Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun eşiyle birlikte 2 Ocak 2026 gece yarısından sonra Amerikan güçlerince Caracas’taki askeri üsten alınarak Amerika’ya götürülmesi ABD’nin bu ülkeye karşı yürüttüğü uzun soluklu bir politikanın kırılma noktalarından birisine işaret etti. Bu politikanın ekonomik, askeri, siyasi ve ideolojik yönleri uzun yıllar tartışılacaktır. Ancak ABD’nin Venezuela’ya yönelik bir rejim/hükümet değişikliği yürüttüğü süreç dikkat çekicidir. ABD’nin özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında dış politikasının tamamlayıcı bir parçası olarak gördüğü rejim/hükümet değişikliği ile ilgili operasyonel süreçler düşünüldüğünde ve 21. Yüzyıl ikinci çeyreğinde örtülü operasyonların devam edeceği dikkate alınırsa nasıl bir paterne sahip olduğumuzu anlama yönündeki çaba önemlidir. Bu yöndeki bir anlama çabası sonraki süreçlerde ABD dış politikasını anlama ve açıklama çabalarında yardımcı olacaktır. Bu yazı bu sürece dair bir açıklamayı hedeflemektedir.
23 Ocak 2019’da, dönemin Trump yönetimi, ülkedeki parlamento seçimlerinin hemen ardından Venezuela Ulusal Meclisi milletvekili Juan Guaido’yu Venezuela’nın Geçici Cumhurbaşkanı olarak tanıdığında Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro’nun Mayıs 2018’den beri sahip olduğu anayasal yetkisini zayıflatmayı amaçlamıştı. Maduro’nun buna tepkisi ise ABD ile diplomatik ilişkilerini kesmek oldu. ABD’nin tek taraflı zorlayıcı önlemler paralel bir hükümet yapısının tanınması ve daha sonra ortaya çıkan açık saldırı eylemlerine verilen destek, nihayetinde Maduro’nun istifa etmesi veya zorla görevden alınması için gerekli koşulları sağlamayı ve başkanlık seçimlerinde yeterli halk desteği toplayamayan ABD’ye müahir mualif aktörlere yol açmayı amaçlıyordu. Ancak, bu çabaların ve zorlayıcı tedbirler Washington’un Caracas üzerinde istenen hedefe ulaşması için yeterli olmadı. Ta ki 3 Ocak 2026’ya değin.
ABD’nin 3 Ocak 2026’nın ilk saatlerinde Venezuela Devlet Başkanı Maduro’yu özel bir askeri operasyonla ele geçirerek New York’ta yüksek güvenlikli hapishaneye nakletmesine kadar. Trump’ın birinci başkanlık döneminden bu yana kanunsuz olarak nitelendirdiği Maduro yönetimi için rejim değişikliği arzuladığı bir sır değildi. Birinci Trump dönemi Dışişleri Bakanlarından Rex Tillerson’un Şubat 2018’de Texas Üniversitesi’nde yaptığı tarihi konuşma 1823 Monroe Doktrininin temel prensiplerini açık bir atıftı. Batı Yarımkürenin Avrupa’nın kolonyal çıkarlarından korunması, Avrupa müdahalesine karşı direnç ve yarımkürenin bağımsızlığın korunması Birinci Trump yönetiminin Venezuela politikasında güncellenmiş şekilde ortaya çıkmaktadır. Hatırlatmak gerekirse, Monroe Doktrininin özü, dış güçlerin Batı Yarımkürede müdahalede bulunmasının potansiyel olarak ABD’ye karşı düşmanca bir eylem olarak görülmesidir. Tillerson’ın konuşmasında da açıkça görüldüğü üzere Venezuela’nın Rusya ve Çin tarafından desteklenmesi (silah ve askeri ekipman satışı) endişe vericidir. Tillerson Batı Yarımkürenin (doğal olarak bunu ABD olarak okumak gerekir) temel değerlerini yansıtmayan uzaktan gelen güçlere karşı müteyakkız olunması gerektiği öne çıkmaktadır. Başkan Roosevelt’in daha 1904’te Roosevelt Corollary olarak anılan, Monroe Doktrinine eklemlenen ABD’nin iç işlerine müdahalesi için yasal temel dayanak oluşturmuştu. Benzer şekilde, Trump yönetiminin Venezuela konusuyla ilgili çok taraflılığa bağlı kalarak bölgesel iş birliği dahilinde Lima Grubu, OAS, Kanada, AB ve yaptırımlar ile, Batı Yarımküredeki ABD’nin koruyucu rolünü sağlamlaştırmaktadır. Tillerson’ın Venezuela konusunda ileri sürdüğü argüman Maduro rejiminin tiranlığı temsil ettiği ve demokratik değerlerin korunması gerekliliğiydi. İkiyüz yıllık doktrinin tam da bu ana hatlarını teşkil ediyordu. Tillerson’ın konuşması da Venezuela’yı bu yarımkürenin bir iç meselesi ve ABD’nin doğal sorumluluk alanı içinde konumlandırmıştı.
Trump’ın Birinci Başkanlık dönemi Monroe Doktrininin geleneksel amacı olan geleneksel Avrupa güçlerinin Yarımküreye müdahalesini önlemeyi 21. Yüzyılın gerçekliğine bir uyum olarak görmek gerekir. ABD açısından yeni tehdit kaynakları artık Çin ve Rusya’dır. Maduro yönetimi, Tillerson’ın konuşması çerçevesinde ABD tarafından tanımlanan biçimiyle demokratik değerleri reddetmekte, yerel bir oligarşi tarafından yönetilmekte ve Rusya ve Çin gibi yeni aktörlerce desteklenmektedir. Trump yönetiminin müdahaleci yaklaşımı, Monroe Doktrininin sadece pasif bir uyarı değil, Batı yarımkürede ABD’nin aktif koruma sorumluluğu altına alındığının da işaretini taşımaktadır. nu da içerdiği anlayışına dayanmaktadır Ancak ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi 2025’te (NSS 2025) bu söylem tamamen farklı bir boyuta taşınmış görünmektedir. Birinci Trump döneminden farklı olarak artık demokratik değerler, insan hakları gibi ABD’nin kuruluşundan itibaren Amerikan dış politikasında en azından söylem düzeyinde meşru müdahale zeminlerini oluşturma evrensel değerlerin terk edildiği ve Monroe Doktrini’ne 1904’ten sonar ilk kez Trump Corallary (Trump’ın kavramını kullanırsak Donroe Doktrin) ile farklı bir perspektif getirildiği anlaşılıyor.
Örtülü Eylem Pratiğinde Patern Arayışı
ABD’nin Maduro’ya gerçekleştirdiği harekatı anlamak için, stratejik çevreyi harekatın konseptiyle tahayyül etmek ve tahayyülün parçalarından bir kalıp oluşturarak tarihsel patern ile olan benzerliğini veya farklılığını ele almak gerekir.
Amerikan milli güvenlik bürokrasisi (Beyaz Saray-hazine-ticaret-savunma-dışişleri-istihbarat) tarafından Venezuela’da muhakeme edilen durum, Amerikan dış siyaset tarihi boyunca Latin Amerika’da tecrübe edilen olağan süreçlerden farklı değildir. ABD’nin Latin Amerika ile olan ekonomik, demografik ve kültürel bağları Amerikan anavatanı için hassas olduğu kadar Latin Amerika ülkelerinin devlet inşası ve ekonomik kalkınma süreçleri için elzemdi. Bu ülkelerdeki sorunların Amerikan anavatanı içinde yansıması ve kamu düzenini tehdit edecek niteliğe erişmesi Amerikalıların az maliyetle sorunu kaynağında çözmeye çalışmaya iterken, böyle bir çözüm Latin Amerika’da devletlerinin egemenlik haklarının ihlallerine dair ciddi endişeleri de gündeme getirmektedir. Bu nedenle ABD’nin Latin Amerika siyaseti çıkarların ekonomik, demografik ve kültürel bağlarla korunmasını amaçlarken bu bağlar üzerinden gelecek tehditler ve istikrarsızlık karşısında askeri müdahalelere başvurulmasını da sınırlandırmakta ve hatta engelleyebilmektedir. Bölgeyle olan bu bağlılık ve sınırlılık, ABD’nin bölge siyasetinin ana hatlarını oluşturmaktadır.
Bölgesel siyaset bu hatlarla şekil almışken Latin Amerika, tarih boyunca bu siyasete meydan okuyacak iç gelişmelerden de yoksun kalmamıştır. Örneğin 1980’li yılların başında ABD’nin Nikaragua’yla olan diplomasisi bugün Venezuela ile olan ilişkilerinde benzer koşulları sunmaktadır: Nikaragua’da, Sandinista devrimini gerçekleştiren parti koalisyon hükümeti kurma ve ekonomik yardım alma konularında ABD ile müzakerelerinde Sovyetler Birliği ve Küba desteğinde devrimi Orta Amerika’ya ihraç etmeyi koz olarak kullanmışken; Venezuela’da Maduro hükümeti ise demokratik geçiş ve petrol ihracı konularında ABD ile ilişkilerinde Rusya, Çin ve İran’la olan ilişkilerini koz olarak kullanırken ABD açısından bu sürece narko-terörizm de eklenmiştir. Her iki durumda da ortak olan, diğer tarafın iç istikrarsızlığının ABD için bölgesel endişe yaratması, ancak aynı zamanda diğer tarafın jeopolitik rekabeti gündeme getirerek müzakereler sırasında endişeleri kasıtlı olarak tırmandırmasıydı. Nitekim Venezuela’yla olan ilişkilerinde ABD’nin tırmandırmaya askeri kuvvetle karşılık vermesi de Latin Amerika kamuoyunda aleni bir askeri saldırganlık olarak algılanacağından ‘negatif sıfır toplamlı bir oyun’dur (Negative Zero-Sum Game). Bu noktada Latin Amerika’daki iç siyasi değişimlerden çok bu değişimleri yönetmekte olan yerel iktidarların koz için jeopolitiğe yönelmesi, ABD’nin bölgesel siyasetine yönelik yerelden gelen karşı hamlelerdir.
Örtülü Eylem Paterni
ABD’nin Ocak 2026 Venezuela’da gerçekleştirdiği özel operasyonun 1980’lerde Nikaragua’da Sandinista karşıtı paramiliter kuvvetleri desteklemesiyle olan benzerliği ABD’nin bölgesel siyasetine karşı yerelden gelen hamlelere, bölge siyasetini mümkün mertebe bozma eğilimi göstermeden örtülü eylemle karşılık verdiğine dair bir patern ortaya çıkarmaktadır. Ancak bu patern Nikaragua tecrübesiyle edinilen derslerin doğrudan uygulanması da değildir. Paternin ortaya çıkmasına kadar olan süreçte Amerikan milli güvenlik bürokrasisi başkanlık makamının talep ettiği siyasi çözüm doğrultusunda bir dizi yöntemler sunar. Örneğin ABD Savaş Bakanlığı güç gösterisi için Venezuela’ya komşu ülkelerde tatbikat yapılmasını sunarken, Dışişleri Bakanlığı ise muhatap ülkenin kamuoyuna yönelik bilgi faaliyetlerinin arttırılmasını ister. Sunulan bu yöntemler aslında gerginliğin artışı karşısında güvenlik bürokrasisinin ABD başkanının bir karar almasına kadar geçen sürede zaman kısıtlamasından mağdur olmaması, kısacası esnek davranabilmesi için bir karar planı inşa etmesidir. Bu karar planı içinde önemli olan sunulan yöntemlerin başarısızlığı durumunda ayrılan kaynakların feda edilmemesini sağlamaktır. Örtülü eylem bu anlamda muhatap ülkenin verilen karşılığa rağmen mevcut hamlesinden vazgeçmemesi durumunda inşa edilmiş karar planı içinde yöntemlere ayrılan kaynakların feda edilmesi riskine karşı geliştirilmiş ‘üçüncü bir seçenek’tir (The Third Option). Venezuela’ya bakıldığında bu seçenek uyuşturucu taşıyan botların vurulması gibi askeri yöntemlerin veya Maduro karşıtı muhalefetin desteklenmesi gibi diplomatik yöntemlerin uygulanmasının devamında Maduro’nun iktidardan kendi rızasıyla inmesine teşvik etmediği için ortaya çıkmıştır. Venezuela’ya ayrılmış ve bölgeye yönlendirilmiş diplomatik, askeri, bilgisel ve ekonomik yöntemlerin uygulanmalarına rağmen Maduro’yu ABD’nin bölgesel siyasetine karşı öne sürdüğü hamleden bezdirmemesi, bu yöntemlerin Venezuela meselesi için maliyetlerini arttırmıştır. Bu noktada ABD açısından Trump’ın da açıkça kullanmaktan çekinmediği şeklide Maduro’nun “kaçırılması” tam da o günün Caracas resmi programında Çin temsilcisinin ziyaretine ilişkin görüntüleri hatırlamak gerekir. Operasyonun icrası ile bu ziyaretin zamanlaması dikkat çekicidir. Çin’in ABD karantinası altındaki ülkeye bir nefes olarak görülmesi ABD açısından maliyet arttırıcı eylem olarak görülmüştür.
Kısacası bezdirememe ve maliyet artışı ile oluşan durum Amerikan milli güvenlik karar-alma sürecinde bir ‘gri alan’ yaratmıştır. Ancak yine de bu durum örtülü eylemin Latin Amerika’da edinilen derslerden doğrudan uygulanması demek değildir. Karar planını oluşturan milli güvenlik bürokrasisinin ‘üçüncü bir seçenek’ arayışına yönlenmesindeki kırılma Maduro’nun iktidardaki varlığının hem ABD’nin bölgesel siyasetini endişelendiren, hem de ABD başkanı için Venezuela meselesine yönelik oluşturulan karar planında risk oluşturan ‘yüksek ödüllü bir hedef’ (High-Payoff Target) olarak muhakeme edilmesi (Çin’in açık desteği) ve bu ‘ödül’ün ele geçirilmesi için Maduro çevresindeki siyasi ve askeri aktörlerin ‘kolaylaştırıcı’lara (Enabler) dönüştürülmesidir. ABD basınında son günlerde çıkan haberler özellikle istihbarat teşkilatının bu kolaylaştırıcılarla ilişkisine atıf yapmaktadır. Hem ödül muhakemesi hem de çevresel aktörlerin dönüştürülmesi karar-alma süreçlerinde oluşan ‘gri-alan’lar için istihbarat teşkilatının savunma ve dışişleri bürokrasisi karşısındaki eşsiz rolünü kanıtlamaktadır. Ancak bu eşsiz rol sürecin sadece bir aşamasını oluşturmaktadır. Siyaseten başarının ne olduğunun anlaşılabilmesi için önümüzde daha çok uzun bir süre olduğu da aşikârdır.