Dünyada ve bölgede taşlar yerinden oynarken Türkiye ile Ermenistan arasındaki normalleşme sürecinin gidişatı ve geleceği hakkında International Crisis Group Türkiye/Kıbrıs Direktörü Nigar Göksel ile Global Panorama için konuştuk. Panorama Soruyor’un bu bölümünde Nigar Göksel özellikle Türkiye-Ermenistan ve Azerbaycan-Ermenistan arasındaki ilişkilerin normelleşme potansiyelini değerlendirirken, bu gelişmelerin sonuçlarını etkileyebilecek bölgesel ve küresel dinamikleri de tartışıyor ve konuyla ilgili sorularımızı cevaplıyor.
Kafkaslar’da gelinen nokta itibarıyla Türkiye-Ermenistan ve Azerbaycan-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesinde nasıl bir süreç öngörüyorsunuz? Bu iki süreç arasındaki dinamik nasıl işliyor?
Ankara’nın yaklaşımı 1993’ten bu yana, Türkiye-Ermenistan normalleşmesinin temposu ve kapsamının Azerbaycan-Ermenistan sürecinin gidişatına bağlı olacağı yönünde. Bu çerçeve değişmedi; ama konjonktür, iç siyaset ve sahadaki güç dengeleri Ankara’nın sınırı açmak için beklediği eşikleri yeniden tanımladı. Örneğin 2020 öncesinde, Karabağ çevresindeki bazı rayonların masada Azerbaycan’a iadesi yeterli görülebilirken, 2020 ve 2023 sonrası bu eşikler yükseldi. Bugün Erivan’dan Karabağ üzerinde yeniden hak iddia etmeyeceğini açık ve kalıcı biçimde göstermesi, bunun anayasal zemine yansıması, Azerbaycan ile Nahçıvan arasında kendi toprakları üzerinden kesintisiz bir ulaşım hattına izin vermesi ve bu hattın sürekliliğini garanti edecek bir hukuki düzen kurması bekleniyor.
Bu çerçevede Azerbaycan-Ermenistan hattı hâlâ belirleyici. Azerbaycan süreci kendi öncelikleriyle uyumlu bir sırayla ilerletmek istiyor; özellikle Ermenistan’ın attığı adımları “geri dönülmez” hale getirmesini bekliyor. Paşinyan yönetimi önemli adımlar attı: Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü tanıdı, Karabağ Ermenilerinin geri dönmesini gündemden çıkardı, kendi toprakları üzerinden Azerbaycan ana karası ile Nahçıvan arasında egemenlik haklarını çiğnemeyecek oranda kesintisiz bağlantıya prensipte onay verdi. Ama anayasanın atıf yaptığı bağımsızlık bildirgesinde Karabağ ile birleşme hedefinin yer alması gibi başlıklar hâlâ çözülmüş değil. Bakü bu referansın çıkarılmasını ve Ermenistan toplumunun da bunu sahiplendiğini görmek istiyor; aynı zamanda Nahçıvan hattının kesintisiz işleyeceğine dair güvenceler talep ediyor. Güven eksikliği iki taraf için de devam ediyor. Ermenistan’da, verilen tavizlerin karşılığının teslim edilmeyeceği endişesi var; yani adımlar atıldıktan sonra Türkiye ve Azerbaycan’ın geri durabileceği düşünülüyor. Azerbaycan ise Paşinyan sonrası olası bir yönetimin anlaşmalardan geri adım atmasından kaygılı. Türkiye de bu tabloda Bakü ile koordinasyonu koruyarak hareket ediyor; diplomatik ilişkiler ve kara sınırının açılması gibi daha büyük adımları bekletiyor.
Trump rotası ile ABD, dar ama kritik bir başlıkta kilit açıcı bir rol oynadı. Özellikle ulaşım hattı ve egemenlik-süreklilik dengesi gibi tarafların en fazla güvensizlik duyduğu alanlarda bazı güvenceler üretti. Aynı zamanda Rusya ve İran’dan gelebilecek baskılara karşı caydırıcı bir çerçeve sundu ve Azerbaycan’ın askerî üstünlüğünü daha zorlayıcı şekilde kullanma ihtimalini sınırladı. Ancak bu, güven sorununu tamamen ortadan kaldırmış değil.
Bundan sonraki süreç muhtemelen kademeli ilerleyecek. Azerbaycan, Ermenistan’ın geçiş hattına ilişkin üzerinde uzlaşılan modaliteleri hayata geçirdiğini ve Paşinyan’ın bunu iç siyasette sürdürebileceğini görmek isteyecek; Türkiye’nin sınırı açması da muhtemelen buna bağlı olarak şekillenecektir. Öte yandan Ankara, hem Ermenistan iç siyasetine hem de bölgesel risklere bağlı olarak süreci hızlandırabilir veya yeniden kalibre edebilir. TRIPP kapsamındaki fizibilite çalışmaları İran sınırına yakınlık sebebiyle şimdiden gecikmiş durumda. Normalleşme süreçlerine bu bağlamda gaz vermek tercih edilebilir.
Sürecin önemli etkenlerinden biri de ilgili devletlerin iç siyasi gelişmeleri. Özellikle Ermenistan’da yakın dönem iç siyasi gelişmelerin yönü ve normalleşme sürecine etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ermenistan iç siyaseti bu sürecin hassas bir noktası. Çünkü barış gündemi sadece bir dış politika tercihi değil; kimlik anlatısı, devlet yönelimi ve iç politika rekabetiyle iç içe geçmiş bir mesele. 2026 Haziran seçimleri bu açıdan kritik. Paşinyan önde görünse de kazanması kesin değil; kaybederse yeni bir hükümet aynı normalleşme çizgisini sürdürür mü, Bakü ve Ankara başka bir hükümetle aynı süreçleri devam ettirmek ister mi, yoksa herkesin pozisyonu sertleşir mi, belirsiz. Mevcut kazanımların kaybedilmesi riski de var.
Paşinyan’ın son yıllarda temsil ettiği çizgi, uluslararası kabul gören sınırlar içinde egemenliği güçlendiren, komşularla barışı önceleyen ve devlet kapasitesini daha pragmatik çıktılar üzerinden tanımlayan bir yaklaşım. Bu, Türkiye-Ermenistan ve Azerbaycan-Ermenistan normalleşmesi için gerekli siyasi iradeyi üretme potansiyeli taşıyor. Ama aynı zamanda güçlü bir karşı dalga da var. Savaşın travması, Karabağ’dan gelen toplulukların kırgınlığı, kilise çevrelerinin mobilizasyon gücü ve Rusya’ya yakın aktörlerin etkisi, barış gündemini iç siyasette kolay hedef haline getiriyor.
Barış gündeminin Paşinyan’la özdeşleşmesi süreci bazı açılardan daha da kırılgan yapıyor. Paşinyan’a mesafeli olan seçmenlerin bir kısmı barışa da mesafeli durabiliyor. Öte yandan barış karşıtı azınlığın sesi daha yüksek, barışı destekleyen çoğunluk ise daha sessiz. Bu sessizlik hem çekincelerden hem de barışı desteklemenin otomatik olarak “Paşinyan’a destek” gibi algılanmasından kaynaklanıyor. Barış süreci tek bir liderin projesi gibi görüldükçe, aynı ölçüde siyasi kutuplaşmanın parçası haline geliyor. Bu kırılganlığı azaltmak için barışı daha geniş bir toplumsal ve kurumsal zemine oturtma arayışı var.
Azerbaycan’ın anayasa değişikliği ve referandum beklentisi Ermenistan’daki bu toplumsal kırılganlıktan kaynaklanıyor olabilir, yani barış şartlarının toplumsal olarak da sahiplenildiğini görmek istiyor. Ama bu yaklaşımın aynı zamanda Ermenistan’daki kırılganlığı artırma riski de var. Paşinyan toplumu tarafından fazla tavizkâr algılanırsa veya olası bir referandumda “hayır” sonucu çıkarsa, süreci daha da kilitleyebilir. Paşinyan’ın iç siyasette elini güçlendirecek olan izlediği politikanın somut kazanımlar üretmesi.
Bir ihtimal, Ermenistan anayasa değişikliği için referanduma giderse katılım oldukça düşük olabilir. Seçmenler, Rusya yanlısı ve yolsuzlukla özdeşleştirdikleri Koçaryan gibi muhalefet figürlerinin geri dönüşünü engellemek için Paşinyan’a oy verseler bile referandumu boykot edebilir. Bu tutumun savaş yanlısı olmaktan ziyade, onun Azerbaycan’la barış stratejisine duyulan güvensizliğin bir ifadesi olması daha olası. Bu durum Bakü ile ilişkide bir “tavuk-yumurta” dinamiği yaratıyor: Azerbaycan, Ermeni toplumunun savaşı geride bırakmaya hazır olup olmadığını referandumla teyit etmek isterken; Ermenistan toplumu, somut ilerleme görmediği için Paşinyan’ın stratejisini sorguluyor.
Aslında hiç ilerleme yok değil; ancak beklenti, daha hızlı ve daha geniş ölçekli adımların atılması yönündeydi. Azerbaycan son dönemde küçük ama önemi yüksek adımlar attı. Ermenistan’a yakıt sevkiyatı yaptı ve Rusya ve Kazakistan’dan Ermenistan’a giden buğdayın Azerbaycan üzerinden transit geçişine izin verdi. Bunlar hâlâ sınırlı, kontrollü ve geri döndürülebilir nitelikte, fakat en azından Ermenistan’ın Rusya’ya bağımlı olduğu ürünler için alternatifler üretebileceğinin sembolik bir göstergesi. İki toplumun da bu tür temaslara kademeli olarak alışması bekleniyor. Türkiye ile benzer toplumsal temasların artması beklenirdi, ama bu hat şimdilik daha sınırlı ilerliyor.
Ermenistan’da yaklaşan seçimler, Batı ile Rusya arasındaki nüfuz rekabetinin de yansıdığı bir zemine dönüştü. AB, Haziran’daki seçimler öncesinde bir uzman ekibi Ermenistan’a göndererek seçim güvenliği ve özellikle Rusya kaynaklı dezenformasyonla mücadeleye destek vermeyi planlıyor. Bu adımlar, Erivan’da bir yandan seçim sürecini koruma çabası olarak görülürken, diğer yandan iktidarın muhalifleri “Rus yanlısı” olarak etiketleme eğilimini güçlendirebileceği endişelerini de beraberinde getiriyor. Buna paralel olarak, Rusya Erivan’ın Karabağ’dan gelen Ermeniler için insani yardım teklif etti. Fakat Erivan bu desteği reddetti, gelen sözde yardım elemanlarının seçmenlere siyasi baskı girişimleri tespit ettiklerini açıkladı . Bu tabloda, Paşinyan’ın kişisel güvenliğinin de kısmen Batılı ekipler tarafından desteklendiğine dair haberler, seçimlerin yalnızca iç siyasi rekabet değil, aynı zamanda jeopolitik yönelim tercihi anlamına geldiğini daha da netleştiriyor.
Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesinin her iki ülke açısından siyasi, ekonomik, toplumsal vb. düzeylerde etkilerini değerlendirebilir misiniz?
Türkiye açısından en önemli etki, Güney Kafkasya’da daha kalıcı bir istikrar ve entegrasyon vizyonunda Ankara’nın rolünün artmasıdır. Türkiye, Azerbaycan’la stratejik ortaklığını sürdürürken aynı zamanda Ermenistan’la doğrudan temas kurabildiğinde, bölgesel denklemlerde daha geniş bir manevra alanına sahip bir aktör haline gelir.
Ermenistan açısından ise etki daha varoluşsaldır. Türkiye ile normalleşme, Erivan’ın uzun süredir içinde bulunduğu izolasyonu aşmasına, dış politika seçeneklerini çeşitlendirmesine ve çevrelenmişlik hissini azaltan bir stratejik nefes alanı yaratmasına imkân tanır.
Ekonomik düzeyde sınırın açılması kısa vadede mucize yaratmaz. Orta vadede ise hem Türkiye’nin doğu illeri hem de Ermenistan için bir canlanma potansiyeli taşır. Lojistik, hizmet ve turizm sektörlerinde büyüme beklenir. Bağlantısallık projeleri yüksek yerel getiriyi hemen üretmez; Çin-Avrupa hattında dramatik süre kısalmaları söylemi de abartılı olabilir. Türkiye’nin kendi iç demiryolu altyapısında hâlâ önemli eksikler var. Ama buna rağmen yerel ekonomiler güçlenir, bölgesel entegrasyon artar, yatırım algısı iyileşir ve maliyetleri düşüren yeni tedarik seçenekleri ortaya çıkar.
Toplumsal düzeyde normalleşmenin etkisi de belirleyici olacaktır. Doğrudan temasın artması, karşılıklı algıların yumuşaması ve iki toplumun birbirini daha yoğun gündelik ilişkiler üzerinden tanıması, uzun vadede siyasi normalleşmeyi besleyen bir zemin yaratır. Ancak süreç bugün büyük ölçüde yukarıdan aşağıya ilerliyor; toplumsal kabulleniş ve barışın sosyal meşruiyeti yeterince üretilemezse, sabotaj girişimleri gibi riskler süreci daha kırılgan hale getirebilir.
Süreci duraklatabilecek veya olumlu sonuçlarını zayıflatabilecek ulusal, bölgesel veya uluslararası gelişmeler neler olabilir; bunlardan sakınmak için nelere dikkat edilmeli?
Uluslararası düzeyde risk, büyük güç rekabetinin yerel barış sürecini araçsallaştırması. ABD’nin devreye girmesi kilit açıcı bir rol oynadı, ama angajmanın sürekliliği ve sağlamlığı belirsiz. “Yarın çekilirse ne olur?” sorusu taraflarda hedging yaratabiliyor. Washington bir avuç insan ile Gazze ve Ukrayna da dahil olmak üzere dünyada birkaç önemli süreç yönetmeye çalışıyor. Ukrayna savaşı sonrasında Rusya’nın yeniden bölgeye ağırlık koyma ihtimali bölge aktörlerince hesaba katılıyor. Hatta teorik olarak büyük güçler arasında bölgesel etki alanlarına dair bir alışveriş ihtimali bile konuşuluyor. Putin’in ya da Trump’ın dikkatini bu bölgeden çekmesi ihtimali konuşulanlar arasında.
Bölgesel düzeyde Rusya ve İran kaynaklı riskler hep vardı, ama çeşitleniyor. Moskova bir yandan süreci kabullenip kendi lehine şekillendirmeye, örneğin yeni ulaşım bağlantı hatlarına eklemlenmeye çalışıyor, ama diğer yandan fırsat bulduğunda barış ve bağlantısallık süreçlerini zayıflatma veya sabote etme seçeneğini elinde tutar. Ermenistan iç siyasetini etkileme veya sınır hattında gerilimler yaratma yoluyla aksaklıklar yaratılabilir.
İran ise kuzeyinde oluşan bu yeni dengeyi stratejik tehdit olarak görüyor. Doğrudan bozacak kapasitesi sınırlı olsa da, bölgesel gerilimler, İsrail bağlantılı riskler ve İran-Azerbaycan sınırında yaşanabilecek mülteci, güvenlik meseleleri süreci dolaylı biçimde zorlayabilir.
Bu riskleri azaltmanın yolu, süreci dış aktörlere bağımlı kılmadan yerelleştirmek ve kurumsallaştırmak. Diplomatik ilişkilerin kurulmasını daha fazla geciktirmemekte fayda var. İletişim kanallarının güçlü ve çeşitli olması kritik. Gerginlik yaratabilecek adımların önceden bildirilmesi, yanlış hesap riskini azaltır. Ayrıca sınırda yaşanabilecek küçük olayların krize dönüşmesini engellemek için işleyen kriz yönetimi mekanizmaları kurulmalı. Son olarak, barışın ekonomik ve sosyal getirileri küçük ama somut adımlarla görünür kılınmalı; aksi halde süreç soyut ve kırılgan kalır.
Ermenistan toplumunun önemli bir kesimi Paşinyan’ı teslimiyetle suçlarken, Azerbaycan’da da toplumun tamamı barış ve uzlaşı konusunda hevesli değil. On yıllarca topraklarından edilmiş kesimler arasında, yaşanan acıların hesabının görülmediğini düşünenler var. Ya da “savaş olmasın ama sınırı açıp etkileşime girmeye de gerek yok” diyen, açık sınırların Azerbaycan’a somut bir ihtiyaç karşılamadığını savunan bir kesim de mevcut. Paşinyan yerine şahin bir ismin Ermenistan’da iktidara gelmesi durumunda, Azerbaycan kamuoyunda barış sürecini yavaşlatmaya daha sıcak bakabilecek bir zemin oluşabilir.
Bakü-Ankara hattında yaşanabilecek pürüzler de risk yaratabilir. Zaman zaman ekonomik çıkarlar, söylemdeki dikkatsizlikler ya da stratejik zamanlama farklılıkları nedeniyle gerilimler yaşanabiliyor. Bunlar genelde hızlıca kontrol altına alınıyor. Ama ilişki yönetimi büyük ölçüde en üst düzeyde temaslara dayanıyor; birkaç kritik aktörün tepkisiyle kolayca sertleşebilecek bir ilişki yapısı var. Halbuki bölgesel istikrar şu anda büyük ölçüde bu iki ülkenin kurduğu dengeye dayanıyor.
Sizce Türkiye-Ermenistan-Azerbaycan normalleşme süreçleri küresel ve bölgesel jeopolitik açısından ne ifade ediyor; ABD’nin uzun bir aradan sonra “Uluslararası Barış ve Refah için Trump Rotası (TRIPP)” adını verdikleri modelle tekrar bölgeye dönmesini bölgesel ve küresel dengeler açısından nasıl yorumluyorsunuz?
Türkiye–Ermenistan–Azerbaycan normalleşmesi bölgesel, hatta küresel güç dengesi açısından son derece önemli. İran ve Rusya arasında kalan bu bölgenin Türkiye üzerinden Batı ile daha güçlü bir biçimde bağlanması, Soğuk Savaş sonrası dönemde Washington ile Ankara’nın paylaştığı bir stratejik vizyon. Bu hedef Avrupa Birliği için de giderek daha önemli hale geliyor; Çin’in yükselişi ise bu hedefin stratejik değerini daha da artırıyor. Bazı yeni fırsatlar da bu sürece zemin hazırladı. Son yıllarda Ermenistan’ın eski güvenlik garantörü Rusya’ya bağımlılığını azaltmaya çalışması ve ABD ile AB başta olmak üzere yeni ortaklara yönelmesi, Avrupa’da ve ABD’de yeni bir fırsat algısı yarattı, Rusya’nın bölgedeki baskın nüfuzunu sınırlama düşüncesini güçlendirdi.
Buna ek olarak, Gürcistan’ın mevcut durumu da Azerbaycan’dan Türkiye’ye Ermenistan üzerinden ulaşım sağlanmasının önemini artırıyor. Halihazırda Azerbaycan–Gürcistan–Türkiye üzerinden işleyen Orta Koridor’un Gürcistan ayağı artık eskisi kadar öngörülebilir değil; Tiflis’in Batı ile ilişkilerinde yaşanan sorunlar, artan siyasi belirsizlik ve Rusya’nın bu ülkedeki etkisinin artması bu hattı daha kırılgan hale getiriyor. Gürcistan sınır kapılarında yaşanan aksamalar ve gecikmeler de bu kırılganlığı iyice gün yüzüne çıkardı. Bu nedenle Azerbaycan–Ermenistan–Türkiye hattıyla bağlantı çeşitliliğine duyulan ihtiyaç arttı.
Hâlâ Çin’den Avrupa’ya uzanan en hızlı karayolu, Rusya üzerinden geçen demiryolu hattı. Ama Ukrayna savaşı bitip Rusya’ya yaptırımlar gevşeyince, trafiğin yeniden buraya dönmesi Türkiye’nin ve Avrupa’nın jeopolitik çıkarına değil. Kafkasya’da barış, istikrar ve çok yönlü yabancı yatırım Orta Asya-Avrupa arasındaki Orta Koridor ulaşımının güvenli ve sürelerinin rekabetçi düzeylere inmesine katkı sağlayabilir. Bu da Rusya’dan geçen Kuzey Koridoru hattının avantajını kırar.
Bu yeni denge kurulabilirse Türkiye için oldukça avantajlı olur. Rusya’nın Ukrayna ile savaşla boğuşmasından ve Karabağ Savaşı sonrası oluşan yeni dengelerden faydalanarak bölgede alan açtı. Ancak Ermenistan’la ilişkiler normalleşmeden bu etki kapasitesini tam kullanamıyor. Azerbaycan-Ermenistan ve Ermenistan-Türkiye normalleşince, Rusya’nın bu ihtilaf ve ilişki boşluklarından avantaj üretme imkanı da daralır. Azerbaycan Nahçıvan’la kesintisiz bağlantı kurduğu takdirde, Türkiye’nin Kafkasya-Orta Asya hattındaki rolünü daha da derinleştirmesi mümkün hâle gelir. Aynı şekilde Ermenistan da Türkiye üzerinden Batı’ya ve daha geniş pazarlara açılabilir.
ABD boyutuna gelince: Trump’ın öngörülemezliğini bir kenara bırakırsak, ABD’nin bölgeye yaklaşımında esasen uzun süredir devam eden bir jeopolitik mantık var: Rusya’yı baypas eden ve İran’ı sınırlayan hatları güçlendirmek ve çeşitlendirmek. Bunun için Azerbaycan–Ermenistan arasında barışın sağlanması ve yeniden savaş ihtimalinin azaltılması gerekiyordu; aksi takdirde Rusya ve İran’ın Ermenistan–Azerbaycan ve Ermenistan–Türkiye arasındaki sorunları her zaman istismar etme fırsatı bulabiliyordu.
İkinci olarak, Orta Asya’nın enerji kaynakları ve kritik minerallerinin ve veri hatlarının Çin lojistiklerine bağımlı olmadan, ABD özel sektörü ve jeopolitik çıkarlarına uyumlu biçimde Batı’ya yönelmesini sağlamak hedefleniyor. Aslında Trump büyük ölçüde zaten var olan bir çerçeveyi sahiplendi ve kişisel markalamasında kullandı. Azerbaycan ile Ermenistan arasında pek çok başlıkta bir anlaşma zemini oluşmuştu. Aynı dönemde hem Erivan hem de Bakü, kendi kanalları üzerinden Trump’ın radarına girmek için paralel çaba sarf etti. Tüm bunlar, Trump’ın “barış yapıcı” rolünü üstlenme arayışında olduğu bir döneme denk geldi. Trump’ın çevresinde jeopolitik, ekonomik ve ideolojik fırsatlar gören ve onu teşvik eden farklı kesimler vardı. Yani bazı tesadüfler de söz konusuydu.
Trump sonuçta kritik bir anda devreye girerek siyasi ivme sağladı, birkaç önemli düğümü çözdü ve ABD’nin ağırlığını kullanarak kayda değer bir adıma vesile oldu. TRIPP sadece bir demiryolu projesi değil; fiber optik hatlar, veri merkezleri, elektrik iletim altyapısı ve enerji bağlantılarını da içeren daha geniş bir çerçeve. TRIPP hattı, barış sürecini ekonomik bir zemin ile destekleme ve büyük güç rekabetinde ABD ile partnerlerinin varlığını artırma potansiyeli taşıyor. Kazakistan ve Azerbaycan’da zaten ABD’li enerji devleri vardı, ama onlar için yeni fırsatlar da açıldı. Ancak hâlâ önemli riskler mevcut. Yeni bir denge henüz oturmadı. Trump’ın ilgisinin ne kadar süreceği, İran’a karşı savaşı ve daha geniş jeopolitik rekabetin seyrine bağlı olarak önceliklerin değişmesi bu barış süreçlerinin ve ulaşım hatlarının ivmesini olumsuz etkileyebilir.
Nigar Göksel
Nigar Göksel, 2015 yılından bu yana Uluslararası Kriz Grubu’nda Türkiye/Kıbrıs Direktörü olarak görev yapmakta; Türkiye’nin iç ve dış güvenlik politikaları ile komşu ülkelerle ilişkileri üzerine saha temelli araştırmalar yürütmekte, politika analizleri ve önerileri geliştirmekte ve hükümetler ile uluslararası kurumlarla üst düzey temaslar sürdürmektedir.
1998 yılından bu yana Türkiye, Avrupa ve ABD merkezli sivil toplum ve düşünce kuruluşlarında görev almış; 12 sene boyunca İstanbul merkezli dış politika dergisi Turkish Policy Quarterly’de (TPQ) Genel Yayın Yönetmeni olmuş, özellikle Türkiye ve Güney Kafkasya üzerine çok sayıda çatışma çözümü, uzlaşı, diyalog ve sivil toplum kapasite geliştirme girişiminde yer almıştır.
Bezen Balamir Coşkun
Prof. Dr. Bezen Balamir Coşkun uluslararası ilişkiler alanında uzman bir akademisyendir. Dış politika ve güvenlik konularında çalışmalar yapan Coşkun doktora derecesini Loughborough Üniversitesi’nden almıştır. Yurt içi ve yurt dışında birçok yükseköğretim kurumu ve araştırma merkezinde çalıştı. 2016 yılına İzmir Politikalar Merkezi’ni kuran Coşkun sivil toplum kuruluşlarına proje ve danışmanlık desteği vermektedir. Aynı zamanda TED Üniversitesi’nde de ders vermektedir. Dış Politikada Kadınlar Girişimi üyesi olan Coşkun’un yazdığı makaleler, kitaplar ve kitap bölümleri ulusal ve uluslararası dergiler ve yayınevlerince yayınlanmıştır.
Bu yazıya atıf için: Nigar Göksel, Bezen Balamir Coşkun, "Panorama Soruyor: Türkiye, Ermenistan ve Azerbaycan Arasında Normalleşme, Bağlantısallık, ve Bölgesel Güç Dengeleri – Bezen Balamir Coşkun" Global Panorama, Çevrimiçi Yayın, 6 Nisan 2026, https://www.globalpanorama.org/2026/04/turkiye-ermenistan-ve-azerbaycan-arasinda-normallesme-baglantisallik-ve-bolgesel-guc-dengeleri-bezen-balamir-coskun/
Copyright @ 2025 Global Academy. Design & Development brain.work
Çevrimiçi olarak yayımlanan yazıların tüm telif hakları Panorama dergisine aittir. Aksi belirtilmediği sürece, yayımlanan yazılarda belirtilen görüşler yalnızca yazarına / yazarlarına aittir. UİK, Global Akademi, Panorama Yayın Kurulu ile editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.
Bülten Aboneliği
Güncellemelerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.