Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin en önemli kaygılarından biri, ilan ettiği egemen güç statüsünün karşısında Çin, Rusya Federasyonu ve Hindistan’dan oluşan dengeleyici bir cephe bulmasıydı. Bunu engellemek için uygulamaya koyduğu strateji ise bu aktörlerin her biriyle ayrı ayrı özel ilişkiler kurmayı ve karşılıklı çıkarlarla onları bağlamayı öngörüyordu.
Charles Kupchan 1998 sonbaharında International Security dergisinde yayınlanan After Pax Americana: Benign Power, Regional Integration, and the Sources of a Stable Multipolarity başlıklı makalesinde Amerikan hegemonyasının kaçınılmaz olarak azalacağını savunarak tek taraflı bir hegemonya yerine ABD’nin ‘iyi niyetli’ (benign) bir egemen olarak bölgesel güçlerle iş birliği yapmasını ve onların kendi bölgelerinde düzen tesis etmelerini desteklemesi gerektiğini söylüyordu. Hindistan bu süreçte Çin’e karşı daha güçlü ve Batı’ya yakın bir aktör haline geldi. ABD Hindistan’ın Güney Asya’daki baskın konumuna karşı çıkmadı. Zira Çin’in ‘İnci Dizisi’ne karşı Hindistan’ı tampon olarak gördü. Bu süreçte Amerikan ve İsrail yatırımları Hindistan’a aktı, diplomatik temaslar ve ticaret gelişirken akademisyenlere de sayısız imkânlar sunuldu.
ABD Hindistan’ın Sri Lanka, Nepal, Bhutan, Bangladeş, Maldivler gibi küçük komşularını da Çin etkisinden uzak tutmaya ve onlara güvenlik desteği vererek Hindistan’ın konumunu güçlendirmeye çalıştı. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Sri Lanka’nın ayrılıkçı gerilla örgütü Tamil Kaplanları’ndan (Liberation Tigers of Tamil Eelam: LTTE) kurtulmasına yönelik diplomatik çabaları ve askeri eğitim ve kapasite geliştirme desteğiydi. Bu sayede LTTE’nin diaspora üzerinden topladığı fonlar azaldı. Çok daha önemlisi, ABD Sri Lanka donanmasının LTTE’nin deniz yollarını kesmesinde kritik rol oynadı.
Bugün gelinen noktada ise Hindistan sadece ABD’nin koyduğu ağır gümrük vergilerinin kıskacından kurtulmaya çalışmıyor. Aynı zamanda Hindistan’da Nepal, Maldivler ve Bangladeş’teki ayaklanmaların gerisinde ABD’nin parmağı olduğuna inananlar da çoğalıyor. Bu ayaklanmalar arasında Hindistan açısından kuşkusuz en ağırı arka bahçesindeki en önemli dış politika başarısı olarak kabul edilen Bangladeş’te Başbakan Şeyh Hasina’nın 2024’te devrilmesiydi. Tüm bunlar olurken Hindistan Başbakanı Narendra Modi Hindistan devlet kimliğinin iki temel öğesini aşındırıyor ve kendisine bununla uyumlu yeni ortaklar arıyor. Bunlardan ilki farklı dinlere mensup insanların bir arada barış içinde yaşamasının garantörü olan sekülerizm anlayışı oldu. Hindu milliyetçiliğinin benimsenmesi ülkede yaşayan yaklaşık 200 milyon Müslümanın üzerindeki baskılar artmış bulunuyor.
İkincisi ise bağımsızlığından bu yana benimsenen sömürgecilik karşıtı duruştan ciddi bir ödün verecek şekilde Gazze’deki soykırıma gözlerini kapayarak yerleşimci sömürgeciliğine destek vermesi oldu. Modi 25-26 Şubat 2026’da İsrail’e gerçekleştirdiği resmi ziyarette (ilki 2017 tarihindeydi) benimsediği Hindutva yaklaşımı ile Yahudi milliyetçiliği arasındaki paralelliği tescil edercesine Knesset’te yaptığı konuşmada İsrail’e tam destek verdiğini açıkladı. Ona göre “iki ülke arasındaki ortaklık ve İsrail’e destek resmi bir zorunluluktan değil, tam anlamıyla bir inanç ve kesin kanaat sonucuydu. ‘Hindistan’ın vicdanına ihanet’ olarak görülen ziyarette Hindistan-İsrail ilişkileri savunma, teknoloji ve stratejik alanda yeni bir seviyeye taşındı. Hint kökenli Yahudilere hitaben “İsrail baba vatanımızken Hindistan ana vatanımızdır” diyen Modi, konuşmasının tamamında Hindistan’ın İsrail’le teröre karşı birlikte mücadele edeceklerini söyledi. Hindistan zaten yıllardır İsrail’in en büyük silah müşterisi konumunda. 2020-2024 arasında İsrail’in savunma alanındaki ihracatının önemli bir yüzdesi (yüzde 34-46) Hindistan’daydı. Şubat ayında gerçekleşen ziyarette ise 10 milyar doları aşan savunma anlaşmaları konuşuldu.
Peki Hindistan ABD/İsrail-İran çatışma eksenine bulaşmadan İsrail ile güvenlik ve istihbarat ilişkisini geliştirebilir mi? Bunun pek de kolay olmadığı ve Modi iktidarına rağmen Hindistan’daki bağlantısızlık yanlısı ve sömürgecilik karşıtı reflekslerin hâlâ canlı olduğu yakın zamanda ortaya çıktı. Nedeni ABD’nin 3 Mart gecesi alt kıtaya 300 kilometre uzaklıktaki İran donanmasına ait IRIS Dena isimli 2021’de hizmete giren firkateyne saldırmasıydı. 87 askerin ölümüne neden olan olay, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bir ABD denizaltısının torpidoyla bir düşman gemisini batırdığı ilk vaka olarak tarihe geçti. Gemi Hindistan’ın ev sahipliğinde Visakhapatnam kentinde düzenlenen çok uluslu deniz tatbikatına katılmıştı ve eve dönüş yolundaydı. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth saldırıyı İran donanmasını ‘yok etme’ hedefinin parçası olarak sunarken, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi olayın ‘bir vahşet’, bir ‘kalleşlik’ olduğunu söylüyordu çünkü mühimmat taşımıyordu.
ABD-İsrail operasyonlarının Hint Okyanusu’na sıçraması Hindistan’da büyük tartışmalar yarattı. Her ne kadar Hindistan limanlarının ABD tarafından kullanıldığı iddiaları yalanlandıysa da savaşın Ortadoğu’dan İndo-Pasifik’e yayılması konusundaki endişeler arttı. Saldırı Hindistan karasularının dışında gerçekleşmiş olsa da, çok yakındaydı. Hadise Hindistan’ın Hint Okyanusu’nda ‘sağlam bir güvenlik sağlayıcısı’ olduğu yolundaki imajı zedeledi. Adını Hindistan’dan alan Hint Okyanusu’nun Hindistan halkı için psikolojik bir üstünlük kaynağı olup ‘bizim Okyanusumuz’ algısını beslediği de unutulmamalı. ABD’nin eylemi Hindistan’ın bölgesel otoritesine bir meydan okuma veya hakaret olarak görüldü. Hindistan Ulusal Kongresi Başkanı Mapanna Mallikarjun Kharge Modi hükümetini Hindistan’ı utangaç veya korkak göstermekle suçlayarak bu sessizliğin ülkeyi “saldırganların tarafına” koyduğunu ima etti. (https://www.thehindu.com/news/national/never-before-has-indian-govt-looked-so-timid-fearful-congress-after-us-submarine-sinks-iranian-warship/article70706508.ece).
Strateji uzmanı Sushant Singh, “Hindistan’ın bölgesel güvenilirliğine büyük darbe vurulduğunu” ileri sürerken, Dr. Brahma Chellaney, Hindistan’ın Arka Bahçesinde Bir Torpido: ABD Saldırısı Neden Dostça Olmayan Bir Hareket Gibi Görünüyor? başlıklı yazısında “Washington’un Hindistan’ın ev sahipliğindeki bir gemiyi batırmasının Hindistan’ın kendi arka bahçesindeki otoritesini sorgulattığını” yazdı. Hindistan Başbakanı Modi, 2025 Ekim ayı sonlarında ülkenin deniz kuvvetlerine hitaben yaptığı konuşmada Hint Okyanusu’nun stratejik önemini, buradan geçen devasa ticaret ve petrol hacimlerini vurguladıktan sonra dinleyicilerden gelen “Yaşasın Ana Hindistan” tezahüratları eşliğinde, “Hint Donanmasının Hint Okyanusu’nun koruyucusu olduğunu” söylüyordu. Bugün ise aksine Hint Okyanusu aniden çatışmanın bir uzantısı gibi görünmeye başlamış bulunuyor.
Bu olayın verdiği rahatsızlığı bir nebze de olsa hafifletmeye yönelik gelişmeler de yok değil. Sri Lanka, Dena’nın torpido ile batırılmasından bir gün sonra denizde arızalanan bir başka İran firkateyni IRIS Bushehr’e güvenli bir sığınak sağladı. Sri Lanka donanması firkateynin güzergâhını koruyarak onu güvenli bir limana çekti ve mürettebatını karaya çıkardı. Firkateyn Sri Lanka’nın kuzeydoğu kıyısındaki Trincomalee’ye götürüldü. Sri Lanka Devlet Başkanı Anura Kumara Dissanayake ülkesinin denizcilere yardımını bir ‘insani sorumluluk’ olarak savunur ve Kolombo’nun, tarafsız bir devletin savaşan bir devletin savaşçılarını düşmanlıklar sona erene kadar tutmasını gerektiren Lahey Sözleşmesi’ne uyacağını belirtti. Hindistan ise operasyonel sorunlarla karşılaştığını bildiren Iris Lavan isimli firkateynin limanlarından birine yanaşmasına izin verdiğini açıkladı. Firkateyn Hindistan’ın güneybatısındaki Kochi limanına yanaştı. Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar da “insaniyet namına hareket ettiklerini” söylüyordu. Her üç gemi de ABD’nin İran saldırısı başlamadan önce Hindistan tarafından düzenlenen çok uluslu tatbikatın parçasıydı. Hindistan’ın davranışı İran tarafından memnuniyetle karşılandı.
Hindistan daha yakın geçmişte Pakistan’ı bypass ederek Afganistan ve Orta Asya’ya erişimini sağlayacak stratejik bir ‘kapı’ olarak değerlendirdiği Çabahar Limanı’na 370 milyon dolarlık ekipman ve altyapı yatırımı ile 250 milyon dolarlık kredi taahhüt etmişti. İran’a uygulanan yaptırımlara rağmen ‘stratejik ortaklık’ sembolü olan limana 2026 bütçesinde ayrılacak payı Nisan 2026’ya kadar dondurmuş bulunuyor. Görünen o ki, Hindistan-İran ilişkisi büyük bir sınavdan geçiyor. Hindistan birçok akademik çalışmada ‘en güçlü orta büyüklükte güç’ veya ‘büyük güç iddialı orta güç’ olarak adlandırılıyor. Örneğin, Mohan’a göre “orta güçlerin en güçlüsü olarak Hindistan, diğer orta güç ülkelerinden birçok yönden farklıdır. Büyüklüğü ve ekonomik potansiyelinin yanı sıra, Hindistan’ın jeopolitik durumu da benzersiz” bir ülkedir. Ne var ki, ABD’nin iç ve dış politikasındaki istikrarsızlığın ve Amerikan önceliklerindeki hızlı dalgalanmaların tutarlı bir stratejik ortaklığı sürdürme çabalarını zorlaştırdığı açık. Mohan’a bakılırsa, bu durumda Hindistan’ın sürekli olarak risklerini azaltması, ittifaklarını yeniden değerlendirmesi ve güvenlik ortamını ve kalkınma yörüngesini etkileyebilecek değişikliklere karşı tetikte kalması gerekiyor.
Ajay Shah ise Kanada Başbakanı Mark Carney’in Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nun yıllık toplantısında yaptığı tarihi konuşmada, dünyanın ‘orta güçlerini’ revizyonist güçlere karşı yeni bir yaklaşım benimsemeye çağırdığını hatırlatarak bu listede artık sadece Çin ve Rusya’nın değil, ABD’nin de bulunduğunu söylüyor. Carney’nin çağrısını geleneksel bağlantısızlık doktrininin bir doğrulaması olarak yorumlamış.
Sonuçta Hindistan’ın ilk başbakanı Jawaharlal Nehru’nun vizyonu olan “Hindistan’ın küresel işlerden uzak durması ve büyük güç rekabetlerinin üzerinde kalması gerektiğine olan inanç” yeniden canlanır mı? Bunu zaman içinde yaşanacak yeni gelişmeler gösterecek. Bugün ise, Başkan Trump’ın davranışlarının Hindistan’da kök salmış sömürgecilik karşıtı, Batı karşıtı duyguları körüklediği, Batı’nın güvenilmez olduğu ve ‘stratejik özerkliğin’ Hindistan’ın tek güvenli limanı olduğu görüşünü güçlendirdiği; bunun aksine ‘Hindistan’ın doğal ortağının Batı olduğunu kabul edenlerinse’ güç kaybettiği pekâlâ söylenebilir.
Batı’nın büyük stratejisinin temel ilkesi özellikle Rusya ve Çin’i birbirinden ayrı tutmaktı. Nixon’ın Çin’e açılımı, Tek Çin politikasının ve Reagan ile HW Bush’un, Gorbaçov’un Glasnost ve Perestroyka’sını desteklemesinin arkasında ‘dostlarınızı yakın tutun, ancak potansiyel düşmanlarınızı daha da yakın tutun’ mantığı vardı. Jimmy Carter’ın ulusal güvenlik danışmanı jeopolitik düşünür Zbigniew Brzeziński ise Moskova ve Pekin arasındaki yakınlaşmadan daha büyük bir tehdidin, Rusya ve Çin’le İran’ın bir ittifak kurması olduğunu söylüyordu. Bugünden geriye baktığımızda, Biden ve Trump Rusya ile Çin’i yaklaştırmayı başarmış görünüyor.
Ayrıca daha birkaç gün önce Amerika’nın Çin’le ekonomik ilişkilerde çok büyük bir hata yaptığı, aynı hatanın Hindistan ile ilişkilerde tekrarlanmayacağını açıklandı. ABD’nin Dışişleri Bakan Yardımcısı T.H. Christopher Landau 5 Mart’ta Yeni Delhi’de gerçekleşen Raisina Diyalogu toplantısında ülkesinin Hindistan’dan ne beklediğini ve neleri sunmaya hazır olmadığını açıklarken Hindistan’ın güçlü bir ekonomik rakip olarak ortaya çıkmasını hoş karşılamayacaklarını söyledi. Bunun için de Amerika’da yaşayan Hintli öğrenciler bile var. Görünen o ki, özellikle teknik konularda uzmanlaşan gençlerin Amerika’da kalmasına da rakip teknolojiler üretmesine de izin verilmek istenmiyor. Bu sefer acaba sırada Hindistan mı var?