Bu yazı Panorama’da Uluslararası İlişkiler Disiplini üzerine yayımlanan ‘Dünyayı ve Türkiye’yi Anlamak için Uluslararası İlişkiler Disiplini Bir Rehber Midir?’ ‘Uluslararası İlişkiler Öğrencileri için Kavramsal bir Rehber’, ‘Türkiye’nin Dış Politikası Nasıl Analiz Edilmelidir-Kuramsal Yaklaşımlar’, ‘Bir Yüksek Lisans Öğrencisinin Gözünden Uluslararası İlişkiler Pedagojisi’ ile ‘Avrupa Çalışmaları ve İdeal Bir Düzen Arayışı’ ve “Kriz Döneminde Uluslararası Siyasal İktisat Literatürü Ne Gibi Mesajlar Taşıyor” yazılarının oluşturduğu akademik tartışmanın içinde yer almaktadır.
Uluslararası İlişkiler (Uİ) disiplini içerisinde Ortadoğu Çalışmaları uzun yıllar boyunca “merkez” kuramların çevresinde, ampirik veri sağlayan ikincil bir alan (area studies) olarak konumlandırılmıştır. Ancak güncel literatürde bu ilişki, verinin kuramı test etme işlevini aşarak, disiplinin temel ontolojik varsayımlarını sarsan ve sorgulayan bir nitelik kazanmıştır. Türkiye’de Ortadoğu Çalışmalarının gelişimi, dünyadaki Bölge Çalışmaları literatürüne paralel olarak güç projeksiyonları ve dış politika ihtiyaçlarıyla şekillenmiş olsa da alanın geçirdiği eleştirel dönüşüm, “Ortadoğu istisnacılığı” (Middle East exceptionalism) tuzağından kurtularak disipline evrensel düzeyde yeni sorular sormaya başlamıştır.
Bölge Çalışmalarının 21. yüzyılda geçirdiği dönüşüm; ana akım, karşılaştırmalı ve eleştirel yaklaşımlar ekseninde derinleşmektedir. Bu bağlamda bölge bilgisi, yalnızca sınırlı coğrafi mekanların bilgisini üretmekle kalmamaktadır, aynı zamanda küresel bağlantıları ve özgün toplumsal dinamikleri merkeze alarak disiplinin sınırlarını esnetmektedir. Özellikle Michel Foucault’un biyo-iktidar analizleri ve Edward Said’in Şarkiyatçılık (1978) adlı eseriyle başlayan mekân-bilgi-güç ilişkisi tartışmaları, Ortadoğu Çalışmalarını Batı merkezli (Eurocentric) analizlerin ötesine taşıyarak daha eleştirel bir zemine yerleştirmiştir.
Bugün gelinen noktada, Ortadoğu Çalışmaları ve Uİ disiplini arasındaki etkileşim, ilişkisel bir bakış açısını zorunlu kılmaktadır. Bu makalenin odak noktasını oluşturan kavramlar aslında bölge uzmanlığının nasıl insancıllaştırıldığını ve dönüştürüldüğünü göstermektedir. Bu çalışma, bu kuramsal köprülerin nasıl kurulduğunu ve Ortadoğu Çalışmalarının uluslararası ilişkiler ve “insani gelişim” gibi kavramları hangi güç ilişkileri çerçevesinde yeniden inşa ettiğini tartışmaktadır.
Güvenliğin Yeniden Kavramsallaştırılması
Ortadoğu çalışmalarının Uİ disiplinine en önemli katkısı “güvenlik” kavramının yeniden tanımlaması konusunda olmuştur. Uİ disiplinin Batı kaynaklı başat kuramları (realizm ve neo-realizm gibi) uluslararası ilişkilerin temel aktörü olarak “devlet”i merkeze alıp “güvenlik” kavramını askeri kapasite üzerinden tanımlarken; Ortadoğu Çalışmaları neredeyse zorunlu olarak bu çerçevenin dışında kalmaktadır. Bunun en büyük nedeni bölgedeki temel olguların büyük bir kısmının devlet-dışı alanda gerçekleşmesidir.
Sömürgecilik sonrası çizilen sınırların yarattığı kırılmalar, zorla yerinden edilme, mültecilik ve mülteci kamplarında yaşamın kurumsallaşması, devlet-dışı aktörler, altyapı tahribatı, iç savaşlarla iç içe geçmiş ekonomik krizler, militarize edilmiş insani yardım ağları, kadınların bakım emeği üzerinden yürüyen hayatta kalma stratejileri ve gündelik hayatın siyasallaşması gibi konular Uİ disiplininde “güvenlik nedir?” ya da “kimin güvenliği?” sorularının cevabının farklı aktörlerde ve farklı düzeylerde aranmasını zorunlu kılmıştır. Bu çerçevede bir devletin toprak bütünlüğü ya da sınır güvenliği kadar temiz suya erişim, tıbbi altyapının sürekliliği, temel yaşam destek sistemlerinin işlevselliği gibi meseleler de çok temel güvenlik parametreleri haline gelmiştir. Aslında bu yeniden tanımlama askeri güvenlikten insan güvenliğine geçişin yalnızca soyut ve normatif bir mesele olmadığını; gerçek insanların, gerçek yaşamlarının, gerçek kırılganlıklarıyla ilgili olduğunu göstermiştir. Bir başka deyişle, Ortadoğu Çalışmaları, güvenliği dar anlamda “devlet”lerin “sınır koruma ve tehdit caydırma” eylemleri olmaktan çıkarıp, sıradan insanların hayatta kalma koşullarının maddi olarak sürdürülebilirliğine dönüştürmüştür. Bu tanımlama Uİ disiplini açısından oldukça önemli bir katkıdır, zira insanî gelişimi yalnızca milli gelir ya da büyüme olarak değil, kırılganlıkların azaltılması olarak düşünmeye zorlamaktadır.
Altyapısal Şiddet
Güvenlikle ilgili Ortadoğu çalışmalarının Uİ disiplinine bir başka katkısı da “şiddet”i sadece askeri şiddet olarak değil, “altyapısal şiddet” (infrastructural violence) olarak kavramsallaştırmasıdır. Açlık ve elektrik kesintisi bir silah olabilir mi? Su hattını kesmek bir kuşatma biçimi midir? İlaca erişimi engellemek bir savaş pratiği midir? Bu sorular Ortadoğu çalışanlar için kuramsal ya da soyut kavramlar değil, günlük hayatın pratiklerinde karşı karşıya kalınan sorulardır. Özellikle Filistin, Lübnan, Irak ve Suriye örneklerinde sivil altyapıya yönelik saldırılar, yiyecek, ilaç ve aşıya erişimi engellemek, hastaneleri bombalamak, suyu zehirlemek, kanalizasyona zarar vermek gibi yöntemler şiddeti doğrudan kamu sağlığı üzerinden sistematik bir şekilde örgütleyen, yani sivillerin gündelik yaşamlarını hedefleyen bir savaş anlayışını ortaya koymaktadır. Tüm bunların ortaya çıkardığı hakikat ise insan hakları dediğimiz kavramın sadece liberal Batılı ülkelerde olduğu gibi işkence yasağı ya da ifade özgürlüğü ile tanımlanamayacağı; aynı zamanda elektrik, su, sağlık, kanalizasyon gibi temel kentsel ve tıbbi altyapıların korunması ile gerçekleştirileceğidir.
İstisna Olarak Değil, Kural Olarak Mültecilik
Yine bu çerçevede Ortadoğu çalışmaları, geçmişte Uİ’nin “alçak politika” (low politics) alanları arasında gördüğü “mülteci” ve “yerinden edilmiş kişi” ifadelerini istisna olmaktan çıkarıp dünya siyasetinin tam da merkezine yerleştirmiştir. Ortadoğu coğrafyası yüzyılı aşkın bir süredir kronik olarak kitlesel insan hareketliliğine ev sahipliği yapmaktadır. Filistin halkının 1948’den bu yana yaşadığı zorunlu göç, Lübnan’daki ve Ürdün’deki mülteci kampları, Irak savaşı sonrası zorunlu yerinden edilenler ve Suriye iç savaşının ürettiği sınırları aşan büyük göç hareketi modern uluslararası düzenin düşünüldüğü kadar “yerleşik nüfus ve egemen devlet” modeli üzerine kurulu olmadığını açık bir şekilde göstermiştir. Bu bağlamda, Ortadoğu siyaseti mülteciliğin aslında istisnai bir durum değil; günümüz küresel siyasetinin standart çıktısı olduğunu göstermektedir. Bu çıkarımın küresel siyaset açısından doğrudan dönüştürücü bir etkisi vardır. Zira mültecilik insanî gelişimi hâlâ vatandaşlığa, kalıcı yerleşime ve sosyal hakların ulusal düzeyde garanti edilmesine bağlayan modelleri fiilen geçersiz kılmaktadır. Sağlık, eğitim, barınma, çalışma hakkı gibi kavramların yalnızca vatandaşlık rejimlerini temel alınarak düşünüldüğünde kimseyi korumadığı açıktır.
Kalkınma Söylemini Güç İlişkileriyle Yeniden Düşünmek
Ortadoğu Çalışmalarının sömürgecilik ve emperyalizm konusunda açtığı tartışmalar, “kalkınma” ve “gelişim” kavramlarını yapı söküme uğratıp masumiyetinden arındırırken bu kavramların arkasındaki güç ve iktidar ilişkilerini ortaya koymaktadır. Literatürde klasik kalkınma söylemi, bölgede geri kalmışlık, irrasyonellik, otoriter kültür, “modernleşmeye direnç” gibi kavramlarla işlenmekte idi. Bu Oryantalist bakış açısı, Batı’nın teknik, akılcı ve ilerlemeci; Doğu’nun ise duygusal, gelenekçi ve irrasyonel olduğu yönündeki 19. yüzyıl söylemini 20. yüzyıla ve hattâ 21. yüzyıla taşımıştır. Ortadoğu Çalışmaları, bu bakış açısını yıkmaya çalışmaktadır. Ortadoğu Çalışmalarının göstermeye çalıştığı önemli bir nokta da bu çerçevede “geri kalmışlık” denilen şeyin çoğu zaman bilinçli bir şekilde üretilmiş bir kırılganlık olduğudur. Dolayısıyla, bölge yalnızca “geri kalmış” ya da “yardım alan” değil; yağmalanan, bağımlı kılınan ve borçlandırılan bir coğrafya haline getirilmiştir. Ortadoğu rejimlerinin otoriterleşmesi, ya da başka bir deyişle Ortadoğu’daki ülkelerde neden demokrasiye karşı bir direnç geliştirildiği sorunsalı sadece iç dinamiklerle ve kültürle açıklanacak bir durum değildir. Otoriterleşme meselesi dış müdahalelerden ve büyük güçlerin desteğinden bağımsız bir şekilde değerlendirilemez. Dolayısıyla insani gelişim teknik bir yardım meselesi olmaktan ziyade bir iktidar ve bağımsızlık meselesi olarak düşünülmelidir.
Feminist Perspektif ve Duyguların Siyaseti
Feminist Ortadoğu Çalışmalarının da bu bağlamda alana önemli katkıda bulunduğunu söylemek mümkündür. Özellikle savaş, salgın, ambargo ve otoriterleşme dönemlerinde bölgedeki kadınların ve queer bireylerin hikâyeleri, yani “devlet aklının” (raison d’état) dışında görünen bakım emeği, yeniden üretim emeği, gündelik hayattaki şiddetle baş etme yöntemleri ve kayıt dışı ekonomi toplulukların çökmesini engelleyen mekanizmalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Feminist Ortadoğu Çalışmaları, bu mekanizmaları görünür hale getirerek kalkınma ve insani yardım söylemlerinin genelde “hane halkı” olarak tanımladığı kavramın içini açmış ve hane içindeki iktidar ilişkilerini tartışmaya sokmuştur. Benzer şekilde, Feminist Ortadoğu Çalışmaları, “kimlik siyaseti”ni de bir “duygusal patlama” olarak değil, varoluşsal bir mücadele olarak ele almaktadır. Bölgede siyasal mobilizasyonun parçası olan din, mezhep, etnisite ve cinsiyet gibi kimlikler çoğu zaman bir topluluğun var olma iddiası, ya da bazen gıda koridoruna erişim, bombardımanın durması, zorla kaybedilenlerin akıbetinin açıklanması anlamına gelmektedir.
Sonuç
Uİ disiplini ekseriyetle “büyük güçler”, “düzen”, “denge”, “güvenlik mimarisi” gibi kavramlar üzerine odaklanırken, Ortadoğu Çalışmaları bu makro yapıların mikro düzeydeki insani maliyetlerini literatüre sokmaktadır. Bu insani maliyetler elbette yalnızca Ortadoğu halklarının karşılaştığı sorunlar değildir. Mülteci politikalarının Avrupa iç siyasetine etkisi, bölgedeki vekâlet savaşlarının küresel güvenlik mimarisini değiştirmesi, enerji güvenliği meselesinin iklim krizini hızlandıran kararlarla bağlantılı olması, İsrail-Filistin meselesinde kullanılan dilin, uluslararası hukukun evrensellik iddiasını aşındırması, Suriye ve Irak savaşlarında yer alan özel askerî şirketlerin ve vekâlet savaşlarının yeni normal hâline gelmesi alanın bölgesel sınırlarını aştığını göstermektedir. Tüm bunlar göze alındığında, Ortadoğu Çalışmalarının Uİ disiplinine üç temel çerçeve sunduğu söylenebilir: Bunlardan ilki insan güvenliğinin devlet güvenliğinden önce geldiği gerçeğidir. İkincisi, insani gelişimin, teknik kapasite meselesi değil; güç ilişkilerinin dağılımı, sömürgeleştirme biçimleri ve altyapıya erişim hakkı meselesi olduğudur. Üçüncüsü ise insanlık onuru, kimlik ve varoluş taleplerinin “irrasyonel patlama” değil; hayatı sürdürebilme mücadelesinin dili olduğudur. Sosyal bilimcilerin nihai gayesi olan “yaşamı ve insan onurunu koruma” misyonu, Ortadoğu’nun sahadaki yakıcı gerçekliğiyle kuramsal bir derinliğe kavuşmaktadır.