
Muharrem Ekşi
Prof. Dr. Muharrem EKŞİ Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı, Temel çalışma alanları, Kamu diplomasisi, Türk dış politikası, Türk-Amerikan ilişkileri ve Türkiye’nin Ortadoğu politikalarıdır.

Devletlerin dış politikalarında ileri ve geri hamlelerin olması doğaldır; ancak bu hamlelerin süreklilik kazanması ve dış politikanın başarısını olumsuz etkileyecek düzeye ulaşması yapısal sorunlara işaret etmektedir. Türk dış politikasının en temel yapısal sorunu, askeri gücü ile ekonomik gücü arasındaki uçurumdur. Savunma sanayisinde SİHA teknolojisi ve savaş gemisi üretimi gibi alanlarda kaydedilen ilerlemeler Türkiye’nin askeri kapasitesini bölgesel güç statüsünün ötesine taşırken, ekonomik kapasitenin aynı hızda gelişmemesi bu gücün sürdürülebilirliğini sınırlamakta ve dış politikada yalpalanmalara yol açmaktadır. Bu durum, bir insanın kaslarının dengesiz gelişmesi metaforuyla açıklanabilir: askeri kaslar aşırı gelişmiş, ekonomik kaslar ise geride kalmıştır; bu da istikrarsız ilişkilere, zaman zaman geri çekilme zorunluluğuna ve bedel ödenmesine neden olmaktadır.
Dış politika bir süreç olması bakımından çeşitli zaman kesitleri içerisinde değerlendirilmesi gereken bir süreçtir. Kısa vadede gözlemlenebilecek olumsuz seyirler, orta ve uzun vadedeki pozitif seyir içinde dalgalanmalar olarak görülebilir. Ancak kısa vadede yaşanan negatif durumun orta vadeye yayılması, bir politika değişikliği gerekliliği olduğu biçiminde de değerlendirilebilir. Örneğin Türkiye’nin 21. yüzyıl boyunca izlediği dış politikanın ilk on yılında pozitif ivmelenme gözlemlenmişken, Arap Baharı ve özelde Suriye İç Savaşı sürecinde Türkiye’nin izlediği dış politika zaman zaman eleştirilerin hedefi olmuştur.
Ancak dış politikada bu ileri geri hamlelerin bir süreklilik göstermesi, politikaların akamete uğraması ya da başarısız olması gibi çeşitli sorunlara işaret eder. Türk dış politikasına 2000’lerden itibaren bakıldığında, bu zikzakları çok sık görmekteyiz. Örneğin, Türkiye’nin Suriye politikasında 2003-2011 yılları arasında bir nevi altın çağ yaşanırken, iç savaş sonrası askeri düzeyde karşı karşıya gelmesi, dış politikadaki savrulmayı en net gösteren örneklerden birini teşkil etmektedir.
Tabii Türk dış politikasındaki yalpalanma, sadece Suriye politikasından ibaret olmayıp benzer bir durum Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde de görülmüştür. 1999 yılında Türkiye’nin AB’nin resmi aday ülke statüsünü elde etmesi ve hemen akabinde 2005 yılında tam üyelik müzakerelerinin başlaması ile AB-Türkiye ilişkilerinde bir altın çağ yaşanmışken, 2013 İlerleme raporunun reddi, gezi olayları ve son olarak 15 Temmuz 2016 darbe kalkışmasından sonra fasılların durdurulduğu, ilişkilerin bozulduğu ve AB’ye katılım ivmesinin dahi kaybolduğu bir sürece girilmiştir.
Benzer şekilde, Türk-Amerikan ilişkilerine bakıldığında, 2000’lerde zikzakların arttığı bir döneme girilmiştir. Tarihsel olarak ABD ile ilişkilerin temel niteliği, inişli çıkışlı bir seyir takip eden ilişkiler olmuştur. Bunun en temel nedenlerinden biri, ABD ile Türkiye arasındaki devasa güç farkıdır. Uluslararası sistemi inşa eden hegemonik güç olarak ABD’nin aslında diğer bütün ülkelerle ilişkilerinde eşitsizlik olması gayet doğaldır. Ancak ilişkilerdeki inişi çıkışlı seyrin güç farkı, çatışan politik çıkarlar ve konjonktürel farklılıkların ötesinde Türkiye’nin kendi güç parametreleri arasındaki uyumsuzluktan kaynaklandığını vurgulamak gerekir. Türk dış politikasındaki yalpalanmalarda yanlış politik tercihlerin etkisi olduğunu varsaydığımızda da yapısal sorunlar devam etmiştir. Yanlış politikaların başarısızlığa yol açtığında revize edilmesi daha mümkünken, yapısal sorunun ortadan kaldırılması uzun vadeli süreçtir.
Özellikle Türkiye’nin son zamanlarda savunma sanayindeki atılımları, askeri gücü ile ekonomik gücü arasındaki uçurumu da derinleştirmektedir. Türkiye’nin savunma sanayindeki SİHA teknolojisinde dünyanın önde gelen ülkeler ligine yükselmesi; ABD gibi büyük güçlerin bile zayıf kaldığı savaş gemisi üretimindeki atılımları Türkiye’nin askeri gücünü bölgesel güç statüsünün ötesine taşımaktadır. Bunların yanında 2000’lerden itibaren siyasi iradenin sınır ötesi askeri varlık gösterme politikaları, dünyada Türkiye’nin askeri güç algı ve imajının yükselmesini sağlamıştır.
Dolayısıyla Türkiye’nin bir yandan savunma sanayi alanındaki atılımları, öte yandan sınır ötesi operasyon motivasyonu ve Suriye operasyonlarında gösterdiği savaşma gücü, askeri gücünü ekonomik gücünün çok ötesine taşımıştır. Muhtemelen siyasi irade, Türkiye’nin bölgesinde ve küresel olay ve gelişmelerde daha aktif rol almak istemesine rağmen yumuşak karnı olan ekonomik zayıflık ve kırılganlık nedeniyle ya geri durmakta ya da zaman zaman geri çekilmek mecburiyetinde kalmaktadır. Bunun da ötesinde ekonomik gücün askeri güce kıyasla zayıf kalması, dış politikada sadece ivmelenmenin gecikmesi ile sınırlı olmayıp zaman zaman bedel ödenmesi ve planlanan hedeflere tam olarak ulaşılamaması sonucunu doğurmaktadır.
Türkiye’nin askeri gücü ve aktif savaşan ordu özelliği, Ortadoğu’daki en güçlü olan ülke olmasının yanında NATO içerisinde ABD’den sonra ikinci büyük askeri güç olduğu gerçeği ile de perçinlenmektedir. Türkiye’nin askeri gücü sadece silahlarından ibaret olmayıp savaşma gücünden ve ordusunun güçlü motivasyonundan da kaynaklanmaktadır. Tabi ki Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayindeki atılımları ve geliştirdiği yeni silahlar, Türkiye’nin askeri gücünün en önemli boyutlarından birini teşkil etmektedir. Ancak Türkiye’nin esas gücü, savaşma gücü, askeri personelin deneyimi ve motivasyonundan da kaynaklanmaktadır. Öyle ki Türkiye, 1980’lerden beri terörle aktif mücadele yürüten bir orduya sahiptir. Bununla birlikte hem terörle mücadelede hem de çevresindeki Suriye, Libya, Somali, Azerbaycan ve Ukrayna savaşlarında savunma sanayisinde ürettiği yeni silahların bilfiil sahada savaş durumunda sınanması, Türkiye’nin askeri güç kapasitesinin test edilmesini sağlamıştır.
Buna ek olarak Türkiye’nin küresel silah pazarında ilk 100 şirket arasına giren ASELSAN ve TUSAŞ gibi yerli ve milli savunma sanayii şirketleri bünyesinde ürettiği elektro optik keşif sisteminin 16 farklı ülkeye ihraç edilmesi; insansız hava araçları, zırhlı araçlar ve silahlı helikopterler, savaş gemileri ile yeni nesil savaş uçaklarının Türkiye’yi öncelikle bölgesinde merkezi bir tedarikçi konumuna getirmesi Ankara’nın silah ihracatı diplomasisi alanında da yükselen bir değer olduğunu ortaya koymaktadır. İşte bu durum, Türkiye’nin askeri gücünü potansiyel güç durumundan çıkarıp sahada yükselen bir güce dönüştürmektedir.
Küresel siyasal sistemde artan rekabet ve savaşlar, jeopolitik kaygı ve hırslar, askeri güç ve araçların öne çıkması nedeniyle, Türkiye de doğal olarak askeri gücüne yatırımı artırıp savunma sanayi atılımlarına ağırlık vermiştir. Zaten terörle mücadele nedeniyle uzun süredir kesintisiz savaş durumunda olan Türk ordusu, savunma sanayinin başarılarıyla da bölgesel gücün ötesinde büyük güç statüsündeki bir askeri güç konumuna ulaşmıştır. Zaten 2000’lerden itibaren siyasi irade, Türkiye’nin tarihi ve coğrafyasından müteşekkil stratejik kültürü ve güç kapasitesinin altında olduğunu ve uluslararası sistemde daha büyük bir statü talebini yansıtmaktaydı. Buna uygun olarak da Türkiye, 2000’lerden itibaren Latin Amerika’dan Afrika-Ortadoğu ve Uzak Asya’ya kadar küresel diplomasi izleyen ve çok boyutlu dış politikasını proaktif uygulama ısrarını devam ettirmiştir.
2003-2015 döneminde Türkiye’nin kıtalararası dış politika açılımlarını dünyanın 16. büyük ekonomi sırasına yükselmesi desteklemiştir. Hatta 2003-2013 arası dönemde ekonomik büyüme beraberinde Türk dış politikasına yumuşak güç ve kamu diplomasisi gibi yüksek bütçeli yeni kurum ve araçların eklemlenmesini sağlayabilmiştir. Askerî güç ile ekonomik güç arasındaki bu yapısal dengesizlik, sadece Türkiye’ye has bir durum da değildir. Örneğin, Suudi Arabistan büyük bir ekonomik güce sahipken, askeri gücü çok zayıftır. Bu nedenle de Ortadoğu’da liderlik politikası sürekli akamete uğramaktadır. Benzer şekilde, Rusya büyük bir askeri güç olmasına rağmen bu güçle uyumlu ekonomik güce ulaşamamıştır. Bu nedenle de Batı, Rusya’yı ekonomik kapasitesinin yetersizliği nedeniyle büyük güç statüsünde görmemiştir.
Sonuç olarak, 2000’ler Türk dış politikası tecrübesi, Türkiye’nin güç parametreleri arasındaki yapısal engelin Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olduğunu ortaya koymuştur. Sadece dış politika değil, genel itibariyle Türkiye’nin ilerlemesindeki en büyük sorunlardan birinin ekonomik gücün askeri güce kıyasla çok geride kalması olduğu ileri sürülebilir.

Prof. Dr. Muharrem EKŞİ Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı, Temel çalışma alanları, Kamu diplomasisi, Türk dış politikası, Türk-Amerikan ilişkileri ve Türkiye’nin Ortadoğu politikalarıdır.
Copyright @ 2025 Global Academy. Design & Development brain.work