ABD’nin Venezuela müdahalesi ve İran’daki protestolar şaşırtıcı bir eşzamanlılıkta gerçekleşti. Her iki ülke için de bu durum ekranlara her ne kadar birer “demokrasi ve rejim inşası” projesi olarak yansısa da; konuyu “Washington’ın petrol hırsı”, “uluslararası hukukun ayaklar altına alınması” ya da “bölgesel iç dinamikler” üzerinden birbirlerinden izole ezberlere indirgemek, meselenin teknik ciddiyetini ıskalamak olacaktır. Aslında yaşananlar yeniden şekillenen dünyanın imparatorluklar savaşının teknik parçalarıdır. Zira arka planda işleyen mekanizma, basit bir ticari kârdan ziyade; Amerikan sanayisinin ve ordusunun dizel ihtiyacını karşılayan Teksas rafinerilerinin kimyasal hayatta kalma zorunluluğu ve Çin’in küresel lojistik hattını kesmeyi hedefleyen soğuk bir mühendislik hesabıdır. Bunu anlamak içinse bölge uzmanlarının izole analizlerine veya teknik derinlikten yoksun genellemeci yorumlara kapılmak yerine; meseleye mikro düzeyde teknik, makro düzeyde ise jeopolitik bir perspektiften yaklaşılmalıdır.
Teksas’ın Kimyasal Açmazı: “Hafif” Bolluk, “Ağır” Kıtlık
Petrol, sanılanın aksine tek tip bir sıvı değildir. Kimyasal yapısına göre, yani yoğunluğu (API gravitesi) ve sülfür oranına göre hafiften ağıra doğru bir skalada sınıflandırılır. Haliyle dünyanın farklı yerlerinde çıkan petrol de birbirinden farklı özelliklere sahiptir. Sözgelimi ABD’de çıkan petrol tipi, ince, akışkan ve hafiftir. Bu nedenle de rafine etmesi kolaydır ve en değerli türdür. Kanada ve Venezuela’da çıkan petrol ise akışkanlığı düşük, işlenmesi zor ve ağırdır. Tabiatıyla her rafineri de her petrol türünü işleyemez. Piyasada “Hafif/Tatlı” (düşük yoğunluklu, az sülfürlü) ve “Ağır/Ekşi” (yüksek yoğunluklu, çok sülfürlü) olarak sınıflandırılan bu türler, tamamen farklı rafineri altyapıları gerektirir.
ABD’nin Venezuela petrollerine yoksunluktan kaynaklanan bir açgözlülükle saldırdığı tezi, bu teknik gerçekten yoksundur. Zira Kaya Gazı (Shale) Devrimi sayesinde ABD son 15 yılda dünyanın en büyük petrol üreticisi konumuna yükselse de, büyük bir rafineri uyumsuzluğu paradoksu yaşamaktadır. ABD’nin Meksika Körfezi’ndeki devasa rafineri altyapısı, on yıllar önce yerli rezervlerin tükendiği varsayımıyla milyarlarca dolar yatırım yapılarak Venezuela, Meksika ve Suudi Arabistan’ın “ağır ve ekşi” petrollerini işlemek üzere tasarlanmıştır. Bu rafinerilerin kalbi olan “Gecikmeli Koklaşma” (Delayed Coker) üniteleri de bu yüzden ancak ağır petrolle beslendiğinde verimli çalışmaktadır. Bu altyapı tabii ki değiştirilebilir, ancak ithal ve ucuz petrol akışının yüksek kârı varken, milyarlarca dolarlık bir yenileme gereksiz durmaktadır. ABD’nin Venezuela hamlesi de mikro düzeyde işte bu endüstriyel uyumsuzluğun sorununu çözmek için atılmış bir adımdır. Maduro’nun kaçırılmasının ardından Trump’ın petrol şirketleriyle gerçekleştirdiği toplantılar ve açıklamalar da bunu destekler niteliktedir.
Kanada Paradoksu: Neden Kuzeydeki Petrol Yetmiyor?
Bu durumda, eğer Kanada’da çıkan petrolle Venezuela’dan gelen petrol aynı kimyasal yapıdaysa akla gelen ilk soru şudur: Dünyanın en büyük dördüncü petrol üreticisi olan Kanada kuzey komşusu iken, Washington neden Venezuela gibi riskli bir coğrafyaya yöneliyor? Cevap, lojistiğin ve coğrafyanın acımasız matematiğinde gizlidir. Kara taşımacılığı deniz taşımacılığına göre her zaman daha pahalı ve daha zahmetli olmuştur. Tam da bu yüzden dünya ticaretinin yüzde doksanı halen deniz taşımacılığı üzerinden gerçekleşmektedir. Kanada’nın ortasındaki Alberta bölgesinden Teksas’a uzanan Keystone XL gibi kritik boru hattı projelerinin iptal edilmesi ve demiryolu taşımacılığının yüksek maliyeti, Kanada petrolünü Meksika Körfezi’ndeki rafineriler için cazip/kârlı kılmaz. Oysa Venezuela, deniz yoluyla Teksas rafinerilerine doğrudan ve ucuz erişim sağlayan bir coğrafi avantaja sahiptir. Üstelik Trump’ın güç mekaniği üzerine kurduğu uluslararası ilişkilerde ABD Venezuela petrolünü daha da ucuza getirmenin yollarını da arayacaktır. Zira Venezuela’da petrol bulunsa da, petrolü çıkartmak ve akışkan hale getirmek için kullanılan altyapıda ciddi sorunlar bulunmaktadır. Bu da ABD’nin buraya önce ciddi miktarda yatırım yapması ve bölgenin kendisi için güvenli olmasını sağlaması gerekecektir.
Çin’in “Malaka İkilemi” ve Lojistik Savaşları
Peki Çin bu bölgeyle neden ilgileniyor? Özellikle Panama ve Venezuela’ya neden on milyarlarca dolar yatırım yaptı? Bunu anlamak için Venezuela hamlesinin makro düzlemine bakmak gerekir. Çin, devasa bir endüstriyel güç olarak petrole ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyacını da hem politik hem de coğrafi nedenlerle tamamen Rusya’dan ithal edilecek petrole dayandırmak istememektedir. Ayrıca bu tedariğin altyapısı da coğrafi başka zorluklar barındırmaktadır. Bu sebeple Pekin yönetimi, yıllardır petrol ithalatının %80’inin geçtiği ve ABD donanmasının kontrolündeki Malaka Boğazı’nda bir “boğulma riskini” (Malaka İkilemi) sürekli olarak değerlendirmek zorundadır. İşte Venezuela, Çin için bu boğazı bypass eden, Pasifik üzerinden güvenli bir “sigorta projesi” iken, ABD’nin son hamlelerinin makro amacı bu alternatifi tıkamak üzerine kuruludur.
Tahran-Caracas Hattında “Çifte Vana” Stratejisi
Bu operasyonun belki de en kritik ve en az konuşulan boyutu ise, İran ile Venezuela arasındaki hayati “kimyasal takas” hattıdır. Venezuela’nın Orinoco Kuşağı’ndan çıkarılan petrol, pekmezimsi bir yoğunluğa sahiptir. Bu petrolün boru hatlarından akabilmesi için de mutlaka nafta veya kondensat gibi kolay bulunmayan ultra-hafif hidrokarbonlarla inceltilmesi gerekir.
Yıllardır ABD ambargosu altındaki Caracas, bu hayati incelticileri yalnızca İran’dan temin edebiliyordu. İran, tankerlerle Venezuela’ya kondensat gönderiyor, karşılığında Venezuela’nın ağır petrolünü takas ediyordu.
Peki, petrol zengini olan İran bu petrolü neden alıyordu ve kime satıyordu? Çin’in Şandong bölgesindeki bağımsız “Teapot” rafinerilerine. Çin’in toplam petrol işleme kapasitesinin %20-25’ini oluşturan bu tesislerin rolü hayatidir. Çin’in dev devlet şirketleri, ABD yaptırımlarından ve küresel finans sisteminden dışlanmakla uğraşmamak için İran veya Venezuela petrolünü doğrudan almaktan çekinirler. Ancak Çin’deki bu bağımsız “Teapot” rafinerileri daha esnek, daha az şeffaf ve ucuz olduğundan “yaptırımlı” Venezuela ve İran petrolünü gölge filolar aracılığıyla alıp işlemeye isteklidirler. Bu sayede Malezya açıklarındaki “Gölge Filo” gemileri ve STS (Ship-to-Ship) transferleriyle yürütülen bu dolaylı petrol trafiği de Çin’i besleyen önemli bir enerji hattıdır.
Ancak Trump yönetiminin Venezuela hamlesi işte bu yüzden Pekin’e yönelik “Çifte Vana Kesintisi” anlamına gelmektedir. Washington, Caracas vanasını kapatarak ve İran gemilerini engelleyerek; hem “teapotların” beslendiği doğrudan Venezuela hattını hem de İran üzerinden gelen dolaylı tedariği aynı anda kesmiştir.
Hibrit Savaş: Dışarıda Abluka, İçeride Sokak
Bu “teknik sıkıştırma” sadece denizlerde kalmamaktadır. İran sokaklarında yeniden alevlenen rejim karşıtı gösteriler ve ABD’nin bu eylemlere verdiği açık “dijital ve lojistik” destek, zamanlama açısından önemlidir. Washington, petrol gelirlerini keserek (dış cephe) nefessiz bıraktığı rejimi, sokak hareketleriyle (iç cephe) işlevsizleştirmeyi hedeflemektedir. Bu İran’daki protestoların tamamının organik olmadığı anlamına gelmemektedir. Ancak, toplumda artan memnuniyetsizlik Tahran’ı zorlayacak bir “İç Cephe Yumuşatma” operasyonu olarak denkleme dahil edilmiştir. Haliyle süreç; İran ve Çin’in can damarını fiziksel güç kullanarak kesmeye yönelik muhtemel bir ABD-İran kısmi sıcak çatışmasının öncü müdahalesidir.
Çin’in Asimetrik Cevabı: Petrole Karşı Elektron
Köşeye sıkıştırılmaya çalışılan Pekin, uzun vade için ordu ve donanmasına ciddi anlamda yatırım yapmaktadır. Ancak öncelikle Pekin kısa vadede bu hamleye konvansiyonel bir donanma savaşıyla değil, asimetrik bir sıçramayla yanıt vermeye hazırlanmaktadır. Petrol vanaları sıkıldıkça, Çin yönetimi “Dijital Kuşak-Yol” projesini ve yenilenebilir enerji yatırımlarını bir silah olarak masaya daha sert sürecektir. ABD’nin 20. yüzyıldan kalma petrol hamlesine, nadir toprak elementleri üzerindeki hakimiyeti ve batarya teknolojisindeki tekeliyle karşılık verecek olan Çin, fosil çağının jeopolitiğini tamamen by-pass etmeyi deneyecektir. Son dönemlerde özellikle füzyon teknolojisine yonelik ilerlemeleri ilgi uyandırıcıdır. Bu teknolojiler hemen kullanıma girmekten uzak olsa da, orta ve uzun vadede Pekin enerji ihtiyacı sorununu bambaşka teknolojik sıçramalarla ortadan kaldırmaya çalışmaktadır.
Rusya’nın Denklemdeki Yeri: Sessiz Kazanan
Rusya ise bu kaotik denklemde şimdilik “sessiz kazanan” rolündedir. Venezuela’nın geçici olarak üretimden düşmesiyle oluşacak her türlü arz şoku, Moskova’nın savaş ekonomisini finanse eden petrol fiyatlarını yukarı çekecektir. Bunu önlemek içinse ABD Rusya’dan petrol ithal eden müttefiklerini uyardı. Ancak Kremlin, bu durumu Doğu Avrupa’daki nüfuz alanını genişletmek için paha biçilmez bir fırsat olarak kullanacaktır. Dahası ve jeopolitik olarak en önemlisi, Çin’in Rusya’ya enerji bağımlılığının yükselme eğiliminde görülecektir.
Sonuç: Siyasetin Arkasındaki Teknik ve Jeopolitik Mühendislik
Sonuç olarak yaşananlar, rejim değişikliği ve özgürlük retoriğinden ziyade, küresel enerji tedarik zincirinin askeri güç kullanılarak ABD’nin tasarladığı fabrika ayarlarına döndürülmesiyle ve geleceğin imparatorluk savaşlarıyla ilgilidir. ABD bu hamlesiyle Teksas’taki çarkları döndürmeyi başarabilir; ancak Pekin’i Malaka’ya sıkıştırarak, Asya-Pasifik’te çok daha agresif bir Çin’in doğuşunu hızlandırmış olacaktır. Yani Caracas’ta çözülen sorun, Tayvan Boğazı’nda yeni bir krize gebe olabilir.
Anahtar Kelimeler: Jeopolitik, ABD, İran, Venezuela, Çin, Enerji Jeopolitiği, Malaka İkilemi