2026 Yılında Türkiye Açısından Çatışmaların Seyri – Filiz Aydın Cevher

3 Şubat 2026
22 dk okuma süresi

Bir önceki yayında 2026 yılında küresel düzeyde çatışmaları değerlendirmiştik. Panorama Soruyor bu kez “2026 Yılında Türkiye Açısından Çatışmaların Seyri” konusunu odağına alıyor. Geçtiğimiz yıllarda tüm dünyada çatışmaların giderek arttığına tanıklık ettik ve ne yazık ki bu eğilimin devam edeceği yönünde güçlü emareler mevcut. Türkiye de önemli çatışmaların ve olası çatışma alanlarının yakın çevresinde yer alıyor. Dolayısıyla çatışmalardan pek çok açıdan etkilenmekle birlikte çatışmaları etkileme potansiyeli de bulunmaktadır. Değerli katılımcılarımız Ezgi Uzun Teker, Fatih Ceylan, Kaan Kutlu Ataç ve Ünal Çeviköz, aşağıda sunulan sorularımız çerçevesinde konuyu çok yönlü değerlendirerek zengin bir metnin ortaya çıkmasını sağladılar. Kendilerine teşekkür eder, sizlere iyi okumalar dileriz.

1. Türkiye’nin yakın çevresinde yaşanan veya yaşanması olası çatışmaları küresel gelişmeler bağlamında kısaca değerlendirir misiniz?

2. 2026 yılında, Türkiye’nin yakın çevresinde devam eden çatışmaların tırmanma veya yatışma yönelimlerine dair beklentileriniz nelerdir? Mevcut çatışmaları, Türkiye’yi etkileme potansiyelleri açısından yüksek, orta ve düşük etkili olacak şekilde nasıl sınıflandırırsınız?

3. 2026 yılında, yakın çevremizde yaşanması muhtemel yeni çatışmalara dair öngörüleriniz nelerdir? Gerçekleşme ihtimalleri ve Türkiye’ye etkileri açısından bu çatışmaları, yüksek, orta ve düşük kategorilerine göre nasıl sınıflandırırsınız?

4. Mevcut ve olası çatışmaların yönetiminde ve de çözüm süreçlerinde Türkiye’nin politikalarını ve girişimlerini nasıl değerlendirirsiniz, önerileriniz nelerdir?

*. *. *

Ezgi Uzun Teker
Dr. Ezgi Uzun Teker, Yeditepe Üniversitesi

Şiddetlenen son protesto dalgasının ardından gerek Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İrandaki protestolara dışarıdan bir müdahale olduğuna dair açıklamaları, gerekse iki ülke arasında sıklaşan diplomatik görüşmeler, Türkiyenin İranda istikrarın bozulmasına yol açacak herhangi bir dış müdahaleye sıcak bakmadığını göstermektedir. Bu durum, bir NATO üyesi ve ABD müttefiki olan Türkiyenin İrana yönelik politikasında belirgin tavır değişikliği anlamına gelmektedir.” 

2026 yılında Türkiye’nin yakın çevresinde yaşanma ihtimali sıklıkla tartışılan çatışmalardan biri şüphesiz 2025 Haziran ayında yaşanan 12 Gün Savaşı’nın bir devamı niteliğindeki İran – İsrail – ABD çatışması. Söz konusu çatışma, özünde 7 Ekim sonrası yapısal kırılmalar yaşayan Orta Doğu bölgesinde İsrail, Körfez ülkeleri, Türkiye ve İran’ın bölgesel nüfuz alanlarının yeniden tanımlanmasıyla doğrudan ilişkili. Bu bağlamda, İran’ın sınır-ötesi caydırıcılık doktrininin ürünü olan ‘Direniş Ekseni’, İsrail’in Lübnan Hizbullahını ve Hamas’ı askeri olarak zayıflatması ve Suriye’de Esad rejiminin çökmesiyle birlikte hızlı bir askeri geri çekilme sürecine girdi. Bu durum, İran’ın küresel ve bölgesel ölçekte hem ABD hem de İsrail karşıtlığı ekseninde izlediği revizyonist dış politikanın mağlubiyetine ve İran İslam Cumhuriyeti rejiminin yapısal zayıflığına dair bir algıdan hareketle İran’a yönelik dış baskıları artırmıştır.

İran rejimi, 12 Gün Savaşı’nın akabinde yeni bir sıcak çatışma çıkma olasılığını ciddiyetle değerlendirmektedir. Öyle ki, İsrail ve ABD ile olası bir askeri tırmanış İran rejiminin gözünde, İran’ın nükleer programına dair çözümsüzlük, direniş ekseni politikası ve balistik füze programı gibi farklı sebeplerle İran’a uygulanan ekonomik baskılar, dezenformasyon ve halk hareketlerini de içeren daha kapsamlı bir ‘hibrid savaş’ olarak kodlanıyor. İran’a göre 12 Gün Savaşı’nın akabinde imzalanan ateşkes bu hibrid savaşa bir mola vermedi, zira İran’ın farklı şehirlerinde askeri ve ekonomik tesislere yapılan kaynağı belirsiz kundaklama ve sabotajlar aylarca devam etti. Dolayısıyla İran, farklı yöntemlerle uzun bir zaman dilimine yayıldığını düşündüğü bir hibrid savaş anlatısıyla, olası bir askeri tırmanış ihtimaline karşı hazırlanmaktadır.

Söz konusu savaşın yaklaşmış olabileceğine dair en somut veri, 2026 yılı bütçe planlaması tartışmaları sırasında yaşanan devalüasyon sonrası İran’ın geleneksel çarşı esnafı (bazaari) sınıfının kepenk indirmesi ve 28 Aralık 2025’te patlak veren geniş çaplı halk protestolardır. Zira protestolar, önce İran’ın farklı etnik unsurlarının yaşadığı Kirmanşah, İlam, Luristan, Huzistan gibi vilayetlere sıçramış, daha sonra da Tahran ve Meşhed gibi metropollerde genişleyerek devam etmiştir. Bu protestolar sırasında İran açısından dikkat çekici detaylar, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun İranlı eylemcilere yönelik destek açıklamaları ile ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran’ın protestoculara karşı şiddet kullanması durumunda İran’a bir müdahale gerçekleştireceğini belirtmesidir. Bu gelişmelerden sonra İran, ülke genelinde interneti kesmiş ve güvenlik güçleri sokaklara inerek eylemleri yoğun bir şekilde bastırma stratejisi izlemiştir. Mevcut durumda tüm bölge gözünü Trump’a dikmiş, karşılıklı yoğun çatışma tehditleri arasında ABD’nin İran’a herhangi bir askeri müdahalede bulunup bulunmayacağını izlemektedir. Orta vadede böylesi bir çatışmanın yaşanması ihtimali orta seviyede görünmektedir. Zira 90 milyonluk bir ülkeye rejim değişikliği adına yapılabilecek bir müdahale, ABD açısından çok masraflı görünmekte ve İsrail’in istekliliğine karşın  diğer bölge ülkeleri bölgenin topyekûn bir patlama noktasına gelebileceği endişesiyle bu senaryoya karşı çıkmaktadır.

Türkiye, Esad sonrası dönemde İran’ın çekilmek zorunda kaldığı Suriye’de nüfuz alanını genişletmiş ve bu durum, 2020 yılından sonra Güney Kafkasya’da karşı karşıya gelen iki ülke arasındaki güç dengelerini Türkiye lehine yeniden düzenlemiştir. Öte yandan, şiddetlenen son protesto dalgasının ardından gerek Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’daki protestolara dışarıdan bir müdahale olduğuna dair açıklamaları gerekse iki ülke arasında sıklaşan diplomatik görüşmeler, Türkiye’nin İran’da istikrarın bozulmasına yol açacak herhangi bir dış müdahaleye sıcak bakmadığını göstermektedir. Bu durum, bir NATO üyesi ve ABD müttefiki olan Türkiye’nin İran’a yönelik politikasında belirgin tavır değişikliği anlamına gelmektedir. Türkiye’nin bu tavır değişikliği, risk olarak değerlendirdiği üç farklı etmenle açıklanabilir: Birincisi, İran’ın özellikle Türkiye sınırındaki etnik hareketlilik Türkiye tarafından bir sınır güvenliği ve terör riski olarak değerlendirilmektedir. Rejimin iç protestolarla sarsıldığı bir dönemde, İran’ın sınır bölgelerindeki 19 örgütün ‘kendi kaderini kendi tayin etme’ vurgusu yapan bir faaliyet bildirisi yayınlamış olması bu risk algısını pekiştirmiş görünmektedir. Özellikle, Suriye’nin kuzeyinde SDG’nin merkezi Suriye devletine entegrasyon çabaları inişli çıkışlı bir seyirde devam ederken, Türkiye-İran sınırının ötesinde PJAK ya da benzeri bir başka yapının ayrılıkçı stratejisi Türkiye tarafından güvenlik risklerinin artması olarak yorumlanmaktadır. Türkiye, İran’da dış müdahaleyle mümkün kılınacak olası bir rejim değişikliğinin bir güç boşluğu yaratacağı düşüncesiyle bu müdahaleye karşı çıkmaktadır. Bununla bağlantılı ikinci bir etmen, Suriye’nin güneyinde nüfuz alanını genişletmeyi hedefleyen İsrail ile Türkiye’nin, iki ABD müttefiki olmalarına karşın bu coğrafyada karşı karşıya gelmesidir. Öyle ki, hali hazırda SDG ve merkezi hükümet arasındaki entegrasyon sürecinin inişli çıkışlı seyrinin bir sebebi olarak İsrail gösterilmektedir. Türkiye, İran’ın toprak bütünlüğü ve iç istikrarına yönelik olarak İran’a verdiği destekle bölgenin yeni jeopolitik düzeninde İsrail’e karşı bir denge politikası gütmektedir. Son olarak, Türkiye’nin halihazırda en hassas karnı olan göç meselesi, İran’da olası bir rejim değişikliği sürecinde yaşanabileceği öngörülen ‘Suriyeleşme’ senaryolarının merkezinde durmaktadır. İran’da olası bir rejim değişikliği sonrası kısa vadede istikrar vadeden demokratik bir geçiş süreci düşük bir ihtimal olarak görülmektedir. Zira mevcut İran muhalefeti, koordineli bir muhalif liderlik yapısı etrafında toplanamadığı gibi İran’da olası bir rejim değişikliği sonrasına dair tek sesli bir siyasi vizyon da sergilememektedir. Olası bir çatışma durumunda İran’ın fiziki ve ekonomik altyapısının ciddi zarara uğrama ihtimali, söz konusu etnik hareketler, İran muhalefeti içerisindeki çok seslilik ve buna mütekabil olası bir devlet çöküşü İran’dan dışarıya kitlesel bir göç dalgasını tetikleyebilir. Türkiye’nin risk hesaplarına göre yalnızca İranlılar değil, İran içerisinde yaşayan birkaç milyonluk Afgan mülteci de Türkiye sınırına yönelebilir. Olası bir dış müdahale sonucu yaşanacak bir rejim değişikliği durumunda, bu risklerin hepsinin gerçekleşme ihtimali orta-üst seviyede seyretmektedir.

Türkiye’nin olası çatışmaların yönetiminde ve çözüm süreçlerinde oynamayı düşünebileceği rollerden biri şüphesiz arabuluculuktur. Hem bir NATO üyesi hem de İran ile komşu ülke olarak ABD ve İran arasında bir iletişim kanalı rolü üstlenebilir. Her ne kadar İran ile ABD arasındaki mekik diplomasisi Umman kanalıyla gerçekleştiriliyor olsa da bugün İran’ı merkeze alan her konu tüm bölge ülkelerini ilgilendiren bölgesel bir çözümsüzlüktür. Dolayısıyla Umman ve Türkiye dahil diğer bölge ülkelerinin de garantörlük sağlayabileceği bir bölgesel denetim mekanizması, İran’ın nükleer programı dahil ABD – İsrail ve İran arasındaki çözümsüzlüğü tetikleyen tüm meseleler için çözümü kolaylaştırıcı bir yöntem olabilir.

*. *. * 

Fatih Ceylan, Büyükelçi (E)

Mevcut durumda ABD liderliğinden büyük ölçüde yoksun Batı’nın yeniden tanımlanması gerekmekte. Değerler ve düzenleyici rol açısından bakıldığında, mevcut koşullarda kanatları kırılmış olsa da, Avrupa halen öncü rolünü sürdürmekte. Diğer yandan, 2026da Türkiyenin ve yakın çevresinin ana gündeminde artık Batı sorunsalının” yer alacağını öngörmek mümkün.

2025 yılında küresel ve bölgesel ölçekte meydana gelen gerilim ve çatışmaların büyük bölümü Türkiye’nin yakın çevresinde odaklandı. 2026 yılı halen çözüm bekleyen söz konusu sınamaların dünya gündemine yine damgasını vuracağı bir yıl olmaya kuvvetle aday. Jeopolitik ve jeostratejik rekabetin egemen olduğu, parçalı da olsa küreselleşmenin ve bağlantısallığın son bulmadığı bugünkü uluslararası ortamda küresel ve bölgesel düzlemleri birbirlerinden ayrı değerlendirmek hatalı olur. Ana küresel güçler arasındaki pazarlıklar, gerilim ve çatışma sahalarının birbirleriyle olan bağlarını dikkate alan bir çerçevede ilerlenildiğini düşündürüyor.

Küresel tablo açısından bakıldığında Türkiye’nin önündeki en güçlü, dolayısıyla potansiyeli en yüksek meselelerin başında, üç ana küresel güç (ABD, Rusya ve Çin) arasındaki ilişkilerin ne yöne evrileceğini ve bunların Türkiye’ye yansımalarını sürekli mercek altında tutmak gereksinimi geliyor. Trump’ın ikinci dönemi genel anlamda Batı dünyasını ve özellikle transatlantik topluluğu derinden sarsan gelişmelere sahne olmakta. Karşımızda, sergilediği yaklaşımlar itibarıyla Rusya’dan çok farkı kalmadığı öne sürülebilecek revizyonist bir ABD bulunmakta. Trump yönetimi için artık transatlantik çerçevenin, dolayısıyla Avrupa’nın önceliği bulunmuyor. ABD, Grönland’ı da kapsayacak şekilde Batı Yarımküre’de tam hâkimiyet kurmak peşinde. Diğer bölgeler/ülkeler, Çin hariç, ABD için çıkarcı ve perakendeci yaklaşımların konusu haline dönüşmüş halde.

Mevcut durumda ABD liderliğinden büyük ölçüde yoksun Batı’nın yeniden tanımlanması gerekmekte. Değerler ve düzenleyici rol açısından bakıldığında, mevcut koşullarda kanatları kırılmış olsa da, Avrupa halen öncü rolünü sürdürmekte. Diğer yandan, 2026’da Türkiye’nin ve yakın çevresinin ana gündeminde artık “Batı sorunsalının” yer alacağını öngörmek mümkün. Türkiye, bu sorunsalın ortasında revizyonist ABD’ye karşı Avrupa’yla olan ilişkilerini sağlamlaştırıp, en azından Avrupa-Atlantik ölçeğinde olabildiğince sağlıklı bir denge kurmaya yönelmeli. Bu, elbette Türkiye’nin Avrupa değerlerini uygulamada atacağı adımlarla da doğrudan bağlantılı bir alan. 

Ukrayna’da halen devam eden savaşın nasıl sonlanacağı meselesi de dünyanın, Avrupa’nın ve Türkiye’nin gündeminde kalmaya devam edecek. Bu perspektiften yaklaşıldığında Ukrayna krizi, 2026 yılı boyunca Türkiye’nin güvenlik gündeminin üst sıralarında yüksek öncelikli olarak yer almaya kuvvetle aday. Ukrayna’daki savaşın son bulması için ABD ile Avrupa’nın önde gelen güçleri arasında yapılmakta olan pazarlıkların somut bir sonuç verip vermeyeceği halen belirsizliğini korumakta. Türkiye’nin devam eden bu süreçte etkin bir aktör olup olmadığı da çok belirgin değil. Kendini pratikte Avrupa’nın bir parçası olarak görüp görmediği meşkûk olan bir yönetimin, gerek Ukrayna’nın gerek Avrupa güvenlik mimarîsinin geleceğinin şekilleneceği yeni yılda kendisini nerede konumlandıracağı ve nasıl bir role soyunacağı kuramsal ve siyasal açılardan sürekli irdelenmeyi gerektiren bir mesele olarak gündemi zorlayacak.

Suriye’deki gelişmeler, bu çerçevede SDG/PYD’nin geçici Şam yönetimiyle ilişkileri, Türkiye-İsrail arasındaki gerilimler, Gazze’de evrilen durum, Doğu Akdeniz’deki dengeler ve bu bağlamda Kıbrıs meselesinin geleceği Türkiye’nin dış ve güvenlik politikalarını yıl boyunca yakından ve doğrudan etkilemeye devam edecek. Güç politikalarının yönlendirdiği küresel ve bölgesel ortamda kendi güç bileşenlerinin sahada doğurabileceği etkileri, mevcut bağımlılıkları ve özellikle ekonomik kırılganlıkları göz ardı edip, tüm boyutları itibarıyla nesnel bir düzlemde değerlendirmekten kaçınan “stratejik otonomi” meraklılarının Orta Doğu ve Doğu Akdeniz kuşağında atacakları adımların leyhteki ve aleyhteki yansımalarını 2026’da da yakından izlemek gerekecek. Bu çerçevede Ankara’nın, elbette ulusal çıkarlarını ön planda tutarak, öncelikle uygun müttefikler ve bölgesel aktörlerle ilişkilerini sağlamlaştırmaya dönük tasarrufları hayata geçirmesi umulur.

2026’nın bölgede Ankara’yı zora sokacak olası gelişmesi, ABD’nin desteğinde İsrail’in İran’a karşı geniş çaplı bir operasyon yapması olur. İran içten içe kaynamakta, İsrail bu ülkeye karşı yeniden müdahale ermek için fırsat kollamakta, Trump yönetimi de İran’daki molla rejimini çeşitli yollardan değiştirmenin çarelerini aramaktadır. İran’daki daha derin bir sarsıntının sonuçlarından Türkiye’nin muaf kalamayacağı dikkate alındığında, Ankara’nın “İran’daki yüksek gerilim hattı” karşısında izleyeceği yol haritası üzerinde çalışması kaçınılmaz görünmektedir.

Son olarak, Haziran 2026’da Ermenistan’da yapılacak seçimler öncesinde Türkiye-Ermenistan ilişkilerinde normalleşmeye dönük adımların atılması konusu, akademik ve siyasa yönleri itibarıyla gündemdeki öncelikli rolünü koruyacaktır. Ankara’nın Güney Kafkasya ve Orta Asya’yla olan bağlarının daha da güçlenmesi ve Ermenistan’ın bölge ve bölge dışı aktörlerin bozucu etkilerinden uzaklaştırılması Türkiye’nin uzun erimli ulusal çıkarlarıyla bağdaşmaktadır. Son dönemde Azerbaycan’ın Ermenistan’la kalıcı barışı teşvik etmeye yönelik uygulamaları dikkate alındığında, Ankara’nın Erivan’la ilişkilerini münhasıran Bakü’nün yaklaşımına endeksleyen hamasî bir yola prim vermemesi Ankara’nın öncelikleri arasında bulunmalıdır.    

*. *. *

Dr. Kaan Kutlu Ataç, Mersin Üniversitesi

Türkiye’nin] Bölgesel aktörlükten güç odağına evrilme süreci, Rubicon Nehrini geçme teşebbüsünü hatırlatıyor. Ancak bu dönüşümün fırsatlar yarattığı kadar ciddi sınamaları da beraberinde getirdiği muhakkak…ülkenin bir numaralı milli güvenlik sorunu olarak protein temini konusu 2026da radarımdaki en önemli mevzu olmaya devam edecek.”  

Dünya 2026’ya jeopolitik tsunaminin uluslararası sistemdeki şiddetini artırmasıyla girdi. Küresel güç rekabetinin 2026’nın ilk günleri itibariyle geldiği nokta, belirsizlikler çağında yüksek hacimli sıcak çatışmalara daha fazla eğilim gösteren bir trend içinde olduğuna dair ciddi emarelere sahip. Dolayısıyla Anadolu coğrafyasının yakın çeperindeki yıllara sari şiddet sarmalının dinamiğinde bir azalma ihtimali neredeyse ortadan kalkmış gibi görünüyor. Anadolu’nun özellikle kuzey-güney/doğu/batı akslarında bulunan fay hatlarındaki kırılmalara daha sık şahitlik edeceğimiz bir süreçte olduğumuzu gözlemliyoruz. Bu fay hatları, Baltık Denizi-Afrika Boynuzu-Aden Körfezi ana aksı ve bu aks çeperindeki yüksek basınç noktalarındaki kaynama alanlarıyla dikkat çekiyor. Türkiye bu aksın kanat uçlarında örneğin NATO’nun Baltık Hava Polis operasyonlarında fiilen yer alacağını beyan etti. Her ne kadar 2025’te Rusya kaynaklı hibrit tehditlerde nispi bir azalma olsa da Rusya’nın, özellikle NATO ve AB içindeki konsolidasyonu sarmaya yönelik faaliyetlerine devam edeceğine kuşku yok. Kuzey aksının özellikle Karadeniz ayağında Türkiye’nin deniz kontrol görevine talip olması, kriz ve savaş alanlarındaki aktif varlığına devam edeceğine dair bir sinyal. Bu ayağın Kafkas boyutunda ise nispi bir istikrar görünüyor. ABD inisiyatifinin 2026’da artacağı öngörüsüyle, gerginliklerin azaltılmasına yönelik özellikle ticaret ve enerji hatlarının garantörlüğünü Washington’un üstleneceği söylenebilir. Aden Körfezi merkezli ve komşu alanlardaki basınç alanları ile doğu-batı aksında (Pakistan-Libya ve bu aksın da komşu coğrafyalarında) Türkiye aktif olarak faaliyet gösteriyor. Doğu-batı aksının ortak düzleminde yer alan ve Milli Güvenlik Kurulu toplantıları sonrası basın bültenlerinde de ilk sırada vurgulandığı üzere, Gazze (ve Filistin meselesi) ile Suriye meselesi Türk milli güvenliğinin yüksek tehdit algısını oluşturan alanlar. Bu çerçeveden bakıldığında ilk dikkati çeken olgu, Türkiye’nin bölgesel aktörlüğün ötesinde bir güç odağı (powerhouse) kimliğine doğru yaşadığı ivmedir. Bölgesel aktörlükten güç odağına evrilme süreci, Rubicon Nehri’ni geçme teşebbüsünü hatırlatıyor. Ancak bu dönüşümün fırsatlar yarattığı kadar ciddi sınamaları da beraberinde getirdiği muhakkak. Bu sınamalar özelikle iç dinamiklerle ilgili. Böylesi geçişkenlik sürecinde kaynak-kapasite skalasının nasıl sağlanacağı ciddi bir soru işareti. Özellikle uzun yıllardır devam eden ekonomi ve finans alanındaki yapısal sorunların 2026’ya taşındığı, toplumsal dinamiklerin kutuplaşma sürecini koruduğu da düşünülürse siyasetin bütünlüğüne bağlı dinamiklerin nasıl işleyeceğini ön görmek oldukça zor.  Bu noktada benim ilgilendiğim husus, özellikle teknik hesaplamalarda ülke nüfusunun yeterli ve kaliteli proteine ulaşma meselesinin en önemli gündem maddesi olmaya devam edeceğini öngörmek. Kanaatimce ülkenin bir numaralı milli güvenlik sorunu olarak protein temini konusu 2026’da radarımdaki en önemli mevzu olmaya devam edecek.

*. *. *

Ünal Çeviköz, Büyükelçi (E)

Türkiye’nin mevcut çatışma yönetimi politikaları stratejik çerçeve eksiklikleri barındırıyor.

2026 yılına girerken Türkiye’nin yakın çevresindeki çatışma ortamı, bölgesel dinamiklerin yanı sıra, küresel güç rekabetinin ve çok merkezli uluslararası sistemin yarattığı yapısal kırılmaların bir yansıması olarak da şekillenecek gibi görünmektedir. Ukrayna savaşı büyük güç rekabetine ivme kazandıran gelişmelerden biridir, Orta Doğu’da devlet-dışı aktörlerin alan kazanması ve Doğu Akdeniz’de jeopolitik fay hatlarının derinleşmesi gibi gelişmeler de benzer etkiler yaratmaktadır. Bütün bu gelişmeler Türkiye’nin güvenlik çevresini öngörülmesi zor hâle getirmektedir.

Türkiye’nin yakın çevresinde hâlihazırda devam eden başlıca sıcak sorun ve/veya çatışmaları Rusya-Ukrayna savaşı, Suriye’deki parçalı güvenlik ortamı, Gazze merkezli genişleme potansiyeli taşıyan İsrail-Filistin çatışması, İran’da baş gösteren iç karışıklıklar ve Güney Kafkasya’daki kırılgan denge olarak sıralayabiliriz. Bu sorun ve çatışmalar, doğrudan askerî tehditlerin yanı sıra; göç, enerji arz güvenliği, ticaret yolları ve diplomatik manevra alanı bakımından Türkiye’yi etkilemektedir. Küresel düzeydeki ABD-Çin rekabeti, Batı ittifakının iç uyum sorunları ve Rusya’nın Ukrayna odaklı revizyonist tutumu gibi konular ise bu bölgesel krizlerin yönetilmesini daha karmaşık hâle getirmektedir.

2026 yılı itibarıyla mevcut çatışmaların seyri açısından kısmi bir yatışma beklentisini sınırlı, tırmanma risklerini ise nispeten yüksek görüyorum. Bu çerçevede, Türkiye’yi etkileme potansiyeli bakımından mevcut sorunlar arasında bir sınıflandırma yapmak gerekirse; 

  • Yüksek etkili çatışmalar arasında Suriye’deki durum, İsrail-Filistin çatışmasının bölgesel yayılma ihtimali ve İran yer almaktadır. Suriye’de askerî çatışmanın yoğunluğu düşse dahi statüko Türkiye açısından sürdürülemez nitelikte kalmaya devam etmektedir. Gazze krizi Lübnan, İran ve Kızıldeniz hattı üzerinden zincirleme etkiler üretme potansiyeline sahiptir. İran’daki durumun ne şekilde yatışacağı ise oldukça belirsizdir. 
  • Orta etkili çatışmalar kategorisinde Rusya-Ukrayna savaşı ve Güney Kafkasya’daki belirsizlik öne çıkmaktadır. Bu alanlarda doğrudan askerî tehdit sınırlı olmakla birlikte, enerji, ticaret ve diplomatik denge açısından riskler sürmektedir. 
  • Düşük etkili çatışmalar ise daha çok küresel rekabet ve ticaret savaşlarının yansıması olarak düşünülebilir.

2026 yılına bakıldığında, yüksek olasılıklı yeni bir sıcak savaş senaryosu sınırlı görünmekle birlikte, düşük yoğunluklu krizlerin çoğalması olasıdır. Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları kaynaklı gerilimler, Irak-Suriye sınır hattında devlet-dışı aktörlerin yeniden alan kazanma girişimleri, Kızıldeniz-Basra Körfezi bağlantılı enerji güvenliği krizleri ve İsrail’in Afrika Boynuzu ve Somali odaklı yeni yaklaşımları Türkiye bakımından orta olasılık-orta etki kategorisinde değerlendirilebilir. Yüksek etki-yüksek olasılık grubuna giren yeni bir çatışma senaryosu ise şu aşamada sınırlıdır. Bu tablo karşısında Türkiye’nin mevcut çatışma yönetimi politikaları, krizleri sınırlama ve manevra alanını koruma açısından belli ölçüde rasyonel olmakla birlikte, stratejik çerçeve eksiklikleri barındırmaktadır. Türkiye’nin önümüzdeki dönemde öncelikle kurumsal diplomasi kapasitesini güçlendirmesi, arabuluculuk iddiasını dosya-bazlı gerçekçilikle uyumlu hâle getirmesi, güvenlik söylemini de daha öngörülebilir bir stratejik dile oturtması gerekmektedir. Ayrıca, askerî enstrümanlarla diplomatik araçlar arasındaki denge yeniden tanımlanmalı; çatışma önleme ve erken uyarı mekanizmaları kurumsallaştırılmalıdır. Her hâl ve kârda, sorunların yatıştırılması çabalarında çok taraflı platformların işlevselliğini artırıcı adımlar atılmalı, çok taraflılığın görüşlerin yaygınlaştırılması ve daha geniş çevrelerde benimsenmesi olanağını güçlendirdiği unutulmamalıdır.

Sonuç olarak, 2026 yılı Türkiye açısından geniş çaplı bir savaş riskinden ziyade, çoklu ve eş zamanlı krizlerin yönetildiği, dikkatli, sabırlı ve kurumsal kapasiteye dayalı bir dış politika gerektiren dönem olacaktır. Bu da Türkiye’yi, güç projeksiyonundan ziyade stratejik denge kuruculuğa odaklanan bir yaklaşıma zorlamaktadır.

*. *

Filiz Aydın Cevher

Dr. Filiz Aydın Cevher, Global Academy’de araştırmacı ve Global Panorama dergisinde yardımcı editördür. Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde, Yüksek Lisansını TODAİE Kamu Yönetimi Bölümü’nde ve doktorasını Ankara Üniversitesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Bölümü’nde tamamlamıştır. Zaman, ekonomi politik ve milliyetçilik başlıca çalışma alanlarıdır. 

Bu yazıya atıf için: Filiz Aydın Cevher, "Panorama Soruyor: 2026 Yılında Türkiye Açısından Çatışmaların Seyri – Filiz Aydın Cevher" Global Panorama, Çevrimiçi Yayın, 3 Şubat 2026, https://www.globalpanorama.org/2026/02/2026-yilinda-turkiye-acisindan-catismalarin-seyri-filiz-aydin-cevher/

Bülten Aboneliği

Sosyal Medyada Paylaşın

PDF Kaydedin / Çıktı Alın

Copyright @ 2025 Global Academy. Design & Development brain.work

Çevrimiçi olarak yayımlanan yazıların tüm telif hakları Panorama dergisine aittir. Aksi belirtilmediği sürece, yayımlanan yazılarda belirtilen görüşler yalnızca yazarına / yazarlarına aittir. UİK, Global Akademi, Panorama Yayın Kurulu ile editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.

Bülten Aboneliği

Güncellemelerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.