Akrotiri Saldırısı Sonrası Doğu Akdeniz’de Güvenlik Mimarisinin Muhtemel Dönüşümü ve Türkiye’nin Stratejik Seçenekleri – Altuğ Günal

12 Mart 2026
11 dk okuma süresi

1-2 Mart 2026 gecesi Kıbrıs’taki Birleşik Krallık Egemen Üs Bölgesi’nde (SBA) bulunan RAF Akrotiri Üssü’ne düzenlenen saldırı, Ortadoğu’daki ABD/İsrail-İran çatışmasının Avrupa coğrafyasına fiziken sıçradığı kritik bir eşik olarak değerlendirilebilir. Saldırıda kullanılan Şahid-136; düşük birim maliyetli, alçaktan uçuşu nedeniyle düşük radar kesit alanına sahip ve 2.000 km’nin üzerinde menzile sahip bir “dolaşan mühimmat”tır. (loitering munition-kamikaze drone) Aracın İran yapımı olduğu kesin olmakla birlikte, İran makamlarınca fırlatıldığına dair resmî bir bilgi bulunmamaktadır. Aksine, Lübnan’da konuşlu Hizbullah güçleri tarafından atılmış olması daha yüksek ihtimal olarak görülmektedir. Bu bağlamda, 2024’te öldürülmesinden aylar önce Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın, “İsrail’in Hizbullah’a karşı saldırılarında Kıbrıs’ın askeri altyapısını kullanması halinde adayı hedef alacakları” yönündeki tehdidini hatırlatmak gerekir. Birçok üst düzey yöneticisini kaybetmiş olan İran’da, füzelerin ateşlenmesine dair emir-komuta sisteminin tam olarak nasıl işlediği henüz net değildir. Dolayısıyla kararın asıl muhatabını tespit etmek şu aşamada güçtür.

Kararı verenin İran olduğu kabul edilirse, bu saldırıyla yalnızca İsrail ve ABD’yi değil, onlara lojistik destek sağlayan tüm ülkeleri hedef alabileceğini göstermek istediği söylenebilir. Akrotiri Üssü, İran açısından askeri bir tesis olmasının yanı sıra siyasi bir semboldür. Üssün Orta Doğu operasyonlarında kullanılması ve İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetlerinin (RAF) bu operasyonlardaki merkezi rolüne ek olarak, İngiltere’nin bu üslerin ABD tarafından sınırlı savunma amaçlı kullanımına izin vermesi, üssü İran açısından hem pratik hem de sembolik değeri yüksek meşru bir hedef kategorisine yerleştirmiş olabilir.

Saldırı, İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ın ABD’ye, Kıbrıs’taki üslerin “belirli ve sınırlı savunma amacıyla” kullanımına izin verdiğini açıklamasından saatler sonra, 1 Mart’ı 2 Mart’a bağlayan gece yarısı gerçekleşmiştir. Ardından gelen iki dolaşan mühimmat/SİHA saldırısı ise üsten kalkan savaş uçaklarınca bertaraf edilmiştir. İngiltere Savunma Bakanlığı, saldırının bu açıklamadan önce başlatıldığını, İngiltere’nin kararlarından kaynaklanmadığını savunmuş ve adadaki İngiliz üslerinin ABD’nin İran’a yönelik hava operasyonlarında kullanılmadığını garanti etmek zorunda kalmıştır.

Yunanistan, beklendiği üzere GKRY’ye yönelik en kapsamlı askeri desteği sağlayan ülke olmuştur. Atina, dört adet modernize edilmiş F-16 savaş uçağı ve iki fırkateynini adaya konuşlandırmıştır. Bunlardan biri, Yunan Donanması’nın henüz iki ay önce Fransa’dan satın alıp envanterine kattığı en modern fırkateyn olan HS Kimon’dur. HS Kimon, üstün radarları sayesinde hava hedeflerini 400 kilometrelik menzile kadar tespit edebilmekte ve ASTER-30 hava savunma füzelerini ateşleyebilmektedir. F-16’ların HS Kimon ile veri bağı (Link-16) kurarak İHA avlarında ağ merkezli/koordineli görev icra edebilecekleri değerlendirilmektedir. 2024’te AB’nin Aspides misyonu kapsamında Kızıldeniz’de Husilerin İHA saldırıları karşısında yetersiz kalarak bölgeden çekilmek zorunda kalan ve büyük itibar kaybı yaşayan Yunanistan’ın bu kaybı telafi etme çabası da söz konusu seçimin bir parçası olarak görülebilir. Ancak asıl önemli olan, Yunan-Kıbrıs Birleşik Savunma Doktrini’nin devreye sokulduğuna dair işaretlerdir.

Nükleer harp yeteneğine sahip Fransa da GKRY’nin talebi üzerine adaya bir fırkateyn (Languedoc) ile kara konuşlu anti-SİHA füze savunma sistemleri gönderme kararı almıştır. Macron’un, nükleer güçle çalışan uçak gemisi Charles de Gaulle’ü Baltık Denizi’nden Akdeniz’e kaydırdığını da belirtmek gerekir. Charles de Gaulle’ün refakatindeki fırkateynler, uçaklar ve diğer askeri unsurlarla (görev grubu) birlikte Doğu Akdeniz’de konuşlanması, bölgedeki Fransız askeri varlığını stratejik bir boyuta taşımaktadır. İngiltere de saldırının ardından Sea Viper füzeleriyle donatılmış hava savunma destroyeri HMS Dragon ve anti-SİHA görevlerine katkı verebilecek iki adet AW159 Wildcat helikopterini adaya gönderme kararı almıştır. Bu unsurların Kıbrıs’ı ve buradaki İngiliz egemen üslerini özellikle drone tehdidine karşı korumayı amaçladığı açıklanmıştır. Ayrıca İsrail, GKRY’ye hava savunma sistemleri yerleştirmiş durumdadır ve İsrail, Yunanistan ve GKRY’nin dahil olacağı yaklaşık 2.500 askerden oluşan bir “ortak müdahale gücü” kararı hâlihazırda alınmıştır.

GKRY’nin bu ülkelerle geçmişte tesis ettiği anlaşmalar birlikte değerlendirildiğinde, son gelişmelerin Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin güvenlik değerlendirmelerini zorlaştıran yeni bir güvenlik mimarisinin şekillenmesi riskini artırdığı söylenebilir. Bu yeni askeri konuşlanmaların yakın vadede tehditler gerekçe gösterilerek daha da artması ve hatta diğer bazı AB üyelerinin de sürece dâhil olması kuvvetle muhtemeldir. Bu durum, Türkiye’nin ”Mavi Vatan” olarak tanımladığı ve  Doğu Akdeniz’de meşru gördüğü deniz yetki alanlarının hemen güneyinde ciddi bir caydırıcı güç oluşturabilir. ABD’nin 2025 itibarıyla GKRY’ye yönelik silah ambargosunu tamamen kaldırması ve silahlanmanın kolaylaşıp hızlanması da tüm bu gelişmelerle birlikte düşünülmelidir.

GKRY NATO üyesi değildir; ancak Akrotiri/Dhekelia Birleşik Krallık Egemen Üs Bölgeleri (Sovereign Base Areas) niteliğindedir. Bu üslere yönelik bir saldırı, doğrudan bir müttefik toprağına saldırı sayılır ve 5. maddeyi tetikleme potansiyeli taşır. Her ne kadar İran Devrim Muhafızları’nın füze gücü komutan yardımcısı General Cabbari, ABD’nin savaş uçaklarının büyük bölümünü Kıbrıs’a konuşlandırdığını öne sürerek ”Kıbrıs’a o kadar çok füze fırlatacağız ki Amerikalılar oradan da kaçacak” demiş olsa da, ve 4 Mart’ta Türkiye toprakları üzerinde vurulan SİHA’nın rotası itibarıyla aslında GKRY’yi hedef almış olabileceği değerlendirilse de, İran’ın Kıbrıs’a saldırılarının uzun soluklu olması düşük ihtimaldir. Ancak böyle bir durum gerçekleşirse, GKRY’nin NATO üyeliğinin güçlü bir şekilde gündeme getirilmesi, Yunanistan’ın  NATO Entegre Hava ve Füze Savunma Sistemi (NATINAMDS) devreye sokmak için başvurması ve adaya Patriot sistemlerinin konuşlandırılmasını talep etmesi mümkün olabilir. Bir diğer seçenek ise bugüne kadar sadece Fransa için bir kez kullanılmış olan Lizbon Antlaşması’nın 42(7) maddesine başvurmak olabilir. Buna göre, bir üye devlet, topraklarında silahlı saldırıya uğrarsa, diğer üye devletler ellerindeki tüm imkânlarla ona yardım ve destek sağlama yükümlülüğü altındadır. Nitekim Ursula von der Leyen bu çerçevede AB’nin, herhangi bir tehdit karşısında üye devletlerin yanında topluca, kararlılıkla ve tereddütsüz bir şekilde durduğunu belirtmiştir. Tabi saldırının gerçekleştiği toprakların Kıbrıs’ta ama AB’den ayrılmış Birleşik Krallık’ın egemen üssünde gerçekleşmiş olması, karmaşıklığı artırmaktadır. Ancak nihayetinde bu saldırının Kıbrıs meselesini daha da Batılılaştırdığı ve GKRY’nin kendisini Batı’nın ya da AB’nin ileri güvenlik hattı olarak sunmasına imkan tanıdığını iddia etmek abartı olmayacaktır.

Diğer yandan, Doğu Akdeniz’deki bu yoğun konuşlanma ve çok sayıda aktörün unsurlarının dar bir alanda bir araya gelmesi; yanlış hesaplama, kaza veya istenmeyen bir temas riskini ciddi biçimde yükseltmektedir. Her ne kadar bu gelişmeler doğrudan bir saldırı anlamına gelmese de, ada etrafındaki hava ve deniz trafiğinin yanı sıra radar ve istihbarat gözetleme (ISR) kapasitesini artırarak Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hareket alanının daha yakından ve kolay izlenmesine yol açacağı açıktır.

Ankara’nın bu duruma yönelik stratejisi iki temel eksende şekillenmelidir: aşırı tepkiden kaçınmak, ancak sessiz de kalmamak. Hemen devreye sokulacak sert askeri karşı hamleler, Yunanistan ve GKRY’nin “Türkiye tehdidi” anlatısını güçlendirme riski taşımaktadır. Kritik soru şudur: Bu konuşlanma geçici bir kriz tedbiri midir, yoksa “yeni normal”in habercisi midir? Türkiye’nin stratejisi bu ayrım üzerine inşa edilmelidir. Yunanistan Savunma Bakanlığı, GKRY’ye gönderdiği savaş uçakları ve gemilerin ne kadar süre adada kalacağına ilişkin bir açıklama yapmamıştır. Benzer şekilde, Fransa Cumhurbaşkanı Macron da desteğin Stratejik Ortaklık Anlaşması çerçevesinde “gerektiği kadar” süreceğini ifade etmiştir. Bu belirsizlik, konuşlanmaların kalıcılaşma ihtimalini canlı tutmaktadır. Ankara; Londra, Paris, Atina, AB ve NATO nezdinde bu konuşlanmaların amacı, süresi ve hukuki çerçevesi konusunda net şeffaflık talep etmelidir; özellikle bunun Türkiye’ye karşı kullanılmayacağı ve kalıcılaşmayacağı vurgusunu diplomatik kayda geçirmelidir. Yunanistan Savunma Bakanı’nın gelişmeleri açıkça “Türk askerinin adadan çekilmesi için iyi bir fırsat” olarak değerlendirmesi, meselenin basit ve geçici bir askeri destekten ibaret olmadığını ve iyi izlenmesi gerektiğini net şekilde göstermektedir. Tüm bunlara ilaveten, konjonktürden faydalanılarak, Türkiye’ye Kıbrıs’ın NATO üyeliğini engellemesi yönünde baskı yapılması ve diğer Yunan adalarının hava savunma sistemleri ile donatılmaya çalışılması da kuvvetle muhtemeldir. Dolayısıyla Türkiye gerekli stratejilerini şimdiden hazırlamalıdır.

Türkiye de, anayasal bir garantör devlet olarak adanın savunmasında söz ve sorumluluk sahibi olduğunu çeşitli vesilelerle hatırlatmaya devam etmelidir. Nitekim 20 Ocak 1997 tarihli Türkiye KKTC Ortak Deklarasyonu’nda da KKTC’ye yönelik herhangi bir saldırının, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış bir saldırı olarak kabul edileceği ilan edilmiş, GKRY’de yapılanların devamı halinde, Türkiye’nin KKTC’de benzer hava kuvvetleri ve deniz tesisleri kuracağı ilan edilmiştir. Bu çerçevede Antalya-Mersin-Hatay hattında erken ihbar sistemleri, anti-drone kapasiteleri, hava sahası gözetlemesi ve deniz gözetleme faaliyetlerinin güçlendirilmesi, savunmacı ve meşru adımlar olacaktır. Adaya, Garanti Antlaşması çerçevesinde ve NATO müttefiklerinin bilgisi dahilinde sembolik miktarda da olsa Türk savaş uçaklarının ve hava savunma sistemlerinin konuşlandırılması ayrıca düşünülmelidir.

Sonuç olarak, anılan gelişmeleri izlerken, bölgedeki tüm aktörlerin kaygılarını anlamaya çalışmakta fayda vardır. Yunanistan ve GKRY’nin İran saldırısı sonrası hızla savunma önlemleri alması, kendi güvenlik algıları açısından anlaşılır. Benzer şekilde Türkiye’nin bu durumdan kaygı duyması ve Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını ve güvenliğini korumak için adımlar atması doğaldır. Asıl sorun, bu tür önlemlerin karşılıklı olarak birbirini besleyen bir güvenlik ikilemine dönüşme riskidir. Güvensizlik ortamında birinin güvenlik için aldığı önlemler diğeri tarafından kendisine yönelik bir tehdit/hamle olarak görülebilir. Oysa bölgede kalıcı istikrar, askeri yığınağın artmasıyla değil, tarafların birbirinin meşru kaygılarını tanıdığı, diyalog kanallarını açık tuttuğu bir ortamda mümkün. Bu açıdan Türkiye’nin tepki verirken hem savunmacı tedbirler alması hem de diplomatik girişimleri sürdürmesi, kısacası diyalog ile caydırıcılık dengesini kurabilmesi önemlidir. Diğer yandan tüm bu çalışmalar yapılırken, KKTC yönetiminin ve Kıbrıslı Türklerin ne düşündüğü de kesinlikle dikkate alınmalı, adada kardeş de olsa ayrı bir devlet ve irade olduğu da unutulmamalıdır.

Altuğ Günal

Assoc. Prof. Dr. Altuğ Günal; received his BA and MA in International Relations from Ege University and his PhD in European Studies from Dokuz Eylül University (2011). He completed part of his Ph.D. lectures and doctoral dissertation at the University of Exeter and the University of Zagreb. He has also worked as a researcher or guest scholar at the Norwegian University of Science and Technology (NTNU), Aalborg University, University of Zagreb and University of Oxford. He taught Turkey’s internal and international interests at the Turkish Air Force Command and is still history consultant for the Cyprus Peace Operation Museum at the Foça Amphibious Marine Infantry Brigade. Currently, he is working as a lecturer and vice head of department at the International Relations Department of Ege University. His priority work and writing issues covers; Cyprus Problem, the Balkans, Humanitarian Interventions, Responsibility to Protect and the European Union.  

Bu yazıya atıf için: Altuğ Günal, "Akrotiri Saldırısı Sonrası Doğu Akdeniz’de Güvenlik Mimarisinin Muhtemel Dönüşümü ve Türkiye’nin Stratejik Seçenekleri – Altuğ Günal" Global Panorama, Çevrimiçi Yayın, 12 Mart 2026, https://www.globalpanorama.org/2026/03/akrotiri-saldirisi-sonrasi-dogu-akdenizde-guvenlik-mimarisinin-muhtemel-donusumu-ve-turkiyenin-stratejik-secenekleri-altug-gunal/

Bülten Aboneliği

Sosyal Medyada Paylaşın

PDF Kaydedin / Çıktı Alın

Copyright @ 2025 Global Academy. Design & Development brain.work

Çevrimiçi olarak yayımlanan yazıların tüm telif hakları Panorama dergisine aittir. Aksi belirtilmediği sürece, yayımlanan yazılarda belirtilen görüşler yalnızca yazarına / yazarlarına aittir. UİK, Global Akademi, Panorama Yayın Kurulu ile editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.

Bülten Aboneliği

Güncellemelerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.