ABD Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni yayınladığında dış politikasında önemli değişiklikler yaşanacağı açıktı. Donald Trump, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin kurduğu çoktaraflı, liberal ve Avrupalı müttefikleri ile oluşturduğu güvenlik çerçevesinde şekillenen uluslararası düzenden farklı bir sistemin inşasına soyunma niyetinde olduğunu gösterdi. Özellikle Monroe doktrinini anımsatan yeni strateji, ABD’nin Latin Amerika’da daha etkin olması gerekliğinin altını çizmişti. Monroe doktrini, rakip olarak Avrupa’yı işaret ediyordu. Yeni Ulusal Güvenlik stratejisi ise Çin’e karşı safları sıklaştırmayı ve ABD’nin kendi arka bahçesi olarak kabul ettiği Latin Amerika bölgesinde kontrolü sağlanmayı amaçlamakta. Stratejinin Monroe doktrinine benzetilmesinin nedeni, ABD’nin bir dünya gücü olabilmesi için öncelikle kıtasal hakimiyet kurması gerektiğini düşünmesi ve ABD’nin Çin ile olan büyük mücadelesine bölgeler üzerinden devam etmesidir. Çin’den bu kadar endişe edilmesinin sebebi ise Pekin’in Afrika’da olduğu gibi Latin Amerika’da da bölge ülkelerine büyük miktarlarda verdiği borçlar, alt yapı projelerine imza atması, madencilik ve enerji gibi kritik sektörleri kontrol etmesidir. Git gide daha çok ülkeyi kuşak ve yol projesinin parçası yapan Çin, ABD’yi kendi bölgesinde sınırlandırma çabasında. Bir anlamda ABD’nin Uzakdoğu’da Japonya ve Tayvan gibi müttefiklerle Çin’e karşı yürüttüğü stratejilerin benzerini ABD’ye karşı uyguluyor. Bununla birlikte enerji bağımlısı Çin, Latin Amerika ülkelerini yüksek enerji ihtiyacı için de elinin altında tutmak istiyor.
Çin ile rekabet artık ABD’nin göz ardı edemeyeceği bir öncelik ve Donald Trump bu amacı gerçekleştirmek adına mevcut düzeni sarsmaktan çekinmiyor. Trump, ikinci dönem göreve geldiğinde Panama ile başladığı Latin Amerika kıskacına Venezuela ile devam ediyor. Gelecekteki hedeflerin Kolombiya, Meksika ve Küba olabileceği de Trump’ın açıklamalarında yerini alıyor. Bu noktada domino etkisi halinde seyredecek rejim değişiklikleri oldukça mümkün görünmekte. Venezuela, ABD’nin bölgedeki en büyük ticari partneri değil ancak en zayıf halka olduğu için ABD kontrolünü pekiştirmeye Venezüela’dan başladı. Bu hem bölgedeki büyük güçlere hem de bölge ülkelerine bir uyarı niteliği de taşıyor.
Bu çerçevede Trump kadar pragmatist bir başkan bile müdahalelerini meşrulaştırmak için haklı nedenler bulma çabasında. Latin Amerika’daki liderleri kaçak göçmene göz yummak, terörizmi ve uyuşturucu kaçakçılığının yaygınlaşmasına neden olmakla hatta açık biçimde uyuşturucu çetelerinin lideri olmakla suçluyor. Halkın söz edilen yönetimlerden memnun olmaması söyleminin de Trump tarafından kullanıldığını biliyoruz. Venezuela halkı yüksek enflasyon ve çöken hayat standartları ile mücadele ederken Maduro’nun yitirdiği meşruiyet, Venezuela’nın ABD için oldukça kolay bir hedef haline gelmesine neden oldu.
Latin Amerika ülkeleri Çin ve ABD arasında rekabet alanı haline geldikçe saflarını da belirlemeye zorlanıyorlar. ABD tarafından Arjantin lideri Milei’ye ekonomik krizi yenmek için 20 milyar dolar teklif edilirken Çin’in ülkeye yaptığı nükleer santraller, hidroelektrik santraller ve alt yapı projeleri iki büyük güç arasındaki çekişmeyi ortaya koyan güzel örneklerden.
Venezüela’ya yapılan müdahale sadece bölge jeopolitiğini ilgilendiren bir müdahale değil. Aynı zamanda uluslararası hukukun ihlal edilmesi, güç dengesi, ABD’nin değişen politikaları, uluslararası sistemin işleyişi ve kurumların hiçe sayılması açısından da çok şey anlatıyor. ABD kuruluşundan bu yana Amerikan ayrıcalıklığına inanan, Irak Savaşı’nda gördüğümüz gibi tek taraflı müdahaleler gerçekleştiren ve tarih boyunca da rejim değişikliklerine sebep olan bir aktör oldu. Buna rağmen Venezüela örneğinin bu kadar yadırganması hem Trump’ın sıradışı üslubundan, hem üstü örtülü de olsa bir meşruiyet arayışı olmadan (en azından diğer başkanlar kılıfına uydurmak için meşru söylemler yaratmaya çalışıyordu) müdahale gerçekleştirmesinden kaynaklandı. Bununla birlikte uluslararası kamuoyunda uluslararası sistemin devamlılığı konusunda derin bir endişe yaratması açısından çarpıcı oldu. BM’nin egemen devletlere BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan müdahale etmeme maddesi geçmişe ait hoş bir temenni olarak kalırken, Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi konusunda da Putin’e kendisini meşru gösterme gerekçesi sunmuş oldu. Bundan sonra uluslararası ilişkilerde güçlü aktörlerin arka bahçelerinde söz dinlemeyen aktörlere istedikleri gibi bir ceza biçme dönemine girileceği endişesi hakim. Bu durum da dünyada çatışmaların eksik olmayacağını ve güç politikasının hukukun, değerlerin ve BM Şartı’nın önüne geçeceğini gösteriyor ve ciddi bir sistem revizyonu gerekliliğini doğuruyor. Dolayısıyla II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan sistem hiç olmadığı kadar tehdit altında.
Latin Amerika’nın yanı sıra diğer önemli sorun da Grönland sorunu. Danimarka’ya ait özerk bölge olan Grönland, başkan Trump’ın açıkça göz diktiği bir coğrafya. “Kolay yoldan olmazsa zor yoldan alırız ama Grönland’a mutlaka sahip olacağız” tehditleri, Avrupalı müttefikler için de tehdit edici nitelikte. Hedefi bu bölgede de Rusya ve Çin’i uzak tutmak olan Trump’ın Grönland konusundaki ısrarı hem doğal kaynaklar hem bu bölgenin askeri üs kurma açısından jeopolitik olarak taşıdığı önem hem de transatlantik güvenliğin sağlanmasında stratejik bir nokta olarak görülmesinden kaynaklanıyor. Ancak şöyle bir durum söz konusu. NATO üyesi bir ülkenin topraklarına göz dikmek, NATO’nun geleceği, AB-ABD ilişkileri ve genel olarak transatlantik güvenlik mimarisi açısından da çok önemli sorunlara neden olacaktır. Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde Avrupa’yı sert bir dille eleştiren ve Almanya’nın Pax-Americana bitmiştir demesine neden olan Trump, Grönland’a bir askeri müdahale gerçekleştirirse NATO çok ciddi bir varlık krizinin içine düşmüş olacak.
Yukarıda anlatıldığı üzere güç mücadelesi tek bir bölge ile sınırlı değil. Dünyanın her köşesindeki değerli mineraller, üsler, stratejik konum ABD-Çin Rusya rekabetinin parçası. Asya Pasifikten, Kafkaslar’a, Ortadoğu’dan Afrika’ya her bölgede güç savaşları vesayet savaşları üzerinden devam ediyor. “Önce Amerika” diyerek yola çıkan Trump, İran’ın nükleer tesislerini vurmaktan diktatörleri alaşağı etmeye, Ukrayna-Rusya savaşında Ukrayna’yı yalnız bırakmaya kadar oldukça keyfi ve güce dayalı bir dış politika anlayışı inşa ediyor. Bu keyfiyet ve kuralsızlık içinde bulunduğumuz sistemi tamamen değiştirebilir. Büyük güçlerin istediğini yapabileceği bir dünya düzenine evrilmenin bedeli tüm dünya için yüksek olacaktır.