Türkiye Neden İstilacı Türleri Bir Biyogüvenlik ve Yönetişim Meselesi Olarak Ele Almak Zorunda? – Muhammed Onur Çöpoğlu & Çağla Vural

19 Ocak 2026
12 dk okuma süresi

Yabancı istilacı türler, uzun yıllar boyunca çoğunlukla biyolojik çeşitlilik ve çevre politikaları çerçevesinde ele alınan bir konu olarak görülmüştür. Son yıllarda ise bu türlerin etkilerinin yalnızca ekosistemlerle sınırlı olmadığı, geçimlik faaliyetlerden yerel ekonomilere, halk sağlığından toplumsal risk algısına kadar uzanan geniş bir yelpazede hissedildiği daha net biçimde ortaya konmaktadır. IPBES’in istilacı yabancı türlere ilişkin tematik değerlendirmesinde, bu türlerin küresel biyoçeşitlilik kaybındaki başlıca baskı unsurlarından biri olduğu ve biyolojik istilaların yıllık küresel maliyetinin yüz milyarlarca dolar düzeyine ulaştığı gösterilmektedir. Bu tablo, Türkiye açısından da temel bir soruyu gündeme getirmektedir: Neden istilacı türler artık yalnızca çevre politikalarının değil, aynı zamanda biyogüvenlik ve yönetişim tartışmalarının merkezinde ele alınmak zorundadır?

Bu soruya yanıt aranırken öncelikle kavramsal çerçevenin netleştirilmesi gerekmektedir. “Yabancı tür”, doğal yayılış alanı dışında, çoğunlukla insan faaliyetleri yoluyla taşınmış türleri ifade etmektedir. Bu türlerin yalnızca bir kısmı “istilacı” hâle gelmekte ve ekolojik, ekonomik ya da sağlık temelli ciddi zararlar vermektedir. Dolayısıyla her yabancı türün otomatik olarak istilacı sayılması doğru değildir. Buna karşın, istilacı niteliği kazanmış sınırlı sayıdaki tür, yerli türleri baskılamakta, ekosistem işleyişini dönüştürmekte, tarımsal üretimden balıkçılığa, turizmden kent yaşamına kadar pek çok alanda riskler doğurmaktadır. Politika ve kamuoyu dilinde bu ayrımın korunması, hem önceliklendirme hem de etkili risk iletişimi açısından kritik önem taşımaktadır; aksi hâlde kimi zaman gereksiz kaygılar, kimi zaman da gerçek risklerin hafife alınması gibi uç durumlar ortaya çıkabilmektedir. Biyogüvenlik ise, biyolojik ajan ve organizmaların insan, hayvan ve çevre sağlığı üzerindeki zararlı etkilerini önlemeye yönelik teknik, idari ve hukuki önlemler bütününü ifade etmektedir. Bu çerçevede Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından benimsenen “Tek Sağlık” (One Health) yaklaşımı, insan-hayvan-bitki-ekosistem sağlığını birbirine sıkı sıkıya bağlı, tek bir bütün olarak ele almaktadır. Nitekim bu yaklaşım doğrultusunda biyogüvenlik politikaları, yalnızca laboratuvar ve sağlık hizmetlerini değil, sınır kontrolleri, ekosistem yönetimi ve tarımsal üretim süreçlerini de kapsayan; insan-hayvan-çevre sağlığını entegre biçimde gözeten çok düzeyli bir yönetişim alanı hâline gelmektedir.

Uluslararası alanda son yıllarda atılan adımlar, istilacı türlere yönelik yaklaşımın giderek bir biyogüvenlik ve yönetişim çerçevesine doğru evrildiğini göstermektedir. Kunming–Montreal Biyoçeşitlilik Çerçevesi’nde istilacı türlere ilişkin hedef, yalnızca tür listeleri tutmakla sınırlı kalmamakta; giriş ve yerleşme oranlarının azaltılması, giriş yollarının yönetimi ve yönetişim kapasitesinin güçlendirilmesi gibi başlıkları da içermektedir. Avrupa Birliği’nin 1143/2014 sayılı Tüzüğü, “Birlik önemi taşıyan türler” listesi etrafında önleme, erken tespit, hızlı müdahale ve uzun dönemli yönetim zincirini hukuken bağlayıcı hâle getirmektedir. AB düzeyinde oluşturulan tür listeleri, risk değerlendirmeleri, bildirim sistemleri ve vatandaş bilimi uygulamaları, istilacı türler alanında entegre bir yönetişim modelinin inşa edilmekte olduğunu göstermektedir. UNEP/MAP gibi bölgesel mekanizmalar ise özellikle Akdeniz’de deniz taşımacılığı, balast suyu ve Lessepsiyen göçler üzerinden istilacı türlerin yayılımını izlemekte ve uyumlu bölgesel yanıtlar geliştirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Böylece istilacı türler, salt ekolojik bir mesele olmaktan çıkarak, çok aktörlü ve çok düzeyli bir yönetişim gündemi hâline gelmektedir.

Türkiye’nin konumu bu bağlamda özel bir dikkat gerektirmektedir. Ülkemiz, hem Akdeniz hem Karadeniz havzalarında yer alması, Asya ve Avrupa arasında ticaret ve taşımacılık koridoru oluşturması ve iklim değişikliğiyle birlikte uzayan ve ısınan mevsim döngüleri nedeniyle istilacı türler açısından son derece geçirgen bir jeopolitik alana dönüşmektedir. Son yıllarda denizel sistemlerde balon balığı ve aslan balığı gibi türlerin Doğu Akdeniz’de hızla yayılması; yerli balıkçılık üzerinde baskı oluşturmakta, av araçlarında fiziksel zarar yaratmakta, bazı toksik türler üzerinden gıda güvenliği riskleri doğurmaktadır. Balon balığının tüketimi konusunda yapılan uyarılar, kıyı toplumlarında risk algısını doğrudan etkilemekte; küçük ölçekli balıkçılar açısından hem gelir hem de mesleki birikim üzerinde baskı yaratmaktadır. Bu türler yalnızca ekosistemdeki trofik ilişkileri değiştirmemekte, aynı zamanda kıyı balıkçılığının ekonomik sürdürülebilirliğini ve yerel toplulukların geleceğe ilişkin güven duygusunu da sarsmaktadır. Kıyı topluluklarının “geçimlik güvenlik” algısı, giderek daha fazla istilacı türlerin varlığıyla iç içe geçmektedir.

Karadeniz ve Marmara hattında kahverengi kokarca böceğinin tarımsal üretim üzerindeki baskısı da aynı çerçevede okunmaktadır. Fındık, meyve ve sebze üretiminde kayıplar bildirilmektedir; kırsal haneler hem gelir azalması hem de evlerini, araçlarını istila eden bir böcekle baş etmek zorunda kalmaktadır. Yerel medyada evleri dolduran kokarca böcekleri, bozulmaya yüz tutan ürünler ve artan ilaçlama masrafları sıkça gündeme gelmektedir. Benzer şekilde, içsu sistemlerinde yaygınlaşan yabancı balık türleri, göl ve baraj ekosistemlerinde besin ağlarını değiştirmekte, bazı yerlerde yerli türlerin geri çekilmesine ve ekonomik değeri yüksek stokların zayıflamasına yol açmaktadır. İçme suyu, sulama ve rekreasyonel kullanım açısından kritik olan bu alanların istilacı türlerden etkilenmesi, su yönetimiyle biyogüvenliğin birbirinden ayrılmaması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu örnekler, istilacı türlerin sahada çoğu zaman “görünmez” başlayan, ancak kısa sürede gündelik hayatın tam içinde hissedilen bir sorun hâline gelebildiğini göstermektedir.

Halk sağlığı boyutu ise Türkiye’de istilacı türlerin neden biyogüvenlik perspektifiyle ele alınması gerektiğini en somut biçimde ortaya koyan alanlardan biridir. Asya kaplan sivrisineği (Aedes albopictus), Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi’nin güncel haritalarında, Türkiye dâhil çok sayıda ülkede yayılış alanını genişleten istilacı bir vektör olarak gösterilmektedir. Bu türün taşıyabildiği virüsler nedeniyle, özellikle yaz aylarında vektör kaynaklı hastalık riski artmakta; yerel sağlık otoriteleri ve belediyeler, ilaçlama ve izleme programlarını yoğunlaştırmak zorunda kalmaktadır. Henüz büyük ölçekli salgınlarla ilişkilendirilmese de, bu türün varlığı iklim değişikliği, kentleşme ve su yönetimi sorunlarıyla birleştiğinde, kamu sağlığı kurumlarının müdahale kapasitesini zorlayan yeni bir normal yaratmaktadır. Burada söz konusu olan, istilacı türlerin yalnızca biyoçeşitlilik ve ekonomi değil, doğrudan toplum sağlığı açısından da bir güvenlik başlığı hâline gelmesidir.

Bu tablo karşısında Türkiye son yıllarda önemli adımlar atmaktadır. Ulusal İstilacı Yabancı Türler Stratejisi ve Eylem Planı’nın kabul edilmesi, TurIST adı verilen ulusal istilacı türler veri ve bilgi sisteminin devreye alınması, farklı kurumların ve uzmanlık alanlarının bir araya getirildiği çalışma gruplarının oluşturulması, istilacı türlere ilişkin yönetişim kapasitesinin güçlendirilmeye çalışıldığını göstermektedir. Bununla birlikte, yönetişim literatürünün de işaret ettiği üzere, strateji belgeleri ve teknik araçlar tek başına yeterli olmamaktadır. Kurumsal eşgüdüm, veri paylaşımı, yerel yönetimlerin kaynaklara erişimi, sınır ve liman biyogüvenliği, sivil toplum ve meslek örgütlerinin sürece dâhil edilmesi gibi alanlarda hâlen önemli boşluklar bulunmaktadır. AB’nin 1143/2014 sayılı Tüzüğü çerçevesinde geliştirilen tür listeleri, risk değerlendirmeleri ve bildirim mekanizmaları, Türkiye açısından da dış ticaret, turizm ve bölgesel iş birliği kanalları üzerinden dolaylı bağlayıcılık yaratmaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’nin kendi ulusal stratejisini bu bölgesel ve küresel çerçevelerle uyumlu, ancak yerel gerçeklikleri merkeze alan bir yaklaşımla uygulaması gerekmektedir.

Bu noktada, istilacı türler meselesinin yalnızca çevre politikasıyla değil, uluslararası ilişkiler ve güvenlik tartışmalarıyla da kesiştiği unutulmamalıdır. Sınır aşan niteliği güçlü olan biyolojik istilalar, devletlerin egemenlik alanlarını görünmez biçimde kesmekte; deniz yetki alanlarından kara sınır kapılarına kadar farklı coğrafi ölçeklerde yeni kırılganlıklar üretmektedir. Küresel ticaret zincirleri, lojistik ağları ve turizm hareketliliği, dış politika ve ekonomi politikasıyla sıkı biçimde bağlantılıdır. Bu nedenle istilacı türler, yalnızca “doğa koruma” aktörlerinin gündemine bırakıldığında eksik kalmakta; dış politika, ticaret, ulaştırma ve sağlık kurumlarının da dâhil olduğu çok katmanlı bir yönetişim yaklaşımı gerektirmektedir. Türkiye’nin bu alanı, ekolojik güvenlik ve iklim diplomasisi başlıklarıyla birlikte düşünmesi, hem bölgesel iş birlikleri hem de küresel müzakerelerde elini güçlendirebilecek bir açılım sunmaktadır.

Bu çerçevede üç temel öncelik öne çıkmaktadır. Birincisi, giriş yollarının yönetimidir. Balast suyu, konteyner taşımacılığı, canlı hayvan ve bitki ticareti, e-ticaret paketleri, turizm ve pet ticareti gibi yolların her biri, farklı türler için potansiyel taşıyıcı işlevi görmektedir. Bitki sağlığı alanında uluslararası standartlar çerçevesinde geliştirilen zararlı risk analizlerine ilişkin rehberlerde de vurgulandığı üzere, yalnızca türlerin kendisine değil, türleri hareket ettiren bu “yollara ve araçlara” odaklanmak gerekmektedir. Türkiye’de sınır biyogüvenliği, gümrük denetimleri ve liman yönetimi, istilacı türler gündemiyle daha sistematik biçimde ilişkilendirilmelidir.

İkincisi, erken uyarı ve yerel gözlem ağlarının güçlendirilmesidir. Bilimsel izleme programları üniversiteler ve araştırma enstitüleri aracılığıyla yürütülmekte; ancak sahadaki balıkçılar, çiftçiler, ormancılar ve kent sakinleri çoğu zaman ilk belirtileri fark eden aktörler olmaktadır. Vatandaş bilimi uygulamaları, yerel gözlem ağları ve kullanıcı dostu bildirim platformları desteklendiğinde, istilacı türlerin yayılışı daha erken aşamada tespit edilmekte ve müdahale maliyeti düşmektedir. Yerel yönetimlerin ve meslek odalarının, bu ağların kurulmasında ve sürdürülmesinde aktif rol üstlenmesi, yalnızca veri kalitesini artırmakla kalmamakta; aynı zamanda toplumun sürece katılımını ve sahiplenme duygusunu da güçlendirmektedir.

Üçüncüsü ise risk iletişimi ve toplumsal güven boyutudur. İstilacı türler tartışması kolaylıkla alarmizme de küçümsemeye de açık bir alandır. Burada önemli olan, karar vericilerin ve uzmanların halka açık, anlaşılır ve tutarlı bir dil kullanması; alınan önlemlerin gerekçelerini, sınırlılıklarını ve olası sonuçlarını şeffaf biçimde paylaşmasıdır. Böyle bir iletişim, hem yanlış bilgi yayılımını sınırlandırmakta hem de toplumun biyogüvenlik politikalarına desteğini güçlendirmektedir. Özellikle sosyal medya ortamında hızla dolaşıma giren yanlış bilgiler karşısında, kamu kurumlarının ve bilim insanlarının güvenilir, erişilebilir ve sakinleştirici bir dil kullanması büyük önem taşımaktadır.

Tüm bu unsurlar bir arada değerlendirildiğinde, Türkiye’nin istilacı türleri bir biyogüvenlik ve yönetişim meselesi olarak ele alması, çevre politikasının teknik bir ayrıntısı değil; ekolojik bütünlükten toplumsal sağlığa, ekonomik istikrardan uluslararası yükümlülüklere uzanan geniş bir çerçevenin gereğidir. İstilacı türlere karşı verilecek yanıtın başarısı, yalnızca ekosistem bilgisine değil; aynı zamanda kurumsal eşgüdüme, sınır biyogüvenliğine, yerel bilgiye ve toplumla kurulan güven ilişkisine bağlıdır. Bu nedenle istilacı türler meselesinin, önümüzdeki dönemde biyogüvenlik, çevre, sağlık ve kalkınma politikalarının kesişiminde tartışılması kaçınılmaz görünmektedir. Türkiye, bu alanda zamanında ve bütüncül adımlar atabildiği ölçüde, hem kendi biyoçeşitliliğini hem de toplumun refahını koruma konusunda daha dirençli bir konuma yerleşebilecektir.

Çağla Vural

Çağla Vural, şu anda Akdeniz Üniversitesi’nde TÜBİTAK 2218 programı kapsamında doktora sonrası araştırmacı olarak bulunmaktadır. Çalışmaları çevresel güvenlik, iklim politikaları, uluslararası ilişkiler teorileri ve ekolojik risklerin siyasal etkileri üzerine yoğunlaşmaktadır. Özellikle çevresel tehditlerin güvenlik algıları, bölgesel istikrar ve uluslararası işbirliği üzerindeki sonuçlarını incelemektedir. Ulusal ve uluslararası dergilerde makaleleri ve kitap bölümleri yayımlanmış; çeşitli akademik konferanslarda sunumlar gerçekleştirmiştir. Hâlihazırda Doğu Akdeniz’de denizel istilacı türlerin Türkiye’nin ekonomik, ekolojik ve insani güvenliği üzerindeki etkilerini araştırmaktadır.

E-Mail: [email protected]

Muhammed Onur Çöpoğlu

Muhammed Onur Çöpoğlu, lisans eğitimini Gazi Üniversitesinde, yüksek lisans eğitimini Karadeniz Teknik Üniversitesinde, doktora eğitimini ise Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Uluslararası İlişkiler Bölümünde tamamlamıştır. Çalışmaları çevresel güvenlik, eleştirel güvenlik çalışmaları ve vernaküler güvenlik yaklaşımı üzerine yoğunlaşmaktadır. Hâlihazırda Ordu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde araştırma görevlisi olarak görev yapmaktadır.

E-Mail: [email protected]

Bu yazıya atıf için: Muhammed Onur Çöpoğlu, Çağla Vural, "Türkiye Neden İstilacı Türleri Bir Biyogüvenlik ve Yönetişim Meselesi Olarak Ele Almak Zorunda? – Muhammed Onur Çöpoğlu & Çağla Vural" Global Panorama, Çevrimiçi Yayın, 19 Ocak 2026, https://www.globalpanorama.org/2026/01/turkiye-neden-istilaci-turleri-bir-biyoguvenlik-ve-yonetisim-meselesi-olarak-ele-almak-zorunda-muhammed-onur-copoglu-cagla-vural/

Bülten Aboneliği

Sosyal Medyada Paylaşın

PDF Kaydedin / Çıktı Alın

Copyright @ 2025 Global Academy. Design & Development brain.work

Çevrimiçi olarak yayımlanan yazıların tüm telif hakları Panorama dergisine aittir. Aksi belirtilmediği sürece, yayımlanan yazılarda belirtilen görüşler yalnızca yazarına / yazarlarına aittir. UİK, Global Akademi, Panorama Yayın Kurulu ile editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.

Bülten Aboneliği

Güncellemelerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.