Avrupa’nın Dron Sınavı: Caydırıcılık, Maliyet ve Yeni Güvenlik Mimarisi – Karel Valansi

28 Kasım 2025
26 dk okuma süresi

Avrupa güvenliği Rusya’nın hibrit askeri stratejisinin merkezine yerleştirdiği düşük maliyetli dronlarla her zamankinden daha karmaşık ve kırılgan hale geliyor. Polonya hava sahasındaki son ihlallerden Ukrayna savaşına kadar uzanan bu yeni dönem, hem caydırıcılık doktrinlerinin sınandığı hem de Avrupa’nın hava savunma mimarisindeki yapısal açıkların görünür hale geldiği bir dönemi işaret ediyor.  

Ucuz dronlarla pahalı platformları meşgul eden bu asimetrik yaklaşım, NATO’nun savunma reflekslerini ve işbirliği potansiyelini test ediyor. Çok katmanlı gözetleme, karşı-dron teknolojileri, hızlı komuta-kontrol mekanizmaları ve savunma-istihbarat entegrasyonunun eksikliği, kıtanın ortak kırılganlığına dönüşürken; Türkiye’nin hem dron hem de karşı-dron ekosistemindeki yükselişi bu güvenlik açığının kapatılmasında önemli bir aktör olarak öne çıkıyor.  

Panorama Soruyor bu ay, bu dönüşen tehdit ortamını, operasyonel zorlukları ve Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisine yönelik gereksinimleri tartışıyor. Aşağıdaki soruların rehberliğinde, Arda Mevlütoğlu, Tuba Eldem, Çağlar Kurç ve Zeynep Şartepe’den bu konudaki görüşlerini paylaşmalarını rica ettik. Global Panorama’ya yaptıkları değerli katkıları için kendilerine teşekkür eder, sizlere keyifli okumalar dileriz. 

  • NATO’nun Avrupalı üyeleri, kendilerine yönelen düşük maliyetli dron ihlalleri bağlamında caydırıcılıklarını yeniden nasıl tesis edebilir veya güçlendirebilirler? Ceza yoluyla caydırıcılık hala başvurulabilecekleri bir yöntem mi? 
  • Avrupa ülkeleri kendi güçlerini inşa ederken Ukrayna’nın hem saldırı hem de savunma amaçlı dron operasyonlarından hangi somut derslere öncelik vermesi gerekir? 
  • Bu ihlallerin NATO’nun savunma hazırlığını test etmeye yönelik stratejik denemeler mi yoksa bölünme/zayıflatma yaratmayı amaçlayan siyasi bir içeriği mi olduğunu düşünüyorsunuz? NATO’nun bu provokasyonlara tepkisi nasıl olmalıdır? 
  • Avrupa’da etkili bir dron duvarı inşa etmenin teknik ve operasyonel zorlukları nelerdir? Sizce dron duvarı uzun vadede sürdürülebilir bir çözüm mü? 
  • Düşük maliyetli dronları düşürmenin yüksek maliyeti göz önüne alındığında, NATO ve/ya AB ülkeleri maliyet ile operasyonel etkinlik arasında nasıl bir denge kurabilir? 
  • Türkiye yapımı insansız hava araçlarının küresel pazardaki payını arttırmasını, Polonya ve Romanya’nın Türkiye’nin MEROPS hava gözetleme sistemini kullanmaya hazırlanması düşünüldüğünde, Türkiye tüm bu gelişmelerin neresinde bulunuyor? 

*. *. *

Arda Mevlütoğlu, Orta Doğu Teknik Üniversitesi

Dronların Yükselişi ve Savunmanın Dönüşümü 

Sivil ve düşük maliyetli dronların savaş alanındaki yükselişi Suriye İç Savaşı’nda başlamış, Rusya–Ukrayna Savaşı’nda ise özellikle 2023’ten itibaren FPV dronların hızla baskın bir taarruz unsuru haline gelmesiyle belirginleşmiştir; o kadar ki kısa süre önce Hudson Enstitüsü tarafından yayımlanan bir rapora göre Ukrayna’da her iki tarafın kayıplarının %75’inden dronlar sorumludur.  

Tehdidin kapsamı, Şahid-136 gibi harp başlıklı kamikaze dronlarını da içerecek şekilde genişlemektedir. Bu sistemler kritik altyapıya ciddi zarar verebilmekte ve çoklu yönlerden saldırarak hava savunmasını satüre etmektedir. Bu nedenle etkili savunma, iç içe geçmiş katmanlardan oluşan bir erken ihbar – tespit ağı ile bunun üzerine inşa edilen yönlendirilmiş enerji, elektronik harp ve namlulu/füzeli hava savunma çözümlerini zorunlu kılmaktadır. İttifak ülkeleri açısından öncelik, entegre ve eşgüdümlü bir tespit şebekesi ile bunu destekleyen savunma kabiliyetinin kurulmasıdır; zira dron kaynaklı ihlallerde sorumluluğun kolayca reddedilebilmesi, cezalandırıcı karşılıkların yüksek askeri ve siyasi risk taşımasına yol açmaktadır. 

Ukrayna’nın 2023’ten itibaren hızla oluşturduğu “dron ekosistemi”, ülke geneline yayılmış start-up’lar ile yurtdışı paydaşlarının yakın işbirliği sayesinde, sahadan gelen geribildirimin anında geliştiricilere aktarıldığı güçlü bir son kullanıcı–endüstri uyumu ortaya koymaktadır. Bu dinamiğin dikkatle incelenmesi gerekir. Ayrıca savaş koşullarının gösterdiği üzere, tedarik zinciri ve geliştirme altyapısının hızlı, düşük maliyetli ve yüksek adetli üretim taleplerine uyum sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmesi kritik önem taşımaktadır. Dronlara yönelik yeni taktik ve tekniklerin sürekli üretilebilmesi için müşterek öğrenme, modelleme ve simülasyon temelli test ortamlarının artırılması gerekmekte; bu da hem sürpriz tehditleri azaltmakta hem de yenilikçi taktiksel üstünlük yaratma imkânı sunmaktadır. 

Dronlar, özellikle küçük boyutlu olanları refleks ve reaksiyon ölçümü için oldukça kullanışlı araçlardır. Öte yandan karşı tarafın krizi tırmandırma ya da müttefiklerinin yardımına gelmesi gibi konularda pozisyon ve tutum sınaması için de kullanılabilirler. Bu bakımdan, Rusya Federasyonu’nun, ittifakın askeri ve siyasi hazırlık durumu, kararlılık ve eğilimini test etme amacıyla bu dronları uçurmuş olması son derece muhtemeldir. 

Gözden kaçırılmaması gereken bir diğer olasılık da, doğrudan ve öncelikli olarak refleks ve reaksiyon ölçüm niyeti taşımasa da, ittifak içinde olası görüş ayrılıkları ve şüpheleri artırmak için de bu uçuşların kullanılabileceğidir. Söz gelimi bu uçuşlara eşlik eder bir şekilde, Baltık ülkelerine yönelik muharip uçaklarla gerçekleştirilecek doğrudan bir hamleye karşı NATO’nun diğer üyelerinin gerekli reaksiyonu gösterip göstermeyecekleri; ittifakın böyle bir senaryoya karşı askeri, siyasi ve psikolojik olarak hazır olup olmadığına dair tartışmalar tetiklenebilir. Nitekim bu uçuşlardan hemen sonra, Türkiye’nin 2015 yılında Rus Su-24 jetini düşürmesi olayı yeniden gündeme gelmiş; konuyla ilgili sosyal medya ve basında yer alan tartışma ve yayınların pek çoğunda iki olay karşılaştırılmıştır. Bu yoğun tartışma ortamın, Rusya tarafından ittifak içindeki tereddüt, şüphe ve güvensizliği artırmak hedeflerini taşıyan bir bilgi harekâtına zemin sağlayabilir. Daha yalın bir ifadeyle, dron uçuşları, Rusya’nın NATO’ya yönelik psikolojik harekâtının bir unsuru olabilir. 

Her iki senaryoda da (refleks/reaksiyon ölçümü ya da psikolojik harekât), ittifakın askeri ve siyasi düzlemde alması gereken başlıca önlemler olarak bölgedeki erken ihbar ve önleme sistemlerinin takviyesi ile birlik ve kararlılık mesajlarının farklı seviyelerde yinelenmesi olarak sıralanabilir. 

Dronlar, avuç içine sığabilenden 24 saat kesintisiz uçuş yapıp güdümlü bomba ve füzeler taşıyabilene kadar çok çeşitli boyut, ağırlık, tip ve görevde üretilmekte. Bu kadar geniş bir yelpazede yer alan hava araçlarının uçuş sürat ve irtifaları ile manevra kabiliyetleri, boyutları birbirinden çok farklı. İlaveten, teknolojideki gelişmeler neticesinde dronların geliştirme ve üretim maliyetleri son derece düşmüş durumda. Bu da dronları hava savunması bakımından en tehlikeli tehditler haline getirmiş durumda. Nitekim Rusya – Ukrayna Savaşı’nda her iki tarafın kullandığı dronların sayı ve çeşitliliği geometrik olarak artıyor. 

Özellikle FPV tipi dronların tespit ve takibi ile önlenmesi son derece güç. Yönlendirilebilir enerji silahları, makinalı top ve füzelerle oluşturulacak kısa menzil ve alçak irtifa hava savunma silah sistemleri ile bir koruma şemsiyesi sağlamak mümkün. Ancak burada savunan taraf için maliyet ve performans bakımından ciddi bir meydan okuma söz konusu: Geniş bir coğrafyaya yayılan askeri ve sivil unsurların dronlara karşı savunması için çok sayıda sensör ve silah sistemi gerekecektir. Ayrıca saldıran tarafın her zaman için savunan tarafın önleme kapasitesinden daha fazla dron gönderme (satürasyon) riski bulunmaktadır.  

Düşük maliyetli dronlara karşı savunmada maliyet – etkinlik dengesini sağlamak için NATO ve AB ülkeleri, klasik yüksek maliyetli hava savunma füzelerine aşırı bağımlılığı azaltan çok katmanlı ve hibrit bir mimariye yönelmek zorundadır. Bu denge; elektro-optik ve RF tabanlı tespit ve takip sistemleri, siber-elektronik harp unsurları, lazer ve mikrodalga gibi yönlendirilmiş enerji silahları ile namlulu yakın hava savunma sistemlerinin entegrasyonuyla mümkün olabilir. Böylece, bir FPV dronunu düşürmek için yüksek maliyetli hava savunma sistemlerinin kullanma gerekliliği ortadan kalkar; tehdit tipine göre en ucuz ve en uygun karşı tedbir seçilebilir.  Ayrıca ABD ve Avrupa’da görülen C-UAS ortak tedarik programları, açık mimari standartlar ve sensör-füze entegrasyonunun yaygınlaştırılması, hem birim maliyetleri düşürebilir hem de operasyonel esnekliği artırarak ittifakın dron tehdidine karşı daha sürdürülebilir bir savunma kapasitesi oluşturmasını sağlayabilir. 

Türkiye, son yıllarda hızla gelişen insansız hava aracı ekosistemi ve güçlü savunma sanayii kapasitesi sayesinde küresel pazarda giderek daha görünür ve etkili bir aktör haline gelmiştir. Bu başarı; maliyet-etkin tasarım yaklaşımı, hızlı üretim kabiliyeti, modüler sensör ve mühimmat entegrasyonu ile siyasi-askeri esneklik sunan ihracat politikalarının birleşiminden kaynaklanmaktadır. Avrupa ülkelerinin de dâhil olduğu geniş müşteri portföyü, Türkiye’nin artık yalnızca sistem satan değil, giderek güvenlik mimarisinin şekillenmesine katkı sunan bir tedarikçi olduğunu göstermekte; böylece Türkiye, küresel İHA pazarının yükselen merkezlerinden biri olarak konumunu pekiştirmektedir. 

Türkiye’nin Çelik Kubbe çok katmanlı hava savunma sistemlerinin temel bileşenleri olan ALP erken uyarı radarları, Hisar ve Siper hava savunma füze sistemleri, elektronik harp ve C4ISR sistemlerinin tasarımı, geliştirilmesi ve üretimindeki deneyimiyle yukarıda sıralanan tüm ihtiyaç kalemlerine yönelik sistem ve çözümleri sağlama kapasitesine sahip olduğu vurgulanmalıdır. 

*. *. *

Doç. Dr. Tuba Eldem, Fenerbahçe Üniversitesi

Ukrayna’nın Dron Savaşından Avrupa’ya Stratejik Dersler  

Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgali, modern askeri tarih açısından bir dönüm noktası oldu. Rus siyasi ve askeri liderliğinin başlangıçta kısa ve hızlı bir operasyon olarak kurguladığı bu girişim, Ukrayna’nın özellikle dron savaşına yönelik yaklaşımında görüldüğü üzere hızlı uyum sağlama, dağıtık örgütlenme ve teknolojiyi hızla entegre etme kapasitesi sayesinde uzun süreli bir aşınma savaşına evrildi. 

Ukrayna’nın savunma performansı, zorunluluğun inovasyonu nasıl tetiklediğine dair çarpıcı bir örnek sunuyor. Çok daha büyük ve donanımlı bir orduya karşı Kiev, yüzlerce yerel üretici, yazılımcı, mühendis ve gönüllünün birleştiği bir savunma ekosistemi yarattı. Bu ekosistem, yüksek maliyetli platformlar yerine hızlı üretilebilen, düşük maliyetli ve modüler insansız sistemlere dayanıyor. 2025’te kullanılan otonom dron sürüsü, insan denetiminin minimal olduğu ilk operasyonel örneklerden biri olarak tarihe geçti. Dolayısıyla Ukrayna’dan çıkan en önemli ders, inovasyonlarını en hızlı uyarlayabilen ve ölçeklendirebilen tarafın üstünlük sağlayacağıdır. Bu ritme uyabilen ülkeler avantaj sağlarken, yavaş bürokratik tedarik süreçlerine sıkışan aktörler hızla geride kalmaktadır. Avrupa için bu, gecikmiş modernizasyonun artık tolere edilemeyeceği yönünde açık bir uyarıdır. 

İkinci ders, modern savaşta sivil-asker entegrasyonunun artık bir tercih değil zorunluluk hâline gelmesidir. Starlink gibi ticari uydu sağlayıcıları, Palantir benzeri veri analitiği şirketleri, açık kaynak istihbarat ağları ve gönüllü siber topluluklar bugün fiilen savaş alanının ayrılmaz aktörleri. Ticari dronlar hızla modifiye edilerek keşif, saldırı veya elektronik harp kabiliyeti kazanabilmekte; yazılım geliştiriciler ise cephe hattından gelen ihtiyaçlara göre saatler içinde yeni uygulamalar üretebilmektedir. Bu tablo, Avrupa için iki kritik sonuç doğurmaktadır. Birincisi, sivil teknolojiler artık savunmanın tamamlayıcı değil kurucu unsurudur. İkincisi, devletlerin özel sektörle hızlı işbirliği kurabilecek esnek yönetişim mekanizmalarına duyduğu ihtiyaç her zamankinden daha belirgindir. Sivil toplum, teknoloji girişimleri ve gönüllü ağlarıyla kurulan bu yeni etkileşim, savunmayı klasik anlamda askerî bir faaliyet olmaktan çıkararak toplumsal bir kapasiteye dönüştürmektedir.  

Üçüncü temel ders, elektronik harp ve bilgi güvenliğinin savaşın kalbinde yer aldığıdır. Dronlar artık yalnızca uçan platformlar değil; GPS, optik sensörler, video akışı, veri analitiği, bulut bağlantıları ve sinyal bozuculardan oluşan geniş bir dijital ekosistemin düğümleridir. Ukrayna’nın bazı Kinzhal balistik füzelerini elektronik harp yoluyla etkisiz hâle getirebilmesi, dijital üstünlüğün konvansiyonel ateş gücünün önüne geçebileceğini göstermektedir. Bu nedenle Baltık ülkeleri ve Polonya’nın önerdiği statik “Dron Duvarı” politik olarak cazip olsa da operasyonel açıdan sınırlıdır. Asıl ihtiyaç, NATO’nun güncel C-UAS Stratejisinde tarif ettiği gibi radar, optik sensörler, akustik tespit, elektronik harp, kısa menzilli hava savunma ve drona karşı dron sistemlerinin entegre edildiği çok katmanlı bir savunma mimarisidir. 

Dördüncü bir ders, modern savaş ekonomisinin radikal biçimde değiştiğidir. Düşük maliyetli dronların yüksek maliyetli tankları veya hassas hava savunma sistemlerini imha edebilmesi, klasik caydırıcılık teorisini zorlayan bir maliyet-asimetri alanı yaratmıştır. Bu nedenle Avrupa’nın, caydırıcılığı “cezalandırma”dan çok saldırının başarı ihtimalini minimize etmeye dayanan “inkâr yoluyla caydırıcılık” konseptine yönelmesi kaçınılmazdır. Bu ise yüksek maliyetli füzeler yerine elektronik harp ve sarf edilebilir insansız platformlara yatırım gerektirir. 

Sonuç olarak, Avrupa’nın bugün karşı karşıya olduğu “dron sınavı” yalnızca yeni sensörler, platformlar veya dron duvarları geliştirme meselesi değildir. Aynı zamanda bir yönetişim, stratejik koordinasyon ve vizyon sınavıdır. Avrupa, bu dönüşümün gerektirdiği esnek savunma mimarisini zamanında kurabilirse yeni güvenlik ekosisteminin normlarını belirleyebilir; aksi takdirde düşük maliyetli ancak yüksek etkili asimetrik tehditler karşısında giderek daha kırılgan bir konuma sürüklenebilir. 

Bu çerçevede, şekillenen yeni Avrupa güvenlik mimarisinde Türkiye’ye yer verilmesinin stratejik önemi göz ardı edilemez. Yunanistan ve Kıbrıs’ın vetoları Türkiye’yi EDF ve SAFE gibi fonlardan dışlasa da bu, Avrupa’nın gerçek güvenlik ihtiyaçları açısından sürdürülebilir değildir. Türkiye, insansız sistemler, elektronik harp, gözetleme ve maliyet-etkin savunma üretimi gibi Avrupa’nın en kritik açıklarında benzersiz bir kapasite sunmaktadır. Bayraktar TB2’den Aselnsan’in MEROPS’a kadar birçok Türk sistemi hâlihazırda AB ve NATO ülkelerinde sahada test edilmekte ve ittifakın caydırıcılığına katkı sağlamaktadır.  

Avrupa’nın ihtiyacı olan, yalnızca daha fazla teknoloji değil; daha hızlı, daha esnek ve daha dayanıklı bir endüstriyel ekosistemdir. Güvenlik artık tek bir ülkenin değil, bölgesel ve çok katmanlı bir inovasyon ağının ürünüdür. Türkiye hem coğrafi konumu hem yüksek tempolu inovasyon kapasitesi hem de sahada test edilmiş dron yetkinliği ile bu ekosistemin tamamlayıcı değil, en kritik paydaşlarından biri olarak öne çıkmaktadır. 

*. *. *

Dr. Öğr. Üyesi Çağlar Kurç, Abdullah Gül Üniversitesi

Dronların Değiştirdiği Güvenlik Dengesi 

Caydırıcılık stratejisi belirlerken kime karşı durduğunuz belirleyicidir. “Cezalandırma yoluyla caydırıcılık”, yalnızca kriz anında gerilimi tırmandırmayı göze alabileceğiniz rakiplere karşı işe yarar. Ancak Rusya gibi nükleer güce sahip ve doğrudan savaşmayı göze alamayacağınız bir rakip karşısında bu yöntem, çatışma riskini tehlikeli boyutlara taşıyacağı için uygun değildir. 

Savaş riskini göze alamadığınızda, cezalandırma tehditleriniz etkisiz kalır ve karşı taraf, sınırlı saldırılarına karşılık verilmeyeceğini bildiği için sınırları zorlamaya devam eder. Karşılıksız kalan her hamle ise NATO’nun genel caydırıcılığını zayıflatır. NATO üyelerinin Rusya ile sıcak çatışmadan kaçındığı bir ortamda, en doğru strateji “inkar yoluyla caydırma” (denial strategy), yani saldırıları daha gerçekleşmeden veya hedefe ulaşmadan başarısızlığa uğratma stratejisidir. 

Saldırı dronlarının maliyetinin düşük olması, onları sınırları test etmek için ideal kılıyor; kaybedilmeleri önemli değil ve insan kaybı riski yok. Bu durum, savunma yapan ülkeleri pahalı füze sistemleri kullanmaya zorlayarak ekonomik bir asimetri yaratıyor. Ancak, alçak irtifa dronlarına karşı geliştirilen yeni ve maliyet etkin sistemler sayesinde, inkar yoluyla caydırıcılık hem mümkün hem de ekonomik hale geliyor. 

Modern orduların Birinci Dünya Savaşı’ndan beri çözmeye çalıştığı temel denklem şudur: Artan ateş gücü karşısında, kendimiz yok olmadan düşmanı nasıl imha edebiliriz? Etkili bir askeri güç için hem saldırı hem de savunma operasyonlarından dersler çıkarılmalıdır çünkü bu ikisi etle tırnak gibidir, birbirinden ayrılamaz. Ancak kaynakların kısıtlı olduğu bir senaryoda birine öncelik vermek gerekirse, tercihim kesinlikle savunmadan yana olur. Çünkü “kuvvet koruması” (force protection) esastır; elinizde operasyon yapacak sağlam bir birlik kalmadıysa, saldırı yeteneklerinizin ne kadar gelişmiş olduğunun bir önemi yoktur. 

Bu ihlallerin temelinde NATO üyelerini caydırma ve yıldırma çabası yatıyor. Elbette NATO’nun reaksiyon süresi ve savunma hazırlığı test ediliyor; ancak asıl amaç, NATO üyelerine “dron savaşına hazır değilsiniz” mesajını vermek. Rusya, NATO’yu ucuz dronları düşürmek için pahalı füzeler harcamaya zorlayarak, bu çatışmanın maliyetinin Avrupa için sürdürülebilir olmadığını göstermek istiyor. Nihai hedef, Ukrayna’ya yapılan yardımların “çok maliyetli ve riskli” olduğu algısını yaratarak bu desteğin kesilmesini sağlamaktır. Buna verilecek en iyi cevap, NATO üyelerinin hızla düşük maliyetli ve etkili hava savunma sistemlerine yatırım yaparak bu dronları sınırda etkisiz hale getirmesidir. 

Bir “Dron Duvarı” kurmanın önündeki engeller teknik değil, tamamen operasyonel ve bütçesel tercihlerle ilgilidir. Teknik olarak, lazer silahları, mikrodalga sistemleri gibi yönlendirilmiş enerji silahları veya Soğuk Savaş yadigarı —ama hala çok etkili— Gepard gibi 35mm toplara sahip sistemlerle dronları durdurmak mümkündür. Asıl zorluk “neyi koruyacağınız” sorusunda düğümleniyor. Sadece kritik tesisleri koruyacaksanız işiniz kolay; daha az sensör ve silah yeterli olur. Ancak tüm sınır hattını veya geniş alanları korumaya kalktığınızda, gereken sensör ağı, silah sayısı ve koordinasyon altyapısının maliyeti katlanarak artar. 

Unutulmamalıdır ki, %100 geçirimsiz bir savunma sistemi yoktur;  mutlaka savunma sisteminde gedikler olacak ve içeri az da olsa dronlar ya da füzeler girecektir. Uzun vadeli sürdürülebilirlik ise rakibinizin kim olduğuna bağlıdır. Eğer “okçuyu” (saldırıyı başlatan kaynağı) vuramıyorsanız, gelen “okları” (dronları) havada vurmaktan başka çareniz kalmaz. Böyle bir durumda da en maliyet etkin çözümü bulan kazanır. 

Şu anki maliyet dengesizliğinin temel sebebi, 5-10 bin dolarlık dronları düşürmek için 500-300 bin dolarlık füzeler ve savaş uçakları kullanılmasıdır. Mevcut hava savunma doktrinlerimiz balistik füzeleri ve insanlı uçakları durdurmak üzerine kurgulandığı için bu “yüksek maliyet” sorunuyla karşı karşıyayız. Çözüm, mühimmatı ucuz olan sistemlere dönmekte yatıyor. Örneğin, 35mm parçacıklı mühimmat kullanan Alman Gepard veya Rheinmetall Skynex sistemleri bu işi çok ucuza halledebiliyor. Türkiye’nin geliştirdiği Korkut hava savunma sistemi de benzer şekilde dronlara ve seyir füzelerine karşı son derece maliyet etkin bir çözüm sunuyor. Korkut gibi namlulu sistemler ve geliştirilmekte olan yönlendirilmiş enerji silahlari hava savunma katmanlarına entegre edildikçe, maliyet avantajı saldırgandan savunana geçecek ve dron saldırıları artık “ucuz bir yöntem” olmaktan çıkacaktır. 

Türkiye, İHA pazarında kendine çok özel (niş) bir alan yarattı. TB2 ve ANKA sistemlerinin gerçek savaş sahalarındaki kanıtlanmış başarısı, Türk savunma sanayiine olan küresel ilgiyi ve güveni artırdı. Bu başarı sadece satış rakamlarını artırmakla kalmadı, Türk savunma şirketlerini daha fazla yatırım yapmaya ve ürün çeşitliliğini artırmaya teşvik etti. Sonuç olarak Türkiye, pek çok ülkenin henüz farkına bile varamadığı bir alanda öncü konuma yükseldi. Bugün Türkiye, ürettiği maliyet etkin insansız sistemlerle, sadece bir “dron satıcısı” değil; müttefiklerinin yetenek açıklarını kapatabilecek bir tedarikçi ve ortak haline gelmiştir. İhracat rakamlarının artması da bu stratejik konumun doğal bir sonucudur. 

*. *. *

Dr. Zeynep Şartepe

Dijital Duvar Arayışında Avrupa 

Rusya’nın 9 Eylül gecesi yaklaşık 20 adet Gerbera dron’la Polonya hava sahasını ihlal etmesine, NATO İtalyan havadan erken ihbar ve kontrol (AEW&C) uçakları, 5. nesil Hollanda F-35’leri ve Belçika’ya ait bir A330 MRTT tanker ve stratejik nakliye uçağıyla karşılık verdi. Burada temel sorun, hem düşük maliyetli dronların Batı güvenliği için bu kadar büyük bir tehdit haline gelmiş olması, hem de dronlara karşılık veren platformların maliyetinin kat kat fazla olması. Bu ihlallerle Rusya, hem AB/NATO savunma reflekslerini, teknoloji ve koordinasyon zaaflarını sınamak istemiş hem de hibrit savaş stratejisinin bir parçası olarak dronları siyasi bir gerilim yaratma amacıyla kullanmış olabilir. Ceza yoluyla caydırma (askeri/diplomatik/siyasi misilleme) önemli olsa da uzun vadede gözetleme ve karşı dron (counter-unmanned aircraft systems/ C-UAS) çözümlerinden oluşan engelleme tabanlı çok katmanlı bir hava savunması kurulmalı, üye ülkeler arasında hızlı komuta-kontrol sağlanmalı, kritik altyapılar güçlendirilmeli ve savunma-istihbarat entegrasyonu oluşturulmalıdır.  

Ukrayna, ilk zamanlarda Türk yapımı Bayraktar dronların Rus zırhlı birliklerine karşı elde ettiği başarıları kutlarken, 2023’ten bu yana düşük maliyetli ticari dronlar (commercial off-the-shelf) ile FPV (first-person-view) dronlar yaygın şekilde kullanıldı. Son olarak, kontrol sinyallerini bir kablo aracılığıyla ileten fiber-optik FPV dronlar ile kamikaze (gezici mühimmat) gibi mini/mikro İHA’lar, saldırı ve keşif sistemlerinin bir parçası haline geldi. Topçu mühimmatı eksikliğini dronlarla telafi etmeye çalışan Ukrayna, uzun siper hatları oluşturmak yerine, gözetleme mevzilerine yöneldi.  Ayrıca, her iki taraf da dronlarını onlarca kilometrelik fiber-optik kablolarla donatarak İHA’ları elektronik yöntemlerle etkisiz hale getirmeyi amaçlayan “soft kill” yöntemleri aşmayı başardı.  

Dronların yarattığı etki ağır silahlara kıyasla stratejik açıdan sınırlı olsa da taktik açıdan oldukça önemli. Dronların sürüler halinde kullanımı ve savaş alanında sürekli tekrar eden “dron vızıltısının” bilişsel yönden tahrip edici etkisini de eklemek gerekli. Buradan hareketle, Avrupa ülkeleri ulusal veya çok uluslu eğitimler, taktik kılavuzlar, simülasyon ve rotasyonlu saha programları ve inovasyon birimleriyle teknolojik avantajın etkisini maksimum düzeyde değerlendirmelidir. Üretim-tedarik zinciri dayanıklılığı, hızlı istihbarat, mobil anti-dron ekipleriyle saha esnekliği ve saha odaklı inovasyon (test bed’ler vb.) öncelik verilmesi gereken konulardan.  

Ancak, Norveç’tan Polonya’ya kadar uzanan ve gözetleme ve karşı-dron teknolojilerinden oluşan çok katmanlı “dijital bir duvar” yapımının önünde bazı teknik ve operasyonel zorluklar bulunuyor. Teknik açıdan, dron spektrumunun çeşitliliğine (askeri, ticari, el yapımı dronlar ile sabit kanatlı, rotorlu, mini/mikro ve FPV) karşılık olarak, jammer, radar sistemleri, akustik ve radyo frekans (RF) sensörü, optik sistem gibi çok katmanlı bir yapının kurulması gerekli.  Mikro ve alçak irtifada uçan dronlar, ağaçlık ve şehir içi alanlar, kuşlar ve dronların ayırt edilmesi gibi durumlar tespit etmeyi zorlaştırabilir. Dron-karşıtı önlemlerde jammer’lar hava trafik kontrol sistemini olumsuz yönde etkileyebilir, interceptor dronlar özellikle şehirlerde emniyet için risk oluşturabilir. Avrupa ülkeleri arasında ortak komuta-kontrol (C2) alt yapısının kurulması ve gerçek zamanlı veri paylaşımı da zor olabilir.  

Öte yandan, sınırların uzunluğu (1850 mil), insan kaynağı ve operasyonel hazırlığın sağlanması, sivil ve askeri tehditlerin ayırt edilmesinin zorluğu (dron ihlallerinin “gri bölge” yaratması) ve hukuki çerçeve eksikliği operasyonel problemlerden birkaçı. Avrupa Havacılık Güvenliği Ajansı’nın (EASA) regülasyonları sivil alanda ortak bir mevzuat oluştursa da özel mülkiyet, hava sahası kullanımı ve askeri müdahale yetkisi gibi konularda AB ülkeleri arasında farklılıklar bulunuyor. Dolayısıyla, bu sistemin sürdürülebilir olması için NATO-AB komuta-kontrol entegrasyonu, yapay zekâ destekli tespit sistemleri ile mobil karşı-dron birimlerinin koordinasyonu sağlanmalıdır. Son olarak, Fransa, Almanya ve İtalya’nın “dron duvarı” tasarısına yönelik görüş ayrılıkları ile ABD, İngiltere ve Türkiye gibi dron üreticisi NATO ülkelerinin ulusal çıkar, stratejik öncelik ve ekonomik kaygıları dikkate alındığında, siyasi, bürokratik ve finansal sorunların ortaya çıkması da söz konusu olabilir. 

Türkiye, dron üreticisi olarak özellikle Bayraktar TB-2 ve Akıncı ile TUSAŞ Anka ve Aksungur (S)İHA’larla birçok ithalat gerçekleştirdi. Bu yıl Baykar ve Leonardo’nun %50-50 ortaklıkla kurduğu LBA Systems adlı şirket, İHA sistemlerinin tasarımı, geliştirilmesi ve bakım süreçlerine odaklanacak. Öte yandan, Polonya ve Romanya birliklerinin 20 günlük eğitim programının ardından ASELSAN’ın geliştirdiği MEROPS sistemini sahada kullanmaya başlamasıyla, Türkiye karşı-dron ekosisteminin bir parçası olarak NATO’nun Doğu Kanadı Caydırıcılık Hattının güçlendirilmesine de katkı sağlayacak. Ukrayna Savaşı, Türkiye’de mini/mikro ve FPV dron üretimi ile karşı-dron sistemlerinin geliştirilmesini hızlandırdı. Mini/tatik İHA’larda STM Kargu FPV dron ile Skydagger’ın geliştirdiği kamikaze dronlar öne çıkıyor. ASELSAN’ın İhtar 100, KORKUT 25 mm Yakın Hava Savunma Sistemi, BUKALEMUN GNSS Aldatma Sistemi, KANGAL FPV Anti-Dron Sistemi ve SEDA 100-Cuav Akustik Dron Tespit Sistemleri ile Meteksan Savunma’nın Kapan anti-dron radarı, MKE A.Ş.’nin Tolga sistemi, mini/mikro İHA tehditlerini şehir ve kırsal ortamda etkisiz hale getirmek için geliştirilen sistemler arasında yer alıyor.  Gözlemlediğim kadarıyla, Türkiye’de özellikle sivil/hobi amaçlı dronlara karşı yaygın şekilde kullanılan Boğaziçi Savunma’nın geliştirdiği İLTER dron tespit ve engelleme sistemi, geniş etkileme alanı nedeniyle diğer hava sistemlerini ve altyapıları kesintiye uğratabiliyor. Yanıltma (spoofing) nedeniyle dronların düşme ihtimali hava sahasının güvenlik ve emniyetini olumsuz yönde etkileyebiliyor. Bu nedenle, özellikle büyük şehirlerde nüfus yoğunluğu, kritik altyapı, havalimanları ve binaların dronların tespit, müdahale ve karşı tedbir operasyonlarını daha karmaşık hale getirdiği göz önünde tutularak tek bir teknoloji yerine radar, kamera, yapay zekâ destekli analiz entegrasyonundan oluşan çok katmanlı savunma benimsenmesi, teknik etkinlik ile sivil güvenliği arasında denge kurulması gerekiyor.  

Karel Valansi

Karel Valansi, PhD, Global Academy uzmanı ve Global Panorama dergisinde yardımcı editördür. İstanbul Kültür Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim görevlisidir. Daha önce T24 ve Şalom Gazetesi’nde Orta Doğu meselelerine odaklanan bir gazeteci ve köşe yazarı olarak çalışmıştır.

Akademik ilgi alanları arasında Güvenlik Çalışmaları, Orta Doğu, İsrail ve Türk dış politikası yer almaktadır. Women in Foreign Policy inisiyatifi üyesidir ve dini azınlık hakları ile kadınların güçlenmesini destekleyen birçok projede aktif rol almaktadır.

Dr. Valansi, The Crescent Moon and the Magen David: Turkish-Israeli Relations Through the Lens of the Turkish Public (Hamilton Books, 2018) adlı kitabın yazarıdır. Analizlerine karelvalansi.com adresinden ulaşılabilir. Twitter ve diğer sosyal medya platformlarında @karelvalansi kullanıcı adıyla görüşlerini paylaşmaktadır.

Bu yazıya atıf için: Karel Valansi, "Panorama Soruyor: Avrupa’nın Dron Sınavı: Caydırıcılık, Maliyet ve Yeni Güvenlik Mimarisi – Karel Valansi" Global Panorama, Çevrimiçi Yayın, 28 Kasım 2025, https://www.globalpanorama.org/2025/11/avrupanin-dron-sinavi-caydiricilik-maliyet-ve-yeni-guvenlik-mimarisi-karel-valansi/

Bülten Aboneliği

Sosyal Medyada Paylaşın

PDF Kaydedin / Çıktı Alın

Editörün Seçtikleri

Copyright @ 2025 Global Academy. Design & Development brain.work

Çevrimiçi olarak yayımlanan yazıların tüm telif hakları Panorama dergisine aittir. Aksi belirtilmediği sürece, yayımlanan yazılarda belirtilen görüşler yalnızca yazarına / yazarlarına aittir. UİK, Global Akademi, Panorama Yayın Kurulu ile editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.

Bülten Aboneliği

Güncellemelerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.