Bu savaşı anlamak için 12 Gün Savaşı’nın başladığı tarihe, 13 Haziran 2025’e dönmek gerekir. İran’ın nükleer programına yönelik ABD–İran dolaylı müzakereleri Umman’ın başkenti Muskat’ta sürerken İsrail 13 Haziran’da İran’ın nükleer ve askeri tesislerine yönelik hava saldırıları başlatmıştı. İran ise saatler içinde füze ve İHA saldırılarıyla karşılık vermişti. 22 Haziran 2025’te ABD’nin Natanz, Fordo ve İsfahan’daki nükleer tesisleri vurmasıyla Vaşington da çatışmaya dahil oldu. İran’ın misilleme olarak Katar’daki El-Udeid üssünü hedef almasının ardından Beyaz Saray, İran’ın nükleer tesislerini yok ettiklerini açıkladı. 24 Haziran’da yürürlüğe giren ateşkesle 12 gün süren çatışmalar sonlandı. Ancak, takip eden süreç çözüm getirmekten ziyade krizi derinleştirdi.
Tahran, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (International Atomic Energy Agency, IAEA) ile iş birliğini yapacağını fakat uranyum zenginleştirmeden vazgeçmeyeceğini açıkladı. Buna cevaben Avrupa’nın baskısı yeniden arttı ve BM yaptırımları geri geldi. Yaptırımlar, İran Riyali’nin sert değer kaybı ve enflasyonun yaşam maliyetini artırmasının yol açtığı huzursuzluk, ülkeyi saran susuzluk ve uzun elektrik kesintileri gibi hizmet aksaklıkları ile birleşerek 2025 sonunda başlayıp 2026’ya kadar yayılan protestolar başladı. Rejim, kırılganlığını ortadan kaldırmak için dijital karartmadan şiddet kullanmaya varan sert bastırma metotları uyguladı. Protestolara katılan binlerce kişinin rejim tarafından öldürüldüğü, işkence ve kötü muameleye tabi tutulduğu tahmin ediliyor.
İran’da iç istikrar sarsılırken, ABD’nin bölgeye eşi görülmemiş bir askeri yığınak yapması (çok sayıda savaş uçağı, destroyer ve destek gemisi ihtiva eden iki uçak gemisi grubu gönderildi; F-35, F/A-18 ve diğer savaş uçakları bölgedeki ABD üslerine konuşlandırıldı; Patriot ve THAAD gibi füze savunma sistemleri Körfez’deki üslere konuşlandırıldı; Tomahawk seyir füzeleri taşıyan destroyerler ve denizaltılar bölgede devriye gezmeye başladı; AWACS erken uyarı uçakları, tanker uçakları gibi istihbarat ve lojistik unsurları ile operasyon kapasitesi güçlendirildi) gerilimi tırmandırdı. Şubat 2026’da Umman arabuluculuğunda Cenevre’de başlayıp Muskat’a taşınan dolaylı müzakereler önemli ilerleme kaydetmiş görünürken ABD/İsrail İran’ı hedef alan saldırılara başladı.
Savaş, 28 Şubat’ta ABD’nin Destansı Öfke (Operation Epic Fury), İsrail’in ise Kükreyen Aslan (Operation Roaring Lion) ismini verdiği İran’a yönelik koordineli bombardıman ile başladı. Şu ana kadar ABD/İsrail İran’a karşı uçak ve füzelerle nokta atışı ve yaygın saldırılar düzenlerken, İran’ın cevabı Körfez genelinde özellikle ABD radar ağına yönelik misilleme saldırıları oldu. Diplomatik çözüm ihtimali kısa zamanda kaybolurken, çatışmalar alevlenerek Lübnan, Irak ve Körfez ülkelerini içeren cephelere yayıldı. Yakın geçmişte İran- ABD/İsrail çekişmesi vekil ağlar üzerinden ilerliyor, devletler arası savaşa evrilmiyordu. Bu defa doğrudan sıcak temasa dönüşerek küresel bir krizi başlattı.
Savaşın Tetikleyicileri ve Nedenleri
İran–ABD/İsrail savaşının temel nedeni İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (Nuclear Non-Proliferation Treaty, NPT) taraf olmasına rağmen yeterince şeffaf davranmayarak nükleer belirsizlik politikası izlemesi; İsrail’in tehdit algısının bu belirsizlik karşısında hassas olması ve bölgede askeri etki alanını genişletme emelidir. Uluslararası hukuk bakımından ABD/İsrail’in harekete geçmesini gerektiren bir casus belli (Lat. savaş nedeni) bulunmamaktadır.
İsrail’in tehdit algısının nükleer belirsizlik karşısında son derece yüksek olması ve ABD’nin “İran asla nükleer güç olmayacak” şeklindeki katı ısrarı; İran’ın ise NPT’ye taraf olmasına rağmen belirsizlik politikası yürütmesi bu savaşın tetikleyici unsurlarıdır. P5+1 olarak bilinen ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve Almanya’dan müteşekkil nükleer müzakere grubu ile İran arasında 2015’te üzerinde anlaşılan Ortak Kapsamlı Eylem Planı (Joint Comprehensive Plan of Action, JCPOA), İran’ın nükleer programını sınırlandırmayı hedeflemişse de balistik füze programını kapsamına almadığı için 2017’de görevi devralan ABD Başkanı Trump tarafından yetersiz görülmüştü. Trump’ın 2018’de anlaşmadan tek taraflı olarak çekilmesiyle kurulan denge bozuldu. ABD, sonrasında yürütülen nükleer müzakere ajandasına İran’ın füze programını da eklemeye çalıştı. Arka planda ise, İran’ın bölgede vekâlet ağları üzerinden genişlettiği etki alanı, İsrail’in çok cepheli tehdit algısını güçlendirerek, önleyici reflekslerini besledi. Buna ek olarak, İran’ın kendi toplumuna karşı tavizsiz güvenlikçi çizgisi, hak ihlalleri ve bastırma politikaları rejimin uluslararası meşruiyetini zayıflatarak dış aktörlerin doğrudan rejimi hedef alan söylemlerini kolaylaştırdı.
Son aşamada ABD’de Trump’ın siyasi geleceğini belirleyecek olan Kasım 2026 ara seçimlerinin etkisi ile 27 Ekim 2026’da yapılacak olan İsrail seçimleri öncesinde süregelen yolsuzluk davalarına cevaben “ulusal güvenliğin garantisi lider” imajı vermek isteyen Netanyahu’nun ihtiyaçlarını yabana atmamak lazım.
Savaş nasıl patlak verdi?
İran-ABD/İsrail Savaşı, klasik bir tırmanma döngüsü içinde ilerledi. İlk saldırılar karşı tarafın askeri kapasitesini felç etmeyi hedefleyen nokta atışlarla başladı. Ardından kısa süre içinde misillemeler devreye girdi ve çatışma karşılıklı yanıt verme zorunluluğu üreten bir ritme oturdu. Hedef seçimi giderek genişledi.
ABD/İsrail tarafı bir yandan askeri tesisler ve komuta-kontrol üslerini vurarak, İran’ın karar alma ve koordinasyon zincirini zayıflatılmaya çalıştı. Bu esnada İran’da üst düzey komuta kademesi doğrudan hedef alındı. İran Devrim Lideri Ali Hamaney, Savunma Konseyi Sekreteri Ali Shamkhani, Devrim Muhafızları Komutanı General Mohammad Pakpour gibi önde gelen isimler öldürüldü. Bu strateji, İngilizce’de “decapitation” terimiyle ifade edilen liderliğin ortadan kaldırılmasına dayanıyordu.
Diğer yandan, ABD/İsrail İran’ın nükleer altyapısını ve ona bağlı bilimsel ve teknik unsurlarını hedef aldı. Özellikle Natanz ve Fordow gibi tesislere yönelik saldırılar, İran’ın teknik kapasitesini sınırlamayı amaçlarken aynı zamanda nükleer programın siyasi önemini artırdı. Tahran çevresindeki petrol depolarının vurulması ve Bandar Abbas açıklarında bir İran gemisinin hedef alınması gibi gelişmeler, enerji ve lojistik hatlarının hem ekonomik baskı yaratmak hem de operasyonel sürdürülebilirliği kırmak için kritik hale geldiğini gösterdi. İran’ın yanıt olarak İsrail’e ve Basra Körfezi bölgesindeki ABD üsleri, desalinasyon (su arıtma) tesisleri vb. gibi hedeflere füze saldırıları yapması, çatışmanın coğrafi olarak hızla genişleyebileceğini ortaya koydu. Bu süreçte en büyük risk, bu tür sınırlı operasyonların taraflarca farklı okunması oldu. Örneğin, İran ABD’nin istihbarat kapasitesini zayıflatmak için Bahreyn ve Katar’daki ABD tesislerine nokta atışı saldırılar yaptı ve hedefinin anılan ülkeler değil ABD/İsrail olduğunu açıkladı. Ancak bu ülkeler de İran’a karşı atışlar yaptılar ve bölgesel savaş riski gündeme geldi.
Savaşın uluslararası hukuk değerlendirmesine geldiğimizde, saldırıların başlangıcını belirleyen bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) kararı olmadığı gibi BM Şartı 51. maddesini karşılayan bir meşru müdafaa unsurunun da oluşmadığını görüyoruz. Bush Doktrini’nden bu yana önleyici vuruşun (preemption) aslında güç kullanımı niteliğinde olduğu literatürde vurgulanmaktadır. 12 gün savaşında da taraflar meşru müdafaa haklarını kullandıklarını iddia etmiş olsalar da eşzamanlılık unsurunu karşılamadıklarından aslında karşı misillemeler yapmışlar böylece güç kullanma yasağını çiğnemişlerdir. İran’ın misillemeleri de umumi hukuk bakımından sorunludur, zira hedef aldığı Körfez ülkeleri veya gemiler savaşa taraf değillerdir. Yine de ABD üslerine yaptığı saldırılar meşru müdafaa kapsamında değerlendirilebilir. Bu savaşta sivillerin öldürülmesi, özellikle 170 çocuğun canına mal olan okul saldırısı savaş suçlarını gündeme getirmektedir. 1949 Cenevre Konvansiyonları ile 1977 tarihli ek protokolleri açıkça çiğnenmiştir. Bunun uzantısını 1998 Roma Statüsü’nde bireysel sorumluluk kapsamında görmekteyiz. Lojistik altyapısına, hava alanlarına ve ulaşım ağlarına yapılan saldırılar da askeri gereklilik arz etmediğinden ihlal niteliğindedir.
Vekalet Savaşından Devletlerarası Savaşa Geçiş
Bölgede, ABD/İsrail – İran arasındaki gerilim senelerdir sürse de, daha ziyade vekil güçler üzerinden yürüyen, düşük yoğunluklu bir mücadeleydi. 28 Şubat saldırıları ise gerçek bir devletlerarası savaş sürecini başlattı. Bu savaş, vekil savaşlarının sona erdiği anlamına gelmiyor elbette. İran’ın önderlik ettiği direniş ekseni, işlevsel bir ağ yapısına dayanır. Lübnan’da Hizbullah, Gazze’de Hamas, Irak’ta Haşdi Şabi ve benzeri silahlı gruplar, Suriye sahasındaki unsurlar ve Yemen’de Husiler farklı bölgelerde İran’ın etki ve caydırıcılığını tek bir cepheye bağımlı kılmadan dağıtma görevini üstlendiler. Böylece, İran’ın konvansiyonel kapasite kısıtlarını telafi etmiş oluyorlardı. Operasyonların başladığı günden bu yana İran adına en etkili cephenin Lübnan ve Irak olduğunu gördük. İran’ın eskiden çok nüfuzlu olduğu Suriye sahası tam sükünet içindeydi. Lübnan’da Hizbullah, ABD/İsrail operasyonu başladıktan 2 gün sonra İsrail’e yönelik füze saldırılarını başlattı. 27 Kasım 2024’te yürürlüğe giren İsrail – Hizbullah Ateşkes Anlaşması gereği, Lübnan hükümeti Hizbullah’ı silahsızlandırma çalışmasındayken, örgütün gücünü yeniden toplayarak İsrail’i hedef alması İsrail’in beklemediği bir hamleydi. Yemen’de ise Husiler sessizliğini 28 Mart’ta İsrail’i hedef alarak bozdu. Irak’ta İran’a yakınlığıyla bilinen ‘Irak İslami Direnişi’ Erbil’de ve Kuzey Irak genelinde ABD’ye ait askeri ve diplomatik noktalara füze ve İHA saldırılarıyla bir cephe açtı. Suriye, Esad’ın düşüşünden sonra İran’ın etkisini önemli ölçüde kaybettiği; artık İsrail’in önemli ölçüde domine ettiği bir sahadır.
İran vekil güçler eliyle savaş cephelerini yaygınlaştırırken, ABD/İsrail ittifakı ise İran direnişini bölmek için Kürt grupları silahlandırmayı tasarladıklarını dile getirseler de bundan savaşın 19. günü itibarıyla sonuç alamadılar.
İsrail ve ABD’nin stratejisi direkt hedeftir. İran’ın yönetim kapasitesini felç etme ve riskazaltma üzerine kuruludur. İran’ın bu saldırılar karşısında yöneticilerini koruyamadığı aşikardır. Operasyonun ilk gününde çok sayıda lideri deviren ittifak, savaşın 18. gününde İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani ile istihbarat bakanı İsmail Hatip’i öldürdüklerini ilan ettiler. Hali hazırda nükleer altyapısını, füze ve İHA kabiliyetini, komuta-kontrol merkezlerini ve lojistik hatlarını aynı anda baskılamaktalar. Böylece, İran’ın hem doğrudan vurma kapasitesi hem de vekiller üzerinden hareket alanı daralmaktadır.
Görüldüğü üzere, çatışma çok cepheli. Bir cephede ateşkes sağlansa bile Lübnan ve Irak gibi diğer cepheler yeniden tırmanmayı tetikleyebilir. Dolayısıyla tek bir ateşkes metni, çatışmanın tüm dinamiklerini dondurmaya yetmeyebilir.
Nükleer Risk
Bugünkü savaşın öncüsü sayabileceğimiz 13 Haziran 2025’te başlayan 12 Gün Savaşı’nın 9. günü olan 22 Haziran’da ABD, B-2 bombardıman uçakları ve sığınak delici bombalarla (GBU-57) ile İran’ın nükleer tesislerini hedef almıştı. Natanz uranyum zenginleştirme tesisi, Kum şehri yakınlarındaki Fordo yer altı uranyum zenginleştirme tesisi, İsfahan yakıt dönüşüm ve döngü merkezi, Khondab Arak ağır su araştırma reaktörü ve Tahran’da nükleer gelişime katkısı olan araştırma merkezleri de vurulmuştu. ABD tarafından en ağır hasarı Natanz ve Fordo tesislerinin aldığı belirtilmişti.
2025’te radyoaktif yayılım olmadı ancak ülkenin elektrik altyapısı zarar gördü ve nükleer gelişimi geriletildi. 28 Şubat’ta başlayan yeni savaşta da Natanz ve Buşehr tesisleri yakınlarında patlamalar bildirildi ancak Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) tarafından tespit edilen bir radyoaktif sızıntı gerçekleşmedi.
Nükleer tesislere yönelik saldırılar, yalnızca fiziksel altyapıyı hedef alan askeri hamleler değil, aynı zamanda stratejik ve psikolojik sonuçları olan yüksek riskli eylemlerdir. Bu tür operasyonlar kısa vadede zenginleştirme kapasitesi, santrifüj hatları, elektrik ve lojistik ağları gibi unsurlara zarar vererek teknik kapasiteyi geriletebilir, İran’ın nükleer programın ilerlemesini engelleme etkisi oluşturabilir.
Fakat, bu eylemlerin siyasi sonuçları çoğu zaman daha belirleyicidir. İran’daki rejim, dış saldırıyı varoluşsal tehdit olarak çerçeveleyerek güvenlikçi sertleşmeyi artırabilir; içeride baskıyı meşrulaştırabilir ve nükleer dosyayı “ulusal onur” ve “ulusal egemenlik” sembolüne dönüştürerek daha radikal bir nükleer yönelim ihtimalini besleyebilir. Bu noktada başat tema belirsizliktir. Kamuoyuna yansıyan doğrulanabilir veri sınırlıdır; tesislerin gerçek hasarı, İran’ın yeniden inşa kapasitesi ve stokların durumu çoğu zaman bilinmez. Bu boşluğun, söylenti ve propaganda ile hızla dolması olasıdır. Taraflar başarı anlatılarını mübalağa ederek hem kendi kamuoylarını birleştirmeye hem de karşı tarafın moralini kırmaya çalışabilir. Özetle, nükleer dosyada askeri yöntem kısa vadede geciktirme sağlayabilir; fakat orta vadede caydırıcılık motivasyonunu güçlendirerek programı siyasi olarak daha gerekli, hatta vazgeçilmez hale getirebilir.
Ayrıca, ABD/İsrail ittifakının nükleer güç olması, İsrail’in NPT’ye âkit olmaması, İran’a yönelik operasyonun daha ne kadar süreceğinin belirsizliği ile birleştiğinde, müttefiklerin İran’a karşı taktik nükleer silah kullanma olasılığı veya vurdukları nükleer araştırma merkezlerinden sızıntı olması ihtimali de diğer önemli risk unsurlarıdır.
Enerji ve Ekonomi: Boğazlar, Fiyatlar, Arz Güvenliği
İran – İsrail/ABD savaşının en hızlı küreselleşme etkisi, enerji ve lojistik kanallar üzerinden ortaya çıktı. Özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla küresel petrol akışında kesinti ihtimali ortaya çıktı. Böylece petrol ve gaz piyasalarında fiyatların hızlı yükselişinin ardından gerileme ile dalgalanma yaşandı. Gerçek bir arz kesintisi olmasa bile beklenti yönetiminin fiyat dalgalanmasına yol açacağı görüşü yaygın. Aynı anda deniz taşımacılığında sigorta primleri savaş riski ve savaş zaiyatı bakımından artınca tanker ve konteyner taşımacılığında navlun maliyetleri de tırmandı. Bu durum, yalnızca enerji fiyatlarına değil, geniş bir yelpazede tedarik zinciri maliyetlerine yansımaya başladı. Kimyasallar, gübre, gıda girdileri ve sanayi ara mallarında gecikme ve pahalanma görülebileceği de tartışılıyor.
Türkiye açısından bu şok, enerji ithalat faturasını kabartarak enflasyon ve cari denge üzerinde baskı yaratacaktır. Avrupa için ise tedarik güvenliği ve fiyat istikrarı yeniden stratejik öncelik haline geldi; özellikle LNG ve rafine ürün piyasalarında kırılganlık arttığı yönde yorumlar yapılıyor.
Rejim Güvenliği
Savaşın en kritik etkilerinden birisi, rejim güvenliği ile toplumsal baskının kesiştiği noktada ortaya çıktı. Çatışma, İran’da yönetimin bekâ söylemini güçlendireceğinden güvenlikçi konsolidasyon eğilimi de artırabilir. Muhalefetin bastırılması, gözaltılar, internet kısıtlamaları ve sert yargılamalar ulusal güvenlik gerekçesiyle meşrulaştırılabilir. Fakat aynı süreç, savaşın maliyeti ve yaptırımların ağırlaştırdığı ekonomiksıkışma nedeniyle iç direniş ve protesto potansiyelini de büyütebilir. Yani rejim aynı anda hem sertleşebilir hem de daha kırılganlaşabilir.
İsrail’de ise sürekli tehdit algısı ve güvenlik kaygısı, siyasal alanı daraltarak eleştirel sesleri güvenlik çerçevesinde marjinalleştirebilir ve olağanüstü tedbirlerin normalleşmesine yol açabilir. Ayrıca Suriye, Lübnan ve Irak gibi hassas sahalarda vekil çatışmaların tırmanması, sivil kayıpları ve yerinden edilmeyi artırma riskini gündeme gelebilir.
ABD’de Trump yönetimi açısından ise savaş, başlangıçta güçlü liderlik ve caydırıcılık söylemi üzerinden iç kamuoyuna başarı olarak sunulsa da uzayan çatışma dinamikleri bu anlatıyı zayıflatmaktadır. Sürekli zafer açıklamalarına rağmen operasyonların maliyeti ve belirsizliği arttıkça, yönetimin stratejik bir çıkış planı olmadığı yönündeki eleştiriler yoğunlaşmaktadır. Hürmüz Boğazı’nın güvenliği için yapılan uluslararası çağrıların sınırlı karşılık bulması ve Türkiye’den İncirlik Üssü’nün kullanımı konusunda beklenen desteğin alınamaması, ABD’nin yalnızlaşma riskini de görünür kılmaktadır. İç politikada ise “America First” söyleminin yerini fiilen İsrail merkezli bir güvenlik ajandasına bırakması, özellikle seçim sürecine girilirken Trump yönetimini eleştirilere daha açık hale getirmektedir. Bu bağlamda, dış politikada sertleşme eğiliminin (örneğin Küba gibi yeni hedeflerin söyleme dahil edilmesi) iç kamuoyundaki desteği konsolide etme amacı taşıdığı, ancak bunun aynı zamanda stratejik dağılma riskini de beraberinde getirdiği söylenebilir.
İnsan Hakları
İran’da insan hakları uzun zamandır çeşitli nedenlerden ama en çok rejimin baskıcı ve tavizsiz tavrından dolayı önemli yaralar aldı. 28 Şubat’ta başlayan savaştan hemen önce gerçekleşen ekonomik temelli protestolarda ve 2022’de alevlenip tüm İran’da etkili olan “Mahsa Amini – Kadın Hayat Özgürlük” hareketinde görüldüğü üzere, İran rejimi keyfi gözaltı ve tutukluluğu, idam cezasını, yargısız infazları, insanlık dışı muamele ve işkenceyi halkını bastırmak için yaygın şekilde kullanagelmektedir.
Destansı Öfke Operasyonu ile başlayan saldırılar da insan hakları bakımından İran halkına zarar verdi. 28 Şubat’ta ABD’nin Tomahawk füzesi ile Minab’daki kız ilkokuluna düzenlediği saldırıda İran kaynaklarına göre 160’ın üzerinde kız çocuğu öldü. UNICEF, bu rakamı 180 olarak belirtti ve başka okulların da vurulduğunu belirtti.
8 Mart’ta ise İsrail uçaklarının Tahran’daki petrol depoları ve benzeri tesislere yaptığı saldırılar neticesinde kuvvetli ve söndürülmesi güç yangınlar başladı. Tahran’da neft yağmuru ve altyapıya yanarak sızan petrol şehir hayatını olumsuz etkiledi. 9 ve 10 Mart tarihlerinde yoğun duman gökyüzünü kapladı. Dünya Sağlık Örgütü, sızıntının besinlere, hava, su ve toprağa sirayet edeceğini, bunun da özellikle hasta, yaşlı ve çocukların sağlığına olumsuz etki edeceğini açıkladı.
Bu bakımdan, süregelen savaş yaşam hakkı ve sivillerin korunması, çocuk hakları, eğitim hakkı, sağlık hakkı, sağlıklı çevrede yaşama hakkı, mülkiyet, barınma ve gündelik yaşam güvenliği ihlallerini gözler önüne serdi. Orantılılık ve ihtiyat yükümlülüğü tartışmaları başladı.
Bundan Sonra Ne Olacak?
Bu savaş, İran karşısında iki nükleer gücü (ABD ve İsrail) içeren bir çatışmadır ve beklenenin aksine, büyük güç ve nükleer müttefiki İran’da rejimi devirememiş, üstelik İran’dan beklemedikleri hasarı almışlardır. Vekil cepheleri eliyle savaşın bölgede yayılması olasıdır; hatta bölge dışında etkili olması da mümkündür. Ekonomi, enerji güvenliği, lojistik alanlarındaki aksamalar dolayısıyla savaşın etkileri küresel boyuta ulaşmıştır. Ayrıca, savaşın sürdüğü her an nükleer risk çeşitli vesilelerle artmaktadır: İran’da vurulan nükleer tesislerden radyoaktif yayılım olasılığı, taktik nükleer silah kullanımı olasılığı, füzelerin düştüğü İsrail’de ve başka yerlerde nükleer mühimmatın bulunması ihtimali gibi.
Bu bakımdan, eğer taraflar arasında savaşın belirgin bir kazananı yakın zamanda ortaya çıkmazsa, diğer küresel aktörler savaşan taraflar arasında müzakerelere geçilmesini sağlamaya çalışacaklardır. Fakat, mevcut operasyonun diplomatik müzakereler sürerken başlaması ve bunun ikinci defa olması dolayısıyla İran’ın buna yanaşmaması da olasılık dahilindedir. Öte yandan, ABD Başkanı Trump’ın erken zafer açıklamalarını savaşı sona erdirme iradesi olarak okumak da mümkün. Buna karşılık, İran Genelkurmay Başkanı Jabbari ise savaşı sonuna kadar götüreceklerini açıklayarak tek taraflı savaştan çekilmenin de kolay olmayabileceğine işaret etti.
28 Şubat’ta başlayan savaşı 2025’teki 12 gün savaşından ayrı yorumlamak mümkün değil. Aynı şekilde, şu anda çatışmaların durması hasımlıkların biteceği anlamına gelmez. Farklı ülkelerin inisiyatifiyle savaş dışı yeni bir yola çıkmak mümkün olabilir, ancak İran’ın diplomasiye olan inancının kalmaması, İsrail ve ABD’nin seçime girecekleri için zaferlere ihtiyaç duymaları Orta Doğu’da kolay dinmeyecek bir kaosa işaret ediyor.
Bu savaşın stratejik önemi, bölgesel rekabetin doğrudan devletlerarası savaşa dönüşmesinden ve nükleer iki gücün orta ölçekli bir gücü mağlubiyete uğratamamalarından kaynaklanmaktadır. Kısa vadede en büyük risk, misilleme döngülerinin genişleyerek yeni cepheler açılması ve sivil kayıpların artmasıdır. Orta vadede ise nükleer dosyada sertleşme, enerji piyasalarında kalıcı kırılganlık ve bölgesel güvenlik mimarisinin daha istikrarsız hale gelmesi riskleri öne çıkıyor. En rasyonel çıkış yolu, askeri tırmanmayı sınırlayan risk azaltma mekanizmaları, diplomatik kanalların yeniden açılması ve sivillerin korunmasını merkeze alan uluslararası girişimlerdir.
Savaş sonrası dönemi düşündüğümüzde, nükleer dosyada İran’ın şeffaflığının daha da azalması, uranyum zenginleştirme faaliyetlerine ağırlık vermesi, füze programına dair herhangi bir müzakereyi kabul etmemesi imkân dahilindedir. Ayrıca, savaş sona erse de düşük yoğunluklu çatışmalar özellikle vekil aktörler üzerinden devam ederek kronik istikrarsızlık oluşturabilir. Ekonomik ve enerji temelli baskıların sürmesi, deniz yolları üzerindeki risk algısının sürmesi ve bunun küresel piyasalara etki etmesi de olasıdır. Bir diğer ihtimal ise, savaşın artan maliyeti ve tırmanma riskinin tarafları (en azından dolaylı) müzakereye yöneltmesidir. Bu süreç daha güven eksenli olacaktır ve ağır işleyecektir.