2025-2026 Protestoları: “Normalleşmeyen” Bir Devrime Karşı Direnen İran Toplumu – Gizem Tok Afacan

23 Şubat 2026
15 dk okuma süresi

Bugün İran’daki halk protestoları ve beraberinde gelen rejim değişikliği tartışmalarının temelinde, İran İslam Cumhuriyeti’nin kendisini hâlâ bir “devrim” rejimi olarak tanımlama ısrarı yatmaktadır. Yaklaşık elli yıldır “devrimciliği” terk edip kuramsallaşmış bir politik kültür oluşturmayı reddetmenin bir sonucu olarak; devrim kaosundan sonra beklenen “Termidor” (normalleşme) safhasına geçilememesi (s. 215-246), İran’ın maruz kaldığı iç ve dış sorunların ana etmenidir. Bu gerekçelendirme ile mevcut rejimin; toplumla ve uluslararası düzenle normalleşmediği takdirde, fiziksel varlığını sürdürse dahi bir yönetim krizi olarak tanımlanan “kurumsal felç” (institutional paralysis) halinden çıkamayacağı argümanına temel hazırlanabilir. 

İran devleti 1979 İslam Devrimi’nden bu yana geçen zaman içerisinde devrim hareketini uzatarak “kurumsallaşmış bir devlet” safhasına geçmeyi reddetti. Aksine, Giorgio Agamben’in “istisna hali” kavramına paralel bir şekilde, devrim sonrası süreci kalıcı bir olağanüstülük rejimi olarak sürdürmeyi bilinçli bir tercih olarak benimsedi. Agamben’e göre istisna hali, hukuk ile siyaset arasındaki sınırların bulanıklaştığı ve yazarın “hiç kimsenin toprağı” (no-man’s-land) olarak tanımladığı belirsiz bölgededir (s.1-2). Bu bölgede, hukuki bir niteliği olmayan uygulamalar hâkim yönetim tarafından “yasa gücü” (force-of-law) olarak dayatılır (s. 51). Bir diğer deyişle istisna hali, geçici bir önlem olmanın ötesinde devletin yönetim paradigması (normali) olarak dayatılır (s.2).

Devrim Lideri Ali Hamaney, devrimin 40. yılı münasebetiyle yayımladığı (Şubat 2019) “İkinci Adım” (Gām-ı Dovvom) bildirisinde; İran’ın diğer devrimlerin aksine kırk yıl boyunca devrimin orijinal sloganlarına sadık kaldığını vurgulamaktadır. Hamaney, Batı ile normalleşme ve küresel sisteme entegre olma seçeneklerini reddederek, bu ideolojik katılığı “küresel bir İslam medeniyeti” kurma iddiasının temel gerekçesi olarak sunmaktadır. Hamaney’e göre 1979’da başlayan bu süreç; mevcut düzenin yıkıldığı “İslam Devrimi,” yeni rejimin yasal olarak kurulduğu “İslami Sistem,” sistemin içindeki tüm kadroların ve işleyişin tam anlamıyla İslam ideolojisini benimsediği “İslami Devlet,” devrimci değerlerin halkın gündelik yaşamında benimsendiği “İslami Toplum” ve nihayetinde Batılı modelleri reddeden küresel çapta bir “Yeni İslami Medeniyet” basamaklarından oluşan beş aşamalı bir hedef silsilesi olarak tanımlanabilir.

Kökleri Humeyni’nin “devrim ihracatı” (ṣudūr-ı inkılāb) vizyonuna dayanan bu silsile, halefi Hamaney tarafından beş basamaklı bir doktrin olarak formalize edilmiştir. Hamaney için “İkinci Adım,” aslında bu beş basamağın bir muhasebesi olarak sunulmuştur. 2019 manifestosu ile ilk 40 yıllık safhada (Birinci Adım) ilk iki hedefin tamamlandığını ilan eden Hamaney; ikinci 40 yılda İslami hükümetin rejim kriterlerine göre kurulmasından sonra doğrudan “toplum” ve “medeniyet” inşasına odaklanmaktadır (s. 252).

Rejimin içselleştirmesi adına formalize edilen bu beş aşamalı sürecin altını çizmemdeki temel gaye; İran rejimi ile toplumun, hatta uluslararası düzenin yaşadığı çatışmanın asıl kaynağını deşifre etmektir. Rejim, devrimi nesiller arası sürecek kalıcı bir “istisna hali” olarak kurguladığı andan itibaren, toplumu dönüştürme idealini toplumsal uzlaşmanın önüne koymuştur. Bu tercih, devlet ile toplum arasındaki sosyal sözleşmenin onarılma ihtimalini bizzat sistemin kendi eliyle reddetmesi anlamına gelmektedir.

Şüphesiz rejimin ideallerini gerçekleştirme konusundaki en geniş yetki, Devrim Muhafızları Ordusu’na (Sepah) atfedilmiştir. Rejimin toplumla ayrışmasına paralel olarak Sepah, ideolojik söylemlerle şekillenen “güvenlik kültürü” inşa sürecinin başat aktörüne dönüştü. Besic milis teşkilatı aracılığıyla sivil unsurları da bünyesine katan Sepah hibrit bir yapıya dönüştü. Bu durum, Sepah’ı sadece bir savunma gücü olmaktan çıkarıp, rejimle aynı noktada durmayan halka karşı bir sindirme aracı olarak yetkilendirildi. Böylelikle, kuruluşunda “halkın ordusu” olması planlanan Sepah, aradan geçen kırk yılı aşkın sürede toplumun geneline mâl edilememiştir. Rejimin elden bırakmadığı “istisna hali”, Sepah üzerinden militarize bir toplum hedeflerken, paradoksal bir şekilde toplumun her unsurunun hiper-güvenlikleştirilmesine ve dolayısıyla sistemden kopmasına neden olmuştur.  Halkın sistemden kopuşu, Aralık 2025 ve Ocak 2026’da yayılan protestolarla geri dönülemez bir eşiğe gelmiştir. İran riyalinin ABD doları karşısında 1,34 milyon riyal seviyesine kadar gerilemesi, bu kopuşu sadece rejim muhalifi kesimle sınırlı bırakmamış; Tahran Büyük Pazarı’ndaki (Bazaar) rejime yakın olan muhafazakâr esnafı dahi isyana sürüklemiştir.

1979’dan bu yana İran devleti, yetkileri Velâyet-i Fakīh sisteminin sınırları içerisinde şekillenen “reformist” kanadı, halkın nazarında artık eskiye nazaran çok daha çarpıcı bir şekilde yetersiz bırakmıştır. Protestocuların, daha önceki toplumsal hareketlerde de görülen “Ne Gazze ne Lübnan, canım İran’a feda” sloganları; İran’ın sadece ekonomik politikalarına yönelik bir eleştiri değil, aynı zamanda bölgesel politikalarını da kapsayan topyekûn bir itirazdı. İran hükümeti, 12 Günlük Savaşı’nın yarattığı kırılganlık psikolojisinin de etkisiyle, protestolara başlangıçta talepleri anlayan, görece yapıcı bir tutumla yaklaşmıştır. Ne var ki; krizin ekonomik boyutu toplumun geniş kesimlerinden bir rejim değişikliği talebine evrilmiş; ister reformist ister muhafazakar olsun, rejimi temsil eden tüm siyasi aktörlere yönelik toptan bir reddediş hâkim olmuştur. Bu bağlamda, Pezeşkiyan yönetimi dönemine denk gelen protestolarda halkın bir adım daha öne çıkarak haykırdığı “Reformist, muhafazakâr; oyun bitti” sloganı, bu durumu net bir şekilde örneklemektedir. Protestocuların söyleminin rejimi topyekûn hedef almaya başlamasına karşılık; rejim, 8-9 Ocak 2026 tarihinden itibaren geleneksel “kalabalık yönetimi” stratejisini terk ederek “zorlayıcı güvenlikleştirme” (coercive securitization) aşamasına geçmiştir.

İran Devleti’ni daha kırılgan, protestocuları ise rejim değişikliği fikrinde birleştiren unsur şüphesiz sadece ekonomik faktörler değildir; bu durum aynı zamanda rejimin, ideolojik doktrinleri nedeniyle uluslararası düzenle hasım içerisinde olmasından kaynaklanmaktadır. Buna paralel olarak, 12 Gün Savaşı’nın “başka araçlarla yürütülen” bir devamı olarak algılanan güncel protestoların, rejimin resmi söyleminde “terörizm,” “ayrılıkçılık,” ve dış kaynaklı bir “hibrit” savaş olarak tanımlanması şaşırtıcı değildir.

Mevcut tabloda, olası bir ABD müdahalesi protestoların şiddetlenmeye başladığı ilk evrede toplumun arzuladığı bir seçenek değilken; rejimin protestoları bastırma konusunda sivil halka karşı Sepah ve Besic milislerini kullanması hatta Irak ve diğer yabancı vekillerin sürece dahil edilmesi, bu direnci kırmaya başlıyor. İran’daki insan hakları ihlallerini izleyen bir kuruluş olan Hengaw’ın raporuna göre bu süreçte sivil halka karşı askeri mühimmat, ağır makineli tüfekler (DShK) ve keskin nişancılar kullanılarak bir katliam gerçekleştirilmiştir. 2025-2026 protestoları boyunca tahmini 20.000’i aşan sivil ölü sayısı ve 47.000’den fazla tutuklama ile bu süreç, İran’ın modern tarihinin en kanlı bastırma operasyonlarından biri olarak kayıtlara geçmiştir. Şirin Ebadi ve Ramin Jahanbegloo gibi insan hakları savunucularının R2P (Responsibility to Protect – Koruma Sorumluluğu) kapsamındaki müdahale çağrıları; başta reddedilen Amerikan müdahalesine karşı tutumun, rejimin halkı orantısız güç kullanarak bastırması karşısında dış desteğe muhtaç olduğu düşüncesine evrilmesine neden olmuştur.

İran devleti açısından ise sürecin, artık Avrupa Birliği terör listesinde yer alan Sepah aracılığıyla halkı bastırarak geçiştirebileceği bir evreyi çoktan geçtiğine dair bir derin kaygı hâkimdir. İçeride toplumsal protestolar ile sarsılan rejim, dışarıda ise bölgesel politikalarının sınırlarına dayandığı bir sürece denk gelmiştir. Ekim 2023 Hamas-İsrail savaşı ile etkisiz hale gelen Hamas, Lübnan’a sıçrayan gerginlik neticesinde gerileyen Hizbullah, Aralık 2024’te Beşar Esad rejiminin devrilmesi, 12 Gün Savaşı ve nihayetinde Eylül 2025’te Birleşmiş Milletler yaptırımlarının yeniden, İran’ı hiç olmadığı kadar savunmasız kılmaktadır.

İran-Irak Savaşı (1980-1988); Sepah’ın savaş boyunca kurumsallaşmasına, düzenli ordu Arteş’e alternatif asimetrik bir savaş unsuruna dönüşmesine ve sonuç olarak İran’ın güvenlik mimarisindeki yerini sağlamlaştırmasına zemin hazırlamıştır. İran halkı üzerinde derin yaralar açan bu uzun savaşı “Kutsal Savunma” (defâ-yi muḳaddes) olarak tanımlayan rejim; şehitlik ve fedakârlık (şehâdet ve isâr) gibi ideolojik kavramları toplumu mobilize eden süreğen bir propaganda unsuru haline getirmiştir.[1] Asef Bayat “Revolution without Revolutionaries: Making Sense of the Arab Spring” (2017) kitabında rejimin İran-Irak savaşını, “Kültürel Devrim” programı kapsamında İslami müfredat aracılığıyla “Üçüncü Kuşak” üzerinde bir mobilizasyon aracına dönüştürme çabasını ve bu politikaların toplum tarafından reddedilişini ayrıntılı olarak tartışmaktadır. Savaş devam ederken Sepah’ın Siyasi Bürosu (Defter-i Siyâsi) bünyesinde, savaşın ve tarihin yeniden yorumlanması amacıyla kurulan Savaş Tarihi Bölümü; savaşı Şiilikte toplumsal mobilizasyonun temel taşları olan Aşura ve Kerbela Savaşı ile ilişkilendirmiştir (s. 7). Bu tarih inşası aracılığıyla hem rejim hem de Sepah’ın halk nezdinde toplumsal kodlarını harekete geçirecek bir propaganda mekanizması icat edilmiştir. 12 Gün Savaşı kısa sürmesine rağmen rejim bekasını etkileme potansiyeli bakımından İran-Irak savaşı kadar kritik bir dönüm noktasıdır. Rejimin bu savaşı topluma mâl edecek yeni bir “kutsal” anlatı inşa etmeye vaktinin olup olmadığı tartışmalı olsa da; İran devleti ve Sepah, Haziran 2025’ten sonra doktrinlerini güncelleme ihtiyacı hissetmiştir. Bu süreçteki ilk izlenimim, Sepah’ın asimetrik gücünün görece olarak dizginleneceği ve konvansiyonel kapasitesini artırmaya yönelik stratejiler belirleyeceği olmuştu. Nitekim İslami Propaganda Koordinasyon Konseyi tarafından yayınlanan bildiride, “ABD’nin diplomatik müzakerelerin arkasına saklanamayacağını ve “vekâlet savaşları” döneminin bittiği” vurgulanarak, ABD’nin aksiyonlarının doğrudan karşılığını alacağı uyarısı yapılmıştır. Söz konusu bildiride kullanılan “vekâlet savaşları” ifadesi, asimetrik gücün en önemli unsuru olan milislerden tamamen vazgeçileceği anlamına gelmese de; İran’ın Suriye, Filistin ve Lübnan’da kaybettiği nüfuzun bir değerlendirmesi olarak konvansiyonel yöntemlere ağırlık vereceğini düşünmek akla yatkın gelmektedir. Irak’ta ve Yemen’de hala gücünü koruyan İran yanlısı milislerin de gerilimi tırmandırmamak adına devreye sokulmak istenmemesi bu değişimi destekler niteliktedir. Bu bilgiler doğrultusunda, Sepah’ın vekâlet savaşlarına dayalı asimetrik yapıdan, teknik ve stratejik kabiliyetlerinin artırılacağı bir dönüşüm geçirmesi rejim ve ordunun bekası için elzem gibi görünmektedir. 12 Gün Savaşı’nın bir muhasebesi yapıldığında; Sepah’ın füze teknolojisinde katettiği yolu istihbarat sahasında sürdüremediği ve İran’ın dış politika temelli stratejilerinden zaman kazanarak, kendini yapısal dönüşümü için zaman kazanmaya ihtiyaç duyduğu ortaya çıkmaktadır.

Fakat, geçirilen savaşlar (İran-Irak Savaşı ya da 12 Gün Savaşı), sadece kurumsal yapıların revize edilmesi için değil, toplumla savaş esnasında kurulan “meşruiyet” zeminin güçlendirilmesi adına da değerlendirilmelidir. İran-Irak Savaşı döneminde halkın görece konsolide olması, Sepah’ı hem rejimin hem de toplumun gözünde “İran halkının koruyucusu” konumuna yükseltmişti. Ancak bugün gelinen noktada bu yapı, kurumsal çürümeye yenik düşmüştür. Ekonomik, siyasi ve toplumsal her sektöre nüfuz eden Sepah gücünün bu kontrolsüz genişlemesi, kurumun toplumdan kopmasına ve halk nezdindeki meşruiyetini yitirmesine neden olmuştur. 1988’den sonraki süreçte İran devleti 12 Gün Savaşı’na kadar toprak bütünlüğünü doğrudan tehdit edecek direkt bir tehditle karşılaşmadığı için gücünü halkın çeşitli sebeplerle yükselen hak arayışlarını bastırmak amacıyla kullanmıştır. Bu süreçte ayrıca, yerel ihtiyaçlardan ziyade ideolojik bir ordu olmasının gereği olarak ülkenin kaynaklarının sınır ötesindeki savaşlara aktarılması; Sepah’ın güvenlikleştirme stratejisinin halkı konsolide etmek yerine, toplumun sistemden kopuşunu körüklemesine neden olmuştur. Sınır ötesi operasyonların, gerek Irak gerekse Suriye’de 2003-2020 yılını kapsayan süreçte, görece “Şia Cihat” idealinin “Direniş Ekseni” stratejisi işlevsel hale getirilmesine en yakın olduğu dönemdi. İran’ın Suriye İç Savaşı’na müdahil olmasının başlıca nedenleri; Lübnan’a uzanan lojistik koridoru korumak ve Suriye’deki varlığı üzerinden İsrail’e karşı caydırıcılık (deterrrence) stratejisi yürütmekti. Sepah’ın bölgesel operasyon paterni; müdahil olduğu ülkelerin güvenlik mimarisine milisler aracılığıyla sızmayı ve bu grupların siyasi kimlik kazanmasıyla o ülkenin iç politikalarına hükmetmeyi esas alıyordu. Fakat, Sepah’ın sınır ötesi operasyonlarından sorumlu elit Kudüs Gücü biriminin komutanı Kasım Süleymani’nin 2020’deki suikastından bugüne uzanan süreçte; Hamas’ın Filistin’de işlevsizleşmesi, Hizbullah’ın Lübnan’da zayıflaması ve nihayetinde Beşar Esad rejiminin devrilmesi, Sepah’ı ABD ve İsrail’in doğrudan hedefi haline getirmiştir. Bu durum, halkta “sınır ötesi yatırımların çöktüğü ve ülke kaynaklarının beyhude tüketildiği” yönündeki tepkiyi zirveye taşımıştır. Dolayısıyla bu son protestoları öncekilerinden ayıran temel fark; eylemlerin toplumun farklı kesimleri tarafından geniş çaplı bir sahiplenmeyle üstlenilmesinin yanı sıra, Sepah’ın hem içerideki meşruiyetini hem de dışarıdaki “Direniş Ekseni” stratejisini eş zamanlı ve geri dönülemez bir biçimde kaybetmiş olmasında yatmaktadır.

Sonuç: İran’ı bekleyen senaryo

Son yedi ayda İran, rejimin ve Sepah’ın geleceğini tartışmaya açan kritik eşiklerden geçmektedir. Haziran 2025’teki 12 Gün Savaşı, protestoların genişlemesi için bir zemin hazırlasa da; toplumun dış müdahaleye mesafeli duruşu sayesinde rejim, bir seviyeye kadar meşruiyet zeminini korumayı başarmıştır. Savaş rejim değişikliği ile sonuçlanmasa da rejim liderlerinin dahi itiraf ettiği bir kırılma noktası, devlet paranoyasını ete kemiğe büründüren bir gerçekliğe dönüştürmüştür. Savaşın ardından oluşan içerideki görece ılımlı havayı ise rejim; protestoları “zorlayıcı güvenlikleştirme” hamlesiyle bastırarak ve sokağı bir “hibrit savaş” alanı olarak kodlayarak bizzat kendi eliyle yıkmıştır. Sürgündeki Prens Rıza Pehlevi’nin demokratik yönetim çağrısı diasporada karşılık bulsa da, İran toplumu Haziran 2025 sürecinde rejim değişikliği konusunda henüz tam anlamıyla konsolide değildi. Ancak bugün gelinen noktada; Suriye İç Savaşı’nda Esad rejimine verilen “askeri danışmanlık” altındaki bastırma yöntemlerinin bizzat Sepah eliyle yine kendi halkına uygulanması, toplumun Pehlevi önderliğindeki bir geçiş hükümetine yönelik soğuk bakışını artık kırmış gibi görünmektedir.

Ne var ki, olası bir ABD müdahalesinin hem siviller hem de rejimin üzerinde yaratacağı kayıpların vahameti herkesi derinden etkileyebilir. Bu noktada Sepah; Hamaney’in doğal yollarla gerçekleşecek ölümü sonrası senaryoda, kendisini Hamaney’in ideolojik doktrininden sıyırarak daha “ılımlı” ancak totaliter bir askeri yönetim modeliyle yeni bir doktrin belirleyip rejim liderliğini üstelenebilir.


[1] Rejimin İran-Irak savaşını, “Kültürel Devrim” programı kapsamında İslami müfredat aracılığıyla “Üçüncü Kuşak” üzerinde bir mobilizasyon aracına dönüştürme çabası ve bu politikaların toplum tarafından reddedilişi hakkında bkz. Asef Bayat, Revolution without Revolutionaries: Making Sense of the Arab Spring (Stanford: Stanford University Press, 2017), 121-128.

Gizem Tok Afacan

Dr. Gizem Tok-Afacan, lisans eğitimini 2013 yılında Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde tamamladı. Uluslararası İlişkiler alanındaki yüksek lisans (2018) ve doktora (2025) derecelerini Kadir Has Üniversitesi’nden aldı. Doktora tezinde Devrim Muhafızları Ordusu’nun (Sepah) İran’ın güvenlik kültüründeki rolü üzerine yazan Tok-Afacan, yüksek lisans tezini bir güvenlik aktörü olarak Avrupa Birliği’nin Güney Kafkasya bölgeselleşme politikaları üzerine yazdı. Akademik ilgi alanlarını; İran ve Kafkasya bölgesinin güvenlik çalışmaları ile Batı-dışı asker-sivil ilişkileri kuramı oluşturmaktadır. Tok-Afacan, profesyonel seviyede Farsça bilmektedir.

Bu yazıya atıf için: Gizem Tok Afacan, "2025-2026 Protestoları: “Normalleşmeyen” Bir Devrime Karşı Direnen İran Toplumu – Gizem Tok Afacan" Global Panorama, Çevrimiçi Yayın, 23 Şubat 2026, https://www.globalpanorama.org/2026/02/2025-2026-protestolari-normallesmeyen-bir-devrime-karsi-direnen-iran-toplumu-gizem-tok-afacan/

Bülten Aboneliği

Sosyal Medyada Paylaşın

PDF Kaydedin / Çıktı Alın

Copyright @ 2025 Global Academy. Design & Development brain.work

Çevrimiçi olarak yayımlanan yazıların tüm telif hakları Panorama dergisine aittir. Aksi belirtilmediği sürece, yayımlanan yazılarda belirtilen görüşler yalnızca yazarına / yazarlarına aittir. UİK, Global Akademi, Panorama Yayın Kurulu ile editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.

Bülten Aboneliği

Güncellemelerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.