ABD’nin kendi içinde de ciddi rahatsızlıklar yarattı. Küreselleşmenin Amerikan sanayiini ve orta sınıfını zayıflattığı yönündeki eleştiriler giderek yaygınlaştı.
Bu dönüşümün yönü bir süre belirsizliğini korurken bugünlerde biraz daha belirgin hale geldiğini söylemek mümkün. Bunu anlamak noktasında Kasım 2025 tarihli ABD Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi önemli ipuçları sunuyor. Bu belgede küreselleşmeye yönelik açık bir mesafe, liberal uluslararası düzenin sorgulanması ve ulusal çıkar vurgusunun güçlenmesi dikkat çekiyor. ABD, artık her alana yayılan bir küresel sorumluluk anlayışı yerine, daha dar ve odaklı bir ulusal çıkar tanımını savunuyor. Müdahalecilikten görece geri çekilme, demokrasi ihracı söyleminden vazgeçme ve ulus-devlet egemenliğini yeniden merkeze alma eğilimi öne çıkıyor.
Bu çerçevede doğmakta olan “yeni”, küreselleşmeci ve liberal bir düzen değil; anti-küreselleşmeci, neo-merkantilist, realist ve yeniden sanayileşmeyi önceleyen bir yönelimi temsil ediyor. ABD küresel hâkimiyet iddiasını reddederken, başkalarının –özellikle Çin’in– bu tür bir hâkimiyet kurmasına da izin vermeyeceğini açıkça ifade ediyor. Müttefiklerden daha fazla yük paylaşımı talebi, tedarik zincirlerinin güvenliği ve stratejik sektörlerin korunması vurgusu bu yaklaşımın somut göstergeleri arasında yer alıyor.
Sonuç olarak, içinde bulunduğumuz dönem bir hegemonya geçişinden ziyade, neoliberal küreselleşmenin çözülmesiyle ortaya çıkan uzun süreli bir hegemonya krizini işaret ediyor. Eski düzen büyük ölçüde aşınmış durumda, yeni düzen ise henüz kurulmuş değil. Ancak yeninin yönü giderek daha görünür hâle geliyor. Bu nedenle bugünkü küresel ekonomi, durağan bir belirsizlikten ziyade, çatışmalı ve uzun soluklu bir yeniden yapılanma sürecinin içindedir.
*. *. *
Dr. Pınar Kahya-İnönü Üniversitesi
“Nasıl ki II. Dünya Savaşı sonrası dönemin ‘kalkınma için finans’ yaklaşımından 1990’ların ‘piyasa çözer, refah sızar’ varsayımına geçildiyse, bugün ‘finans için kalkınma’ olarak adlandırılabilecek bir çerçeveye geçiş söz konusu.”
Kalkınma ekseninden bakıldığında mevcut küresel ekonomik işleyiş, iki büyük dönüşümün kesişiminde şekilleniyor. Birincisi, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan “uluslararası” ve onun devamı olan “küresel” düzenin çözülüşüdür. Bu çözülmeyi 1971’de Bretton Woods sisteminin çöküşüne de 1991’de Sovyetler Birliği’nin yıkılışına da bağlayabiliriz; başlangıç noktası itibariyle zamanlama merkez kapitalist ülkeler ve dünyanın geri kalanı için farklılaşsa ve dolayısıyla uygulanma imkânı itibarıyla bir eş zamanlılık olmasa da sonuç değişmiyor: 1990’lar ile 2010’lar arasında kalkınmanın tek yolu, “trickle-down economics” (sızma ekonomisi) mantığıyla, serbestleşmiş piyasalara ve küresel entegrasyona bağlandı. Bu yaklaşım hem küresel hem de ulusal ölçekteki eşitsizliklerin, ticaretin ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesi sayesinde orta vadede azalacağı, yaratılan refahın “aşağıya sızacağı” varsayımına dayanıyordu. Bu varsayım gerçekleşmeyince, yoksullukla mücadele programları, teknik hedeflerle yönetilen Milenyum Kalkınma Hedefleri ve devamında Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri devreye sokuldu. Yani piyasa çözüm üretmediğinde, teknokratik ve sınırlı kalkınma reçeteleri üretildi. O dönem, küreselleşmenin demokrasi yaratacağı, yardım programlarının yoksulluğu azaltacağı hatta internetin ortak bir kamusal alan oluşturacağı yönünde iyimser bir çerçeve hâkimdi. Popüler kültürde buna milenyum aldatmacası deniyor. Ne var ki 2010’larla birlikte tablo tersine döndü: Küresel eşitsizlikler artarak kalıcılaştı, farklı otoriter rejim türleri ortaya çıktı, jeopolitik rekabet sertleşti ve uluslararası kurumların “yönetişim” etkinliği görece zayıfladı. Hatta, milenyum aldatmacasının en görünür olgusu, özgür internet savunucusu, kendilerince anarşist “nerd” girişimcilerin, milyar dolarlık servetli “tech bro”lara, oligarklara dönüşmesi oldu. Refah sızmadı, aksine tekelleşti. Bu durumun tek istisnası Çin ancak Çin’i ayrıca değerlendirmek gerekir.
İkincisi ise 2010’lar sonrasına damga vuran finansallaşma olgusudur. 2008 gibi büyük bir finansal krizin ardından finansallaşmanın zayıflaması beklenirdi ama tam tersine finansal genişleme ve derinleşme hem ulusal hem de uluslararası düzeyde temel belirleyici hale geldi. Artık sorun yalnızca ticaretin ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesi değil, tüm politika alanlarının finansal piyasa mantığına göre yeniden biçimlendirilmesi. Kalkınma, sosyal politika, altyapı, hatta iklim politikaları bile giderek “projeye dönüştürülebilir nakit akımı” olarak tasarlanıyor, burada Daniela Gabor’un “Wall Street Konsensüs” olarak adlandırdığı duruma referans vermek gerekir. Nasıl ki II. Dünya Savaşı sonrası dönemin “kalkınma için finans” yaklaşımından 1990’ların “piyasa çözer, refah sızar” varsayımına geçildiyse, bugün “finans için kalkınma” olarak adlandırılabilecek bir çerçeveye geçiş söz konusu. Bu dönüşüm, Küresel Kuzey ve Güney arasındaki eşitsizlikleri derinleştiriyor ancak Kuzey’de de gelir ve servet eşitsizliği tırmanmaya devam ediyor. Uzunca bir süre enformel sektörlerin sorunları olarak kategorize edilen sağlıklı ve nitelikli gıdaya, sağlık ve eğitim hizmetlerine erişememe, barınma krizi gibi pek çok yoksulluk ve yoksunluk başlığı bugün formel sektörde istihdam edilen kentli çalışan sınıfların da sorunu haline geldi.
Bu işleyişte devleti, ne “finansallaşma karşısında etkisizleşen bir aktör” ne de “ekonomiyi yöneten/yönlendiren güçlü bir ulusal irade” olarak görüyorum. Bugünkü küresel işleyişte devlet, finansallaşmış birikim rejiminin kurucu ve taşıyıcı kurumu haline gelmiş durumda. Bunu üç düzeyde açıklamak isterim: İlk olarak, devlet artık yalnızca finansal piyasaları düzenleyen klasik anlamdaki bir otorite değil, bizzat finansal strateji üreten, politikalarını piyasa mantığına göre yeniden biçimlendiren bir otorite. Kamu borçlanmasından bütçe disiplinine, altyapı projelerinin tasarımından sosyal yardımların bankacılık sistemiyle entegrasyonuna kadar pek çok alanda devlet, finansal piyasaların güvenini merkeze alan bir stratejik seçicilikle yönetiliyor.
İkinci olarak, bu durum devlet biçiminde niteliksel bir dönüşümü beraberinde getiriyor gibi görünüyor. Klasik kalkınmacı devletin temel öncelikleri, sanayileşme, istihdam yaratma, üretken kapasiteyi artırma iken uzunca bir süre serbestleşme, özelleştirme ve deregülasyon ile ekonomiye sermaye lehine müdahale eden neoliberal devlet yerini giderek finansal istikrarı koruma, kredi derecelendirme kuruluşlarını ikna etme ve uluslararası yatırımcıya öngörülebilirlik sunma gibi hedeflere bırakıyor. Her ülkeden bu duruma veryansın olarak sanayileşme stratejileri ortaya çıkması bence sanayinin geri plana atılması ya da stratejisizlik anlamında kendi haline bırakılması ile ilgili. Bu nedenle bugünün devletini, kavramsal olarak “finans-yörüngesinde devlet” (finance-diverted state) olarak tanımlayabiliriz. Devletin sorumluluk alanı toplumdan çok finansal yatırımcılara doğru kaydırıldı; bu da politikaların toplumsal ihtiyaçlardan ziyade piyasa tepkileri üzerinden şekillenmesine yol açıyor. Kulağa tuhaf geliyor ama tüm dünyada aktüel politikalara yani devletin ekonomiye nasıl müdahale ettiğine bakacak olursak bu durumla karşılaşıyoruz.
Üçüncü olarak, bu dönüşüm siyasal iktidarın niteliğini de yeniden biçimlendiriyor. Finansallaşma, devletin toplumsal desteği farklı yollarla üretmesini gerektiriyor. Bir yandan sözde bütçe kısıtları ile sosyal harcamalar kısılırken (bütçe dışı kaynak transferleri kara kutusu ve seçim bütçeleri istisnaları hariç) hane halkı borçluluğu artıyor, diğer yandan birçok gelişmekte olan ülkede milli gurur, kapsayıcılık söylemi, teknoloji ve altyapı modernleşmesi üzerinden popülist meşruiyet hâlâ inşa ediliyor. Bu durum sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada egemen. Böylece devlet hem finansal piyasalara uyum sağlayan hem de toplumsal düzeyde popülist bir hegemonya kurmaya çalışan ikili bir yapıya büründürülüyor. Süreç, devletin toplumsal “işlevlerini” daraltmakta, karar alma mekanizmalarını teknokratikleştirmekte/merkezileştirmekte ve demokratik temsil ile ekonomik “yönetişim” arasındaki mesafeyi giderek açmakta ya da yalnızca seçim kazanmaya endekslemekte. Bence en kritik soru, bu devlet biçimi geri döndürülebilir mi, geri döndürülemez ise bu koşullarda ilerici/en genel anlamıyla toplumsal kalkınmacı bir siyaset kurma imkanı var mıdır?
Türkiye’yi mevcut küresel ekonomik işleyiş içinde konumlandırırken temel nokta, ekonomik büyüme modelinin yapısal olarak dışa bağımlı ve finansallaşmış bir karakter taşıması. Bu bağımlılık, yalnızca sermaye hareketleri açısından değil, bizzat üretim sürecinin ithalat bağımlılığı üzerinden de şekilleniyor. Bu durum zincirleme bir mekanizma yaratıyor: Üretim sürdükçe döviz talebi artıyor. İhracat artsa dahi, ihracatın girdilerinin önemli kısmı ithal olduğu için her üretim döngüsü yeni döviz ihtiyacı doğuruyor Dolayısıyla ihracat performansı kur baskısını hafifletmekte yetersiz kalıyor. Artan döviz talebi dış borçlanmayı zorunlu kılıyor.
Özel sektörün ve bankacılık sisteminin döviz cinsi borçlanması hem üretim finansmanının hem de büyüme stratejisinin temel aracı haline geliyor. Dış borçlanma finansal sistemi küresel dalgalanmalara duyarlı hale getiriyor. 2013 taper tantrum* kırılması sonrası ülkenin ekonomisinde olan biten malum. ABD’de faiz oranlarındaki değişimden, jeopolitik “risk iştahı”na kadar pek çok parametre Türkiye’nin finansman koşullarını anında etkiliyor. Kırılganlık arttıkça siyasi maliyet de artıyor. Kur şokları, enflasyon, gelir erozyonu ve yatırımcı ve hane halkı güvenindeki dalgalanmalar hükümetleri piyasalara sürekli müdahale etmeye zorluyor: Makro ihtiyati düzenlemeler, KKM gibi araçlar, kamu bankaları üzerinden kredi yönlendirme, döviz piyasasına dolaylı müdahaleler ve seçici sermaye kontrolleri vs. yeni moda tabirle tüm tuşlara basılıyor, basılmak zorunda kalınıyor. Tüm bunlara rağmen, ülkenin çeşitlenmiş sanayi tabanı hâlâ önemli bir potansiyel arz ediyor.
Bugünkü korumacılık, küreselleşmenin terk edilmesinden çok, onun toplumsal maliyetlerinin yönetilmesi ile ilgili. Korumacılığın güncel dalgası, klasik anlamda tarifeler ya da ithalat kotalarından ziyade ABD-Çin rekabeti nedeniyle bazı ticari ve teknolojik alanların seçici biçimde “korunduğu” bir durum. Bu nedenle bugünkü korumacılığı, “küreselleşmeden uzaklaşma” değil, finansallaşmış küreselleşmenin daha bloklaşmış, rekabetçi ve kırılgan bir evresi olarak yorumlamak daha doğru. Diğer bir deyişle, ülkelerin mevcut hükümetleri, kapıları tamamen kapatmıyor ya da açmıyor; hangi kapının ne kadar, kime ve hangi şartlarla açık kalacağına artık daha siyasal (Rusya-Ukrayna savaşı vd.), daha stratejik ve daha çatışmalı bir çerçevede karar veriyorlar.
*Taper tantrum, ABD Merkez Bankası’nın (Federal Reserve) parasal genişlemeyi azaltacağı sinyalini vermesiyle, küresel piyasalarda ani faiz artışları, sermaye çıkışları ve finansal oynaklık yaşanmasıdır. En bilinen örneği 2013’te görülmüştür. Küresel likiditeye aşırı bağımlı bir finansal mimaride, merkez ülkelerin para politikası yön değişikliklerinin çevre ekonomiler üzerinde orantısız ve yıkıcı etkiler yaratabilmesi kastediliyor.
*. *
Filiz Aydın Cevher
Dr. Filiz Aydın Cevher, Global Academy’de araştırmacı ve Global Panorama dergisinde yardımcı editördür. Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde, Yüksek Lisansını TODAİE Kamu Yönetimi Bölümü’nde ve doktorasını Ankara Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Bölümü’nde tamamlamıştır. Zaman, ekonomi politik ve milliyetçilik başlıca çalışma alanlarıdır.
Bu yazıya atıf için: Filiz Aydın Cevher, "Panorama Soruyor: Küresel Ekonomik İşleyiş ve Devlet – Filiz Aydın Cevher" Global Panorama, Çevrimiçi Yayın, 5 Ocak 2026, https://www.globalpanorama.org/2026/01/kuresel-ekonomik-isleyis-ve-devlet-filiz-aydin-cevher/
Copyright @ 2025 Global Academy. Design & Development brain.work
Çevrimiçi olarak yayımlanan yazıların tüm telif hakları Panorama dergisine aittir. Aksi belirtilmediği sürece, yayımlanan yazılarda belirtilen görüşler yalnızca yazarına / yazarlarına aittir. UİK, Global Akademi, Panorama Yayın Kurulu ile editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.
Bülten Aboneliği
Güncellemelerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.