İran- ABD-İsrail Krizinin Gizli Cephesi: İklim Değişikliği, Gıda, Su ve Enerji Güvenliği – Sezen Kaya Sönmez

24 Mart 2026
7 dk okuma süresi

Mart 2026 itibarıyla tırmanan İran-ABD-İsrail krizi, geleneksel bir çatışmanın ötesine geçerek; iklim değişikliği, gıda, su ve enerji güvenliğinin birbirine kopmaz bağlarla eklemlendiği güvenlik sarmalını küresel politikanın merkezine taşımıştır. Mevcut durum, sadece bir enerji şoku değil, özellikle iklim değişikliğinin etkisiyle de birlikte tehdit çarpanı olarak nitelendirilebilir. Çatışmanın patlak verdiği coğrafya, dünya ortalamasının iki katı hızla ısınması nedeniyle, iklim krizinin en sert biçimde hissedildiği bölgelerden birisidir. Basra Körfezi kıyılarında ölçülen nem-sıcaklık kombinasyonu, insan fizyolojisinin dayanabileceği sınırları zaten zorlamaktadır. Bu bağlamda mevcut kriz, iklim kırılganlığıyla örtüşerek birbirini besleyen bir kısır döngü yaratmaktadır.

Jeopolitik kriz ile petrol fiyatları yaklaşık %8, Avrupa gaz fiyatları ise %20 oranında yükseldi. Ancak asıl tehlike, fiyat dalgalanmalarının ötesindeki yapısal bozulmadadır. Körfez bölgesinin dünya kükürt üretiminin yaklaşık yarısını gerçekleştirdiği gerçeği, bu krizin enerji boyutunun nasıl hızla sanayi ve tarım krizine evrilebileceğini göstermektedir. Petrol rafinasyonunun bir yan ürünü olan kükürt ve sülfürik asit tedarikindeki aksamalar; bakır işlemeden fosfat bazlı gübre üretimine kadar geniş bir yelpazeyi olumsuz etkileme potansiyeline sahiptir.

Bu nedenle, krizin göz ardı edilen bir diğer boyutu ise gübre konusudur. Küresel gübre ticaretinin yaklaşık üçte biri Hürmüz Boğazı’ndan geçmekte; çatışmadan etkilenen Bahreyn, Umman, Katar ve Suudi Arabistan ise üre, diamonyum fosfat ve susuz amonyak gibi kritik gübre türlerinin önemli ihracatçıları arasında yer almaktadır. Gübre maliyetleri tarımsal üretim giderlerinin %25’ini oluşturduğundan, tedarik kesintileri küresel gıda enflasyonunu doğrudan beslemektedir. Nitekim, Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklıkla birlikte Mart ayının ilk haftasında Orta Doğu üre fiyatlarının %19’luk bir artışla ton başına 590 USD’ye ulaşması, krizin sadece bir enerji kesintisi değil, gıda güvenliğini tehdit eden küresel bir sorun olduğunu kanıtlıyor. Gübre fiyatlarındaki artışın küçük ölçekli çiftçiler için ne anlama geldiğini anlamak için karmaşık modellere ihtiyaç yoktur: tohumdan vazgeçilir, ekim alanı küçülür, hasat düşer.

Gıda güvenliği, bu krizin enerji ve iklim değişikliğiyle en sıkı bağlandığı alandır. Enerji fiyatlarındaki artış, gübre maliyetlerini tırmandırarak küresel gıda enflasyonunu tetiklemektedir. 2026 itibariyle El Niño döngüsünün yarattığı tarımsal stresle birleşen bu arz şoku, toplumsal kırılmaları tetikleme potansiyeline sahiptir. Körfez bölgesindeki ülkeler gıda açısından son derece kırılgan bir konumdadır: pirinçte %77, mısırda %89, soyada %95 ve bitkisel yağda %90 oranında ithalata bağımlıdırlar. İran’da ise gıda fiyat enflasyonu son bir yılda %40; pirinç fiyatları yedi kat, yeşil mercimek ve bitkisel yağ fiyatları ise üç kat yükselmiştir. Bu tablo, bölgedeki çatışmanın tek boyutlu bir güvenlik krizi olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. İklim değişikliğinin onlarca yıldır tarım sistemleri üzerinde biriktirdiği kırılganlık, savaşın tetiklediği gübre ve gıda sorunuyla birleştiğinde, bölgedeki her kriz iklim değişikliği ve gıda güvenliği ile kaçınılmaz bir ilişkiye sahiptir.

Diğer yandan, BAE üyesi ülkelerdeki dört yüz tesis küresel arıtılmış suyun yaklaşık %40’ını üretmekte; Kuveyt’in içme suyunun %90’ı, Umman’ın %86’sı, Suudi Arabistan’ın %70’i bu tesislerden karşılanmaktadır. Toplamda bölgede 100 milyon insan bu su kaynaklarına bağımlıdır. Dolayısıyla, Körfez bölgesinde petrol, devletlerin zenginlik kaynağı olabilir ancak desalinasyon (tuzdan arındırma) tesislerinden elde edilen içme suyu, toplumların hayatta kalma güvencesidir. İklim değişikliğiyle birlikte artan buharlaşma oranları, azalan yağış miktarları ve yükselen deniz suyu sıcaklıkları bu tesislerin verimliliğini düşürürken enerji tüketimini artırmaktadır. Başka bir deyişle, iklim değişikliği bölgenin su güvenliğini her geçen yıl biraz daha bu tesislere bağımlı kılarken, kriz tam da bu tesisleri hedef almaktadır.

Bunun yanı sıra, enerji altyapısına yönelik saldırıların yarattığı ikincil çevre tahribatı da göz ardı edilemez. Körfez’deki petrol sahası yangınları ve hasar görmüş rafinerilerin atmosfere saldığı metan ve uçucu organik bileşikler, bölgesel iklim döngülerini bozmakta; kısa vadede halk sağlığını tehdit eden hava kirliliği yaratmakta, orta vadede ise sera gazı emisyonlarına katkıda bulunmaktadır.

Öte yandan, 28 Şubat’ta başlayan saldırıların ardından Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği neredeyse durma noktasına geldi. Boğazdan günlük yaklaşık 20 milyon varil ham petrol ve petrol ürünü (küresel tüketimin beşte biri) ile Katar ve BAE’nin tüm LNG ihracatı, yani küresel LNG ticaretinin yaklaşık %20’si transit geçmektedir. Bu rakamlar, krizin neden salt bir bölgesel çatışma olmadığını somut biçimde ortaya koymaktadır.

Avrupa açısından bakıldığında, Şubat 2026 sonu itibarıyla AB’nin gaz depoları 46 milyar m3 civarında seyretmektedir; bu rakam, 2025’teki 60 milyar m3 ve 2024’teki 77 milyar m3’lük seviyelerin  altında kalmaktadır. Depolar düşük düzeyde kalırken gerçekleşecek bir arz şoku hem sanayi üretimini hem de gelecek kışın ısınma güvenliğini tehdit etmektedir. LNG’nin güvenli bir geçiş yakıtı olduğuna dair yerleşik kanı ciddi bir sarsıntı yaşamaktadır. Arzın coğrafi yoğunlaşmasından kaynaklanan riskler, yenilenebilir enerjiye geçişin artık yalnızca bir çevre meselesi değil, bir güvenlik zorunluluğu olduğunu bir kez daha tescil etmiştir. Bir başka ifadeyle, yenilenebilir enerji dönüşümü, artık yalnızca bir iklim politikası değil; fosil yakıt bağımlılığının jeopolitik kırılganlıklara dönüşmesini engelleyen bir güvenlik stratejisidir.

Petrol sahası yangınları ve hasar görmüş rafinerilerden yükselen metan ve uçucu organik bileşikler, zaten sınırda seyreden bölgesel iklim döngülerine yeni bir yük bindirmektedir. Savaş yalnızca insan hayatlarını ve altyapıyı tahrip etmemekte; atmosferi, su döngüsünü ve ekosistemleri de hedef almaktadır. Bu nedenle kriz, modern toplumların gıda, su, enerji ve iklim ağlarındaki yapısal kırılganlığın bir manifestosudur. İklim değişikliği bu denklemi daha da derinleştirmektedir. Kuraklık, sel ve aşırı sıcak dalgaları yalnızca tarımı değil; göç örüntülerini, kentsel gerilimi ve devletlerin meşruiyet zeminini de sarsmaktadır. Bu nedenle iklim değişikliği uyum politikaları ile çatışma önleme mekanizmalarının aynı masa etrafında, aynı dilde konuşulması artık ertelenebilir bir lüks değildir.

Sezen Kaya Sönmez

Sezen Kaya-Sönmez, Global Academy’de İdari İşler Koordinatörü olarak görev yapmaktadır. Çukurova Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden lisans ve aynı üniversiteden Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans derecesine sahiptir. Halen doktorasını Kadir Has Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler (İngilizce) Programı’nda sürdürmektedir. Halihazırda, Kadir Has Üniversitesi’nde doktor adayı olarak, Avrupa Birliği’nde enerji güvenliği ve iklim güvenliği ilişkisi üzerine çalışmalarına devam etmektedir. Berlin, Almanya’da Centre Marc Bloch Araştırma Merkezi’nde 3 ay süre ile TÜBİTAK Yurtdışı Doktora Sırası Araştırma bursuyla misafir doktora öğrencisi olarak çalışmıştır. Akademik ilgi alanları arasında Güvenlikleştirme, çevre güvenliği, iklim güvenliği, ve AB bulunmaktadır. Bunun yanı sıra, Paradigma Podcast Kanalında, Panorama Global web portalı ortaklığında Green Talks: The Voice of Environment and Ecology başlıklı bir seri yürütmektedir.

Bu yazıya atıf için: Sezen Kaya Sönmez, "İran- ABD-İsrail Krizinin Gizli Cephesi: İklim Değişikliği, Gıda, Su ve Enerji Güvenliği – Sezen Kaya Sönmez" Global Panorama, Çevrimiçi Yayın, 24 Mart 2026, https://www.globalpanorama.org/2026/03/iran-abd-israil-krizinin-gizli-cephesi-iklim-degisikligi-gida-su-ve-enerji-guvenligi-sezen-kaya-sonmez/

Bülten Aboneliği

Sosyal Medyada Paylaşın

PDF Kaydedin / Çıktı Alın

Editörün Seçtikleri

Copyright @ 2025 Global Academy. Design & Development brain.work

Çevrimiçi olarak yayımlanan yazıların tüm telif hakları Panorama dergisine aittir. Aksi belirtilmediği sürece, yayımlanan yazılarda belirtilen görüşler yalnızca yazarına / yazarlarına aittir. UİK, Global Akademi, Panorama Yayın Kurulu ile editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.

Bülten Aboneliği

Güncellemelerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.