Özet
Bu makale devam eden İran savaşını farklı bir bakış açısıyla incelemektedir. İran ile savaşta, ABD’nin açmazı/çıkmazı, kaybolan ‘sağduyu ve erdemdir’. Trump’ın yönettiği ABD, geçmişte bir sarkaç misali, idealizm ve realizmin belirlediği sınırların içinde hareket ederken, bugün bu sınırların dışına taşan bir görüntü içindedir. Asıl tehlike, Trumpizmin etkisiyle ABD’deki kurumlar çözüldükçe ve Amerikan demokrasisi kontrol ve denge özelliğini yitirdikçe, demokratik sistemin entropisinin daha da yükselmesi ve kontrol edilemeyen bu sarkacın daha şiddetlenerek sağa sola savrulup sadece Amerika’ya değil, tüm dünyaya ağır ve onarılması zor hasarlar vermesidir. Çünkü mevcut olgular, Trump popülizminin sadece Amerika’yı değil, tüm dünyayı ve uluslararası sistemi tehdit ettiği yönündedir.
Giriş
Thomas Paine (2022) “Sağduyu” isimli eserinde; yerel veya uzun yıllara kök salmış önyargıları zor da olsa aşmayı/kırmayı deneyerek sistemin yaşamasını sağlayacak, kapanmasına engel olacak adımları betimlemektedir. Paine, ‘sağduyu (common sense)’ kavramından yola çıkarak, Amerika’nın İngiltere’den kurtulması tezini savunur ve şöyle der: “Mutabakat doktrinini destekleyen herkesin şu tanımlardan birine girdiğine inanma eğilimindeyim: Kendilerine güvenilmeyecek, çıkarları peşinde koşan insanlar, hiçbir şey göremeyen zayıf insanlar, gerçekleri bir türlü göremeyecek olan ön yargılı insanlar ve Avrupalıların dünyası hakkında layık olduğundan daha iyi düşünen, bir nevi ılımlı insanlar kümesi. İşte, yanlış kanaate kapılan bu son kategoriye ait olanlar, ilk üçüne ait olanlara kıyasla bu kıtanın başına çok daha fazla belâ sarılmasına neden olacaklar”.
İran ile girilen savaş, Paine’nin de ifade ettiği gibi Amerika’nın başına daha fazla belâ gelmesine neden olmuş bir görüntü vermektedir. Nitekim şu ana kadar bölgedeki 16 Amerikan üssü İran tarafından ciddi şekilde hasara uğratıldı. Uğranılan zararın toplam miktarının 500 milyon ABD doları olduğu ifade ediliyor. ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı harekât, bu yazının yazıldığı anda da zaman zaman bir kara harekâtına evrilme tehlike riskiyle de birlikte devam etmekteydi ve sona ereceği zamanı kimse bilmiyor/bilemiyor, sanırım savaşı başlatan Trump’ın kendisi de dahil. Çünkü açıklamaları oldukça tutarsız ve çelişkili. Kendisi bir taraftan ‘savaşın sona ermesi çok erken/hatta savaş bitti’ derken, diğer taraftan ‘düşmanı kesin bir şekilde mağlup edene kadar durmayacağız’ diyor. Savaşın iki ayı aşan geçmişinde, neredeyse Trump her gün savaşı kendilerinin kazandığını ifade ediyor. Çünkü anketler, ABD’de kendisine olan desteğin de azaldığını gösteriyor. Daha önce de Fox News Radyo’ya verdiği bir röportajda savaşın ne zaman sona ereceğiyle ilgili bir soruya “Bunu hissettiğimde, iliklerime kadar hissettiğimde” yanıtını vermişti. Son günlerde dünyada durum üstünlüğünü ele geçirdiği algısını yaratan İran tarafı ise Trump’ın bu açıklamalarını, zaman kazanmaya yönelik adımlar olarak niteleyerek tepki gösteriyor. Öte yandan, her iki tarafın da savaşı bitirmek konusunda görüştükleri biliniyor. İki taraf da şartlarını birbirlerine iletti. Ancak açık kaynaklardan takip edilebildiği kadarıyla bu karşılıklı isteklerin ortaklaşarak, savaşı bitirecek bir noktaya evrilmesi şimdilik zor görünüyor.
İran, Hürmüz Boğazı’ndan izni olmadan “1 litre” petrolün bile geçmeyeceğini belirterek Hürmüz Boğazı’nı mayın döşeyerek kapattığını açıklamıştı. Sonradan bu kararını belirli şartlar altında yumuşatacağını açıklasa da, bu durumun özellikle petrol arzı ve fiyatları üzerindeki etkisi büyük oldu. Bazı ülkelerde petrol sıkıntısı başladı. Fiyatların inip çıkması nedeniyle petrolde fiyat ayarlaması zorlaştı. Bu arada finans piyasalarında da sarsıntı devam ediyor. Bu durumun Trump’ı köşeye sıkıştırdığını, özellikle Hürmüz Boğazı’nın emniyete alınmasıyla ilgili bir adım atmaya zorladığını görüyoruz. Bu bağlamda ABD deniz piyadeleri körfeze intikal ettirildi. Bu girişim, Hürmüz Boğazı’na yönelik sınırlı bir harekât öncesi, ABD’nin bölgeye yığınak yaptığı şeklinde yorumlanabilir. İttifak halinde olduğu Netanyahu ise başlangıçtaki tutumunu devam ettirerek, harekâtın kendi hedeflerini gerçekleştirinceye kadar devam edeceğini televizyonlardan açıklasa da, İsrail Genelkurmay Başkanı bu durumun İsrail ordusunu çökme noktasına getirdiğini, personel sıkıntısı yaşadıklarını bir toplantıda ifade etti ve bu serzeniş İsrail basınında yer aldı. Çünkü İsrail, iç cephe konumuyla, aynı anda İran’da hava ve Lübnan’da hava ve kara harekâtına devam ederken, Gazze’de ve Batı Şeria’da da kuvvet bulundurmaya devam ediyor. Özetle, hem ABD hem de İsrail açısından işler planlandığı gibi gitmiyor.
Tüm bu açıklamalarla birlikte, gelişmeleri medya ve sosyal medya kanallarından takip ederek bir fikir yürütmeye çalışıyoruz. Bunun anlamı, savaşı takip edenler, fikir yürütenler, bu mecralardan aldıkları kadarıyla icra edilen savaş hakkında fikir yürütebiliyorlar. Hatta daha ileri bir çıkarımla, tüm dünya savaşı algılar üzerinden takip etme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Aslında, bu durum geçmişte Körfez ve Irak savaşlarından sonra bu şekilde gerçekleşmeye başladı denilebilir. O zamanlar buna bir ‘metafor’ olarak “CNN etkisi”[1] deniyordu. Dünya harp alanında olan biteni televizyon karşısında sinema seyreder gibi seyredebiliyordu; o zamanlar harekâtı icra eden unsurlara ‘eklemlenmiş’ (embedded) savaş muhabirleri aracılığıyla, özellikle CNN’in aktardığı bilgilerle savaşın gidişatını takip edip güçlü olanın gücünü CNN üzerinden tüm dünyaya gösterebiliyordu. Tabii, bu tarz bir yayının, farkında olmasalar da, seyredenler üzerinde ciddi bir etkisi oldu ve kamuoyunun bilinçaltına ‘korku’ yerleştirildi. Bu son derece görsel yeni tarz ile ABD, daha önce Hollywood’un da yardımıyla oluşturduğu etkili yumuşak gücünün yanında, Soğuk Savaş sonrası dönemde sergilediği sert gücüyle de hegemonyasını pekiştirme olanağını buluyordu.
Ancak geçen süre zarfında, Uzak Doğu’da yükselen Çin’in etkisiyle Amerikan hegemonyasının zayıfladığı günümüzde, Körfez ve Irak savaşlarında yaratılan benzer bir etki İran üzerinden yaratılmaya çalışılıyor. Bu durum akıllara, zayıflayan ABD’nin esas hedef olarak gördüğü Çin’e karşı direkt bir kuvvet gösterisinde bulunmaktan kaçınarak, dolaylı bir tutumla, nispeten zayıf, kendisine simetrik bir sert güçle karşı koyamayacağına inandığı ülkeleri hedef alarak bir güç gösterisi yapmaya çalıştığı izlenimini yaratıyor. Ancak uluslararası sistemdeki entropiyi ciddi şekilde yükselten bu etkinin geçmişteki kadar ikna edici olduğunu söylemek pek de mümkün değil. Hatta tam tersine bir etki yarattığı, ABD’nin eski müttefiklerinin çoğunun, yapılanlar karşısında kayıtsız, isteksiz ve hatta İspanya gibi ülkeler ise açıktan tepkili olduğu görülüyor. Eskiden koşulsuz ABD’nin kurduğu ittifaklara katılan, İngiltere ve AB üyesi ülkeler günümüzde ABD’yi desteklemiyor. Bu duruma tepki gösteren Trump, Avrupa’daki birliklerini çekeceğini ifade ediyor. Bu sebeple ortada eskiden olduğu gibi bir ittifaktan da söz edemiyoruz ve hatta NATO ittifakında bir çatırdaman söz edenler var. Yine de ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrası oluşan uluslararası hukuk düzenini de aşağılayan bir yaklaşımla, adını tam olarak koyamadığımız, ne olduğu belli olmayan ‘post-hegemonik’ bir etkinin oluşması için çok çabalıyor. Bu bağlamda dünya, ABD Başkanı Trump’ın hezeyanlarını, narsist duygularının yansımalarını, tehditlerini ve şantajlarını televizyondan dehşetle ve şaşkınlıkla izliyor!
Marie-France Hirigoyen (2021), iktidardaki narsistleri incelediği kitabında, Başkan Trump’ın DSM’de (Tanı Ölçütleri Başvuru Elkitabı / Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders) yer alan kriterlere[2] uyduğunu ve kendisinin birinci sınıf bir narsist kişilik olduğunu ifade etmektedir. Hirgoyen’in belirttiği gibi, ABD’deki bazı psikiyatrlar kendisinin sahip olduğu bu özellikleri güçlü kişilik özellikleri olarak ifade etseler de, görünen, Trump’ın normal bir insanda görülmeyen sıra dışı/anormal davranışlar sergilediğidir. Bazı değerlendirmelerde ise Trump’ın bir narsist değil, ‘tek benci’ (solipsist)[3] olduğu iddia edilmektedir. Yine de Trump’ın Venezuela ve İran ile yaşanan gerilim ve sonrasında savaş sırasında sergilediği tavırlar, kendisinin ne tür bir kişilik olduğunu anlamamıza fazlasıyla yetiyor.
Diğer taraftan, ABD’deki sistemin kurucu babalarından Madison’un “hırsı yok etmek için karşı bir hırs oluşturulmalıdır (ambition must be made to counteract ambition)” şeklinde ifade ettiği temel kavram ile “Federalist No. 51, titled: Hükümetin Yapısı, Farklı Bölümler Arasında Uygun Denetim ve Dengeyi Sağlamalıdır (The Structure of the Government Must Furnish the Proper Checks and Balances Between the Different Departments)” da ifadesini bulan, Amerikan siyasi sistemindeki ‘kontrol ve denge’ mekanizması, popülist politikaların kalıcılığı/sürekliliği önünde bir engel oluşturmaktayken, Trump’ın özellikle ikinci döneminde yaşananlar, bu mekanizmanın da ciddi şekilde hasar aldığını gösteriyor ve daha önce ülkelere örnek olarak gösterilen Amerikan demokrasisi çöküyor mu sorusunu akla getiriyor. Martin Wolf, Financial Times’daki yazısında demokratik gerilemenin başını ABD’nin çektiğini iddia etmektedir.
Dolayısıyla, Paine’nin betimlemesinden yola çıkarak, şu soru sorulabilir: ABD’nin bu savaşta bocalamasının nedeni Trump ve etrafındakilerin gerekli sağduyudan yoksun olmaları mıdır? Geçmişte yapılan tüm hatalara karşın, ABD realizmi ve idealizmi arasındaki geçişkenlik ABD’yi daha büyük savrulmalardan korumuş, NATO ittifakını dahi tehdit edecek, bu günkü gibi bir savrulma yaşanmamıştı. Dolayısıyla akla ikinci bir soru daha gelmektedir: Bugün kaybolan sağduyuyla birlikte bu geçişkenlikte mi kayboldu? ABD sapkın bir realistin, tutkulu bir realizmin tutsağı mı oldu? Yazı müteakip bölümlerde, devam eden savaşı bu sorular ışığında irdelemeye çalışmaktadır.
Savaşın Doğası
Ontolojik olarak savaşların klasik hedefi, hasım tarafı bertaraf ederek kendi iradenizi karşı tarafa kabul ettirmektir. Diğer bir ifadeyle, karşı tarafın savaşma azmini ve iradesini ortadan kaldırmaktır. Ancak asıl zorluk, bunun yöntemini belirlemektir. Bu bağlamda, günümüzde yaşanan gelişmelere bakarak şu soruyu sorabiliriz: Ülkeler salt teknolojik kapasiteleriyle hasım ülkeleri dize getirebilir mi? Gördüğümüz kadarıyla, ABD ve İsrail gibi ülkeler, yoğun şekilde teknolojiyi kullanarak, hasımlarıyla aralarında yarattıkları derin teknolojik farkla bunu sağlamaya çalışmaktadırlar. Nitekim bu derin teknolojik fark, her iki ülkeye de hasımlarına karşı önemli oranda güç üretme olanağını vermektedir. ABD yıllardır teknolojik bir kıskançlıkla, kritik silahlarını sınırlı sayıda, çok güvendiği ülkelere belirli şartlarla vermektedir. Bu yaklaşımının sonuçlarını Gazze’de, Venezuela’da ve İran’la yaşanan savaşta gördük: Trump ve Netanyahu, aşırı bir özgüvenle, salt bu ölümcül kapasiteyi dikkate alarak, ‘sağduyu’ ile hareket etmeden, ‘güce’ güvenerek savaş kararları aldılar. Oysaki yukarıda da ifade edildiği gibi savaş kararı çok ciddi bir süreçtir ve bu süreç, tek bir kişinin iradesine bırakılmayacak derecede önemlidir. Özellikle askeri bürokrasi, teknolojik kapasiteyi önemsemekle birlikte, daha başka faktörleri analiz ederek, yapılan son derece ciddi ‘durum muhakemeleri’ ile siyasi otoriteye teklifte bulunmayı arzular. Bunun sebebi, yıllardır savaş senaryoları, tatbikatlar, çeşitli gerçek operasyonlar ve birliklerini eğitmekle uğraşan askerlerin savaş/savaşmak konusunda kazandıkları tecrübenin onları maceracı olmaktan ziyade, daha muhafazakâr bir noktaya doğru itmesidir.
Samuel Huntington’un (1998) “Asker ve Devlet” isimli kitabında askerin doğası gereği muhafazakâr bir yapıya sahip olduğunu ve ‘aktör’ odaklı bir bakış açısından ziyade daha ‘kurumsal’ bir bakış açısı geliştiremeye olanak sağlayan ‘yapı’ odaklı bir bakışı benimsediğini öne sürer. Bu özellikler asker için ‘ontolojik kabuller’ olarak da ifade edilebilir. Diğer taraftan, bahsedilen muhafazakârlığı siyasi anlamda bir muhafazakârlık olarak değerlendirmemek gerekir. Askerin doğasındaki bu muhafazakâr yapıyı tam olarak anlayabilmek için muhafazakâr düşüncenin önemli savunucularından Michael Oakeshott’ın (2022) muhafazakâr düşünceyle ilgili yaklaşımını incelemek gerekir. Oakeshott, insanın aşırı güven ile aşırı ihtiyatlılık arasında, tutarlı bir noktada kalmasını istemektedir. Teknik bilgi tek başına, insanı denetimsiz, kendisinin ifadesiyle, bir delikanlıdaki ruh haliyle, maceracı ve denemeye yönelik tutkulu bir noktaya sürükleyebilir. Bu durum tehlikelidir, çünkü ona göre; bilinen iyi, daha iyi görünen bir bilinmeyenden kötü değildir. Maceracı olmamak gerektiğini düşünmektedir. Özellikle, bilinmeyen sulara açılmanın bir faydası olmayacağına inanmaktadır. Ayrıca onun için kaybolunacak bir “sihir” de yoktur. Her şeye rağmen, bilinmeyen bir yolculuğa zorlanırsa, kat edeceği her bir santimetre yol için “erdemin” göz önünde bulundurulması gerektiğine inanmaktadır. Başkaları onu ürkek olarak tanımlasa da o kendisini daima akılla ve sağduyu ile hareket eden birisi olarak görmektedir. İki kelime onun yaklaşımının odağını oluşturmaktadır: Erdem ve sağduyu. Bu açıdan yaklaşıldığında, İran’a karşı girişilen harekatın erdem ve sağduyudan yoksun olduğunu söylemek mümkündür. Belki bazıları savaşın doğasında bu iki kelimenin bulunmadığını ifade edebilir, ancak Hitler örneğinde olduğu gibi, liderlerin erdem ve sağduyudan yoksun kararları, insanlığı geçmiştekinden daha da büyük bir felakete sürükleyebilir.
Unutulmamalıdır ki dünya harp tarihini incelediğimizde görmekteyiz ki güç/kudret önemli olmakla birlikte, sayıca ve nitelikçe az görünen kuvvetlerin sağduyulu ve erdemli liderlerin/komutanların sevk ve idaresinde, sayıca üstün ve nitelikli görünen kuvvetlere karşı kazandığı zaferlerin sayısı hiç de az değildir. Dolayısıyla, taraflar arasında kuvvet/güç mukayesesi yapılırken, ‘nicelik’ ve ‘nitelik’ kadar, ‘sevk ve idare/komuta’ ve ‘harp sanatı’ gibi faktörler de dikkate alınmalıdır. Nitekim, Clausewitz, Sun Tzu ve Liddell Hart gibi strateji/savaş kuramcılarının baş yapıtları harp sanatı üzerinedir ve sonuçta sayıca üstün kuvvetlere karşı uygulanacak hareket tarzlarıyla ilgili bir öğreti niteliğindedir. Bu kavram içinde başta insan olmak üzere, zamanında doğru kararlar verme, yaratıcı manevralarla çözümler üretme ve savaşta asimetri yaratma/yaratabilme gibi faktörler de vardır. Unutulmamalıdır ki insanoğlu zekâsıyla zor şartlardan bir çıkış yolu yaratabilme yeteneğine sahiptir ve bu durum savaşların yönetimi için de geçerlidir. Aslında bu durum, askeri okullarda strateji derslerinde de ifade edilen ‘köşeye sıkıştırılmış kedi’ metaforu üzerinden basitçe açıklanabilir: Bir kedi köşeye sıkıştırıldığında, ona bir çıkış yolu bırakılmadığında, kendisinden çok daha güçlü hasmına karşı son derece yırtıcı ve zarar verici şekilde davranabilir. İran ile yaşanan savaşta, İran’ın yaklaşımı bu açıdan da değerlendirilebilir.
Savaşın Epistemolojisi ve Yeni Yöntemi Üzerine
Savaş/savaşın başlatılması, ülkeler için çok ciddi sonuçlar doğurabilecek bir karar noktasıdır. Bu noktada ülkenin güçlü ya da zayıf olmasının bir farkı yoktur. Çünkü savaş zayıf olana olduğu kadar, güçlüye/çıkarana da zarar veren bir olgudur. Kısaca, gerçek bir savaş PlayStation’da zevk için icra edilen bir oyun değildir. Bu noktada Büyük Lider Atatürk’ün harbe bakışı bir referans noktası olarak kabul edilebilir: “Savaş hayati ve zorunlu olmalıdır ve ulusun hayatı tehlikede olmadıkça savaş cinayettir.”[4] Bu sebeple birçok ülke savaş kararının kolay alınamayacağı şekilde karar süreçlerini düzenlemiş ve bu kararın ne şekilde alınacağını kendi anayasalarına ayrı bir madde olarak koymuştur. Dolayısıyla savaş kararı bir kişinin iradesine bırakılamayacak ölçüde önemli bir karardır denilebilir. Nitekim İran ile yaşanan gerilim ve savaşta, Trump’ın başkan yardımcısı da dahil, etrafındaki bazı yakın çalışma arkadaşlarıyla fikir ayrılığı yaşadığına dair haberlere rastlanmaktadır. Ayrıca savaş kararı, kongreye sunulmadan, kongre onayı alınmadan işleme sokulmuştur. Bu durum Trump’ın kritik konularda karar alırken tek başına davrandığını, ülkelerle yaşadığı gerilimleri kişiselleştirerek, gelen sağduyulu önerileri fazla dikkate almadığını göstermektedir.
Diğer taraftan, geçmişte savaş kavramı, savaşın idaresi, daha ziyade bir ‘sanat’ olarak kabul edilirken, günümüzde teknolojinin gelişmesiyle birlikte savaşın sanatın ötesine taşan bir özellik taşıdığını söylemek mümkündür. Buradaki ‘sanat’ kavramından anlamamız gereken, savaşın ‘son hedefinden’ (End-state) yönetimine kadar tüm safhalarının ustaca belirlenmesi, yönetilmesi ve bu planlamayı yaparken erdem ve sağduyu ile hareket etmektir. Atatürk de bir söyleşisinde savaşın bu yönünü “Ben askerliğin her şeyden ziyade sanatkârlığını severim” şeklinde vurgulamaktadır.
Bu bağlamda, geçmişte ünlü Frankfurt Okulu’nun yaptığı ‘Aydınlanma’ eleştirisinde, bilimsel gelişmeyle birlikte birçok gelişmenin yaşandığı, ancak aynı zamanda insanın ‘şeyleştiği’, ‘nesneleştiği’ eleştirisinin benzeri günümüz harpleri için de geçerlidir. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte, harp ve silah araçlarında yaşanan değişim ve öldürücülük, yapay zekânın da etkisiyle insanı, dolayısıyla ‘sağduyuyu’ harplerin odak noktası olmaktan çıkarmış gibidir. Ancak unutulmamalıdır ki savaş sadece teknolojiden ibaret bir olay değildir: Helmut von Moltke, stratejinin bilimden daha fazla bir şey olduğunu söylerken (Greene, 2009: 8), Sun-Tzu ise hakiki savaş sanatının “kansız zafer kazanma” olduğunu ima etmektedir.
İran ile yaşanan savaşta özellikle istihbarat ve hedef analizlerinin yapay zekâ (YZ) ile yapıldığı, vurulacak hedeflerin YZ tarafından belirlendiğine dair haberler yapılmaktadır. Ancak yapılan hedef analizleri ve hedef tahsislerinin sivillere de ne derece ciddi şekilde zarar verebildiğine şahit olduk. Bu savaşta 173 kız çocuğu okulda bir ABD Tomahawk füzesiyle vurularak yaşamdan koparıldı. ABD Savunma Bakanlığı bu hatayı sahiplendi ve istihbaratın güncellenmemesi sonucu bu olayın yaşandığını belirtti. Bir yere not edelim ki bu bir insan hatasıydı ve insanın ‘Aydınlanma’ eleştirisinde olduğu gibi ‘şeyleştiğinin’ bir göstergesiydi. Diğer bir ifadeyle YZ insanın yerini almış, insan faktörü ve bununla birlikte ‘sağduyu ve erdem’ sistemden dışlanarak ikinci plana itilmiş, savaşın yönetimi YZ’ya devredilmişti. Özetle insan seyirci konumuna indirgenmiş, YZ sağduyudan yoksun bir şekilde (bazı YZ savunucuları buna karşı çıksa da bugün bu bir gerçektir…), hatayı göremeyen, kontrol mekanizmasının dışına itilmiş insan faktörünün etkisiyle kontrolü ele alarak görevini yapmıştır.
Bu bağlamda, oluşturulan sistemler ve farklı sistemlerin kendi aralarında konuşabilme yeteneğiyle bu otonom yapıların, geçmişte askeri literatürde ifade edildiği şekliyle klasik komuta-kontrol kavramını da yerle bir ettiğini görüyoruz. Özellikle de bu kavram içinde yer alan komuta kavramının büyük hasar aldığına şahit oluyoruz. Bu kavramın merkezinde yer alan insan figürü, yani muharebeyi sevk ve idare eden ‘lider/komutan’ kavramı silikleşmiş bir şekilde karşımıza çıkıyor. Neredeyse zaman zaman büyük hatalara da neden olsa, en kritik kararların YZ tarafından verilmesi, otonom ve yoğun teknolojik altyapıyla birlikte, insan faktörünü ve hatta ‘sağduyuyu’ dışlamış[5] gibi bir görüntü veriyor. Bu durum ‘muharebe sahası’ kavramının şekil değiştirmesine, yeni yapı ise harp prensiplerinin en önemli prensiplerinden biri olan ‘manevra’ kavramının farklı bir anlayışla icra edilmesine neden oluyor. Sonuçta artık sınırları belirli bir muharebe sahasında manevra yapan kara birliklerini görmek mümkün olmuyor. Eskinin en etkili silahı kabul edilen tank, muharebe sahasının ana aktörü olmaktan çıkıyor, tankın yerini YZ destekli otonom sistemler, gelişmiş beşinci nesil savaş uçakları, insansız hava araçları, seyir ve balistik füzeleri alıyor. Manevra, tüm bu sistemlerle, uzaktan, uydulardan gelen görüntülerle, hasmın içine yerleştirilmiş müzahir unsurlar ve nadir de olsa özel birliklerle nokta operasyonları şeklinde icra edilirken, ülkelerin lider ve kritik komuta kademesi hedef alınıyor. Dolayısıyla eskiden maksat hasım ülkedeki belirli bir fiziki hedefi ele geçirmekken, günümüzde hedef olarak hasım ülkenin yönetişim altyapısı ve onun sivil-asker yönetim kademesi hedef alınıyor. Diğer bir ifadeyle, YZ destekli bu yapılar öncelikle hasım taraftaki insanı, ‘insan odaklı’ hedefleri yok etmeye odaklanıyor.
Bu gelişmelerle birlikte, günümüzde eski harplerde olduğu gibi bir cepheden bahsetmek de mümkün değildir. Neredeyse tüm ülke cephe kavramının içinde kabul edilmekte ve eskiye göre harp alanı, içine sivil halkın da çekildiği, çok daha kaotik bir yapıya dönüşmekte/dönüştürülmektedir. Bu kaos ortamının oluşmasında/oluşturulmasında sadece askerlerden yararlanılmıyor. Hasım ülke içindeki muhalif/müzahir hale getirilmiş unsurlardan da yararlanılıyor. Bu bağlamda, muhalif unsurların özellikle hasım ülkelerdeki otoriter yönetimlere karşı kışkırtıldığı, silahlandırıldığı, eyleme zorlandığı ve hatta vekil güçler haline getirilmeye çalışıldığı görülüyor. Dolayısıyla bu yeni yaklaşımla, savaş klasik usullerle yönetilemeyecek bir kaos ortamına doğru sürüklenmekte, oluşan bu kaosun eski yöntemlerle yönetilmesi olanaksız hale gelmektedir. Trump’ın bugün içine düştüğü durum ise: Bu kaotik savaşı birbiriyle çelişkili söylemler ve ne olduğu belli olmayan, gizemli videolarla yönetme çabasıdır. Bu ortamda bu tarz bir liderlik anlayışının başarılı olması olanaksızdır. Aklı başında, kurumsallaşmış askeri bürokrasi, bu tarz bir liderlik pratiğine alışkın değildir.
Yapay Zekânın Oksimoron Etkisi: Hem İyi Hem de Kötü mü?
Günümüz savaş ortamında, insan faktörü veri yönetiminde bocalamakta, karar verici liderler/komutanlar kritik karar noktalarında zorlanmakta, işte tam da bu noktada devreye giren YZ, yarattığı cazibeyle insan faktörünü ciddi şekilde etkisi altına alarak, karar alıcıya yardımcı bir araç olmanın da ötesine geçerek neredeyse onun yerini almaktadır. O halde YZ’nın askeri alandaki etkisi fazla mı abartılmaktadır? Bu sorunun yanıtı bir açıdan evet diğer bir açıdan da hayır olarak verilebilir. İran savaşı bu açıdan YZ’nın önemini analiz etmek bakımından iyi bir fırsat yaratmıştır. YZ’nın gerçekten yürütülen birleşik bir harekatta (ABD ve İsrail gibi birden fazla devletin katıldığı bir harekât şekli) çok sayıda stratejik hedefin farklı sistemlerle, aynı anda vurulmasında etkin bir rol oynadığı görülmektedir. Nitekim, Trump’ın ikinci döneminde, Trump’ın talimatıyla ABD Savaş Bakanlığı tarafından yayınlanan ‘YZ ilk (AI first)’ direktifi, bakanlık tarafından icra edilecek faaliyetlerde YZ’nın ağırlıklı olarak kullanıldığını göstermektedir. Bu durum, askerî harekâtı planlayıcıların işini, veri yönetimi ve analiz konusunda önemli ölçüde kolaylaştırırken, diğer taraftan düşünsel bir tembellik ve kontrol noktasında bir umursamazlık da yaratmıştır. Ayrıca YZ’nın yarattığı özgüven, en tepedeki siyasi liderlerin, sağduyu ile hareket etmeyi öneren askeri bürokrasiyi küçümsemelerine, karar süreçlerinde askerler tarafından yapılan değerlendirmelerin daha az dikkate alınmasına neden olmaktadır. Özellikle ABD Başkanı Trump gibi narsist, otokratik liderlerin, YZ’ya ve onun sağladığı teknolojik üstünlükten etkilenerek, insan faktörünü, “sağduyuyu” dışlayarak hareket ettiklerini görüyoruz.
Öte yandan tekelleşen, sadece belirli ülkelerde bulunan YZ merkezleri, gelecekte ülkeler arasında zaten var olan asimetrinin daha da derinleşmesine sebep olabilir. Kriz durumunda bu merkezler, sağduyudan yoksun liderleri daha da saldırgan bir noktaya iterek, dünyayı bir felakete götürecek kararlar almalarına yol açabilir ve Acemoğlu’nun ifade ettiği gibi, YZ gelecekte ABD hükümetinin kontrol ettiği bir meta haline dönüşebilir. Yeni adıyla ABD savaş bakanlığının OpenAI’dan ayrılan kişilerin kurduğu Anthropic YZ şirketini “tedarik zinciri riski” olarak nitelemesi, bu tehlikenin öncü adımlarından birisi olarak değerlendirilebilir. Çünkü şirket kendi uygulamalarının, modellerinin otonom sistemlerde kullanılmasını önleyici birtakım tedbirler almak istemiş, bu durum savaş bakanlığını rahatsız etmiştir. Bu olay akıllara gelecekte daha ciddi müdahaleler gelebileceğini de göstermesi bakımından ilginçtir. Acemoğlu’nun “Kurallar enayiler içindir” başlıklı yazısında ifade ettiği gibi, yapı bozumuyla başlayan kontrol-denge mekanizmasındaki bozulma, sağduyudan yoksun bir aktörün yapı karşısında aşırı güç kazanmasına, iktidarını kişisel zenginleşme, güç kazanma ve kişisel eğlence aracı şekline dönüştürmesine neden olmaktadır. Bu bağlamda asıl tehlike, ABD’deki demokratik sistemde yükselen entropinin sistemi kapalı bir şekle dönüştürerek, Trump’ın izlediği sağduyudan yoksun politikalara müdahale etme olanağının yitirilmesidir.
Trumpizm
Tüm bu değerlendirmeler Trump’ın takındığı tutumla İran’a karşı girişilen harekâtın Amerika’yı nasıl bir açmaza/çıkmaza doğru sürüklediğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda analizde, ilk Trump döneminden sonra çok daha güçlü bir şekilde ortaya çıkan ve Trumpizm olarak da ifade edilen, etik değerlerden yoksun düşünce sisteminin etkisinin de önemli olduğu düşünülmektedir. ABD Başkanı Trump, ilk ve ikinci dönemlerinde verdiği kararlar ve sergilediği yaklaşımla diğer ABD başkanlarına göre farklı bir profil olduğunu göstermiştir. Yarattığı bu farklı profil, sadece ABD için değil, uluslararası sistem üzerinde de önemli etkilerin oluşmasına neden olmuştur. Bu profil aynı zamanda, klasik ABD gerçekçiliği ve idealizminden farklı olarak, Trumpizm olarak da betimlenen kendine has farklı bir ideolojik düşünce sistemi de yaratmıştır. Sonuçta Trumpizm, Trump’ın ilk başkanlık dönemini müteakip geçen süre içinde geriye nispeten kavramsallaşmış bir tortu bırakmayı başarmıştır. Hatta daha ileri bir çıkarımla, Trump’ın ilk dönemini müteakip seçilememesi Trumpizm’i daha da güçlendirmiştir.
Trumpizm’in ne olduğuna kısaca bakıldığında; Amerikan sağının güçlü akımı Çay Partisi Hareketi (ÇPH)’nin yaklaşımlarıyla paralel, din olgusunu etkili bir politik enstrüman olarak kullanmaya çalışmanın bir sonucu olarak evanjelik Hristiyanlar gibi dini oluşumlarla fazlasıyla içli dışlı, Amerika’nın gerçek sahiplerinin beyaz Amerikalılar olduğunu iddia eden aşırı milliyetçi ve muhafazakâr bir taban üzerinden Soğuk Savaş öncesi Amerika’nın sergilediği ‘sert güce’ (hard power) öykünen, kaba, maskülen, otoriter, çoğunlukçu, diğerlerini dışlayıcı, elit karşıtı, kurumsal kimlikleri ve entelektüel birikimi küçümseyen bir hareket olarak ifade edilebilir.
Bu genel özellikleriyle Trumpizm bir başka ifadeyle, yukarıda sayılan kitlelerin her birinin kendilerinde bir parça bulup tutunduğu ve homojenleşmeyle birlikte katılaşmaya/konsolide olmaya çalışan bir oluşum olarak da değerlendirilebilir. Bu bağlamda Trumpizm birinci Trump döneminde, Amerika’da diğerlerinin Başkan’ı olarak görülen Obama’nın karşısındaki, genç olmayan, fakir olmayan ve siyah olmayanların Başkanı olma iddiasıyla ve Nixon ile Reagan’ın yarattığı kültürel cazibenin devamı olduğu algısını yaratma çabası içinde olmuştur. Nitekim Trump’ın “Amerika’yı yeniden büyük yapma” söylemi, aynı muhafazakâr kültürel cazibeye öykünmenin bir şekilde dışa vurumudur. Benzer kültürel cazibeden beslenen ÇPH gibi bir taban hareketinin ya da bazılarının ifade ettiği gibi, sahip olduğu özellikler noktasında sıradan bir tabana aidiyetten ziyade, AstroTurf’[6] gibi süper zengin ve elit bir gruba daha yakın görünen Trump için böylesi bir halk desteği son derece önemlidir ve 2016 yılı Başkanlık seçimlerinde kendisi bu kitlelerin oyuyla Başkan seçilmiştir.
Ancak bir diğer nokta vardır ki o da “din” olgusudur. Özellikle ÇHP’ni destekleyenlerin yarısının ifade ettiği, “dini inançlarının kendilerinin görüş ve yaklaşımları üzerinde birincil etkiye sahip olduğu”[7] gerçeği Trump tarafından gayet iyi kavranmış ve bu olgu Trumpizm’in de önemli enstrümanları arasına sokulmuştur. Nitekim kendi özel yaşamındaki çalkantılar dikkate alındığında, bu muhafazakâr kitlelerin hiç de hazzetmeyeceği bir kişilik olan Trump, eşcinsel evliliği ve kürtaj karşıtlığı gibi bu kitlelerin hassas oldukları konulardan yana bir tavır alarak bu muhafazakâr kitleler üzerinde din olgusunu kullanarak bir cazibe yaratmayı başarmış ve aynı zamanda post-truth bir popülist yaklaşımla bu kitleleri kendisine bağlamıştır.
Trumpizmin, ABD Gerçekçiliği ve ABD İdealizmiyle Yaşadığı Çelişki
Gelinen noktada, Trump’ın ikinci kez ABD Başkanı olmasıyla, uluslararası ilişkilerde Amerika geçmişiyle bir çelişkiyle mi karşı karşıya? Örnek gösterilen Amerikan demokratik sistemi bozuluyor mu? Şüphesiz bu soruların yanıtlarını derinlikli bir analizle kısa bir yazı içine sığdırmak mümkün değil. Özellikle demokratik sistemin bozuluyor olmasıyla ilgili bölüm siyaset bilimi açısından daha da ayrıntılı bir incelemeyi gerektiriyor. Ancak şunu ifade edebiliriz ki ABD demokratik sisteminin entropisi geçmişinde görülmediği kadar yükselmiş ve sistem alarm vermeye başlamıştır. Uluslararası ilişkiler bakımından ABD’nin geçmişiyle bir çelişki yaşayıp yaşamadığı sorusuna gelince, şu kısa değerlendirme yapılabilir.
ABD Başkanı Wilson, 2 Aralık 1913’teki devletin durumu ile ilgili konuşmasında, sonradan Wilsonizm olarak tanınan prensiplerin ana çizgilerini ortaya koymuştur. Wilson’un görüşüne göre, uluslararası düzenin temeli denge değil, evrensel hukuk, ulusal savlar değil, ulusal güvenilirlikti. Bazı tahkim kararlarının onaylanmasını isteyen Wilson, kuvvetin değil, tarafları bağlayan tahkim kararlarının uluslararası anlaşmazlıkların çözümlenmesinde başvurulacak metot olması gerektiği görüşündeydi (Kissinger, 2000: 29).
Gerçek bir realist olan Henry Kissinger (2000) ise bu konuda, güç dengesine dayanan Avrupa diplomasisinin görmüş geçirmiş üyelerinin Wilson’un dış politikasının sonuç olarak ahlaki temeller üzerine oturtulması gerektiği şeklindeki görüşünü garip, hatta biraz da ikiyüzlü gördüklerini ifade etmiştir. Ancak Kissinger, tarihin çağdaşlarının karşıt görüşleri üzerinde durmazken Wilsonizmin canlılığını daima koruduğunu ve Amerikan dış politikasının onun dönüm noktası niteliğindeki başkanlığından beri Wilson idealizminin yolunda yürüdüğünü ve bugüne kadar da yürümeye devam ettiğini belirtmiştir.
“Büyük Politik Güçlerin Trajedisi” isimli kitabın yazarı John J. Mearsheimer[8] da Amerikalıları temelde liberal düşünceli olarak tanımlamaktadır. Amerikalıların ilerlemeye, aydınlanmaya ve dünya problemlerinin çözümünde, çok kafa yorarak ve başarılı politikalar üreterek sonuç alınacağına inanan bireyler olduklarını ifade etmektedir. Kendisine göre, realizm uluslararası ilişkilerde çok karamsar bir bakış açısı sunmaktadır. Bu ise Amerikalıların gerçek yapısı ile bir çelişki yaratmaktadır. Bu sebeple birçoğu realizmden hoşlanmamaktadır.
Nitekim askeri gücün kullanımı konusunda Amerika’nın ilk liderleri, ordunun hükümeti ve sivil vatandaşları tehdit edeceğini düşündüklerinden askeri gücün gerektiğinde devreye sokulacak bir güç olarak bulunmasını arzulamışlardır. Klasik realizmin önemli düşünürlerinden Hans J. Morgenthau (1970) bu durumu, büyük güç politikası ile gelişigüzel bir enternasyonalizm veya evrensellik arasında eşit derecede salınan bir sarkaca benzetmiştir. Bir diğer realist Eric Carr’a (2015) göre ise enternasyonalizm kavramı, çıkarların uyumu doktrininin özel bir biçimidir. Onu savunanlar çıkarlarının korunmasına yönelik bir yaklaşım sergiler. Bu kavramın ülkelerde bir hırsın oluşumunun sonucu olduğunu ifade eden Carr, 17. ve 18. yüzyıllardaki Fransa’yı, 19. yüzyıldaki Büyük Britanya’yı, Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı öncesi durumunu ve ABD’nin uluslararası alanda artan hakimiyetini örnek olarak göstermiştir.
Kissinger da Morgenthau’nun sarkaç benzetmesi gibi ABD’nin bu yaklaşımını, temiz bir geçmişe hasretle, mükemmel bir geleceğe istek arasında bocalayan Amerikan düşüncesinde, her ne kadar II. Dünya Savaşı’ndan beri karşılıklı bağımlılığın gerçekleri ağır basmakta ise de yalnızlık politikası ile yükümlülüklere girme politikası arasında gidip gelen bir saatin rakasına benzetmektedir. Kissinger aynı eserinde, ABD idealizmini demokrasi, serbest ticaret ve uluslararası hukuka dayalı bir küresel düzen olarak ifade ederek, böyle bir sistemin hiç var olmadığından yaratılması gerektiğine inanıldığını, ancak bunun da diğer uluslara aptalca değilse bile ütopik göründüğünü vurgulamaktadır. Kissenger, yabancıların bu şüpheciliğine rağmen, Wilson, Roosevelt yahut Reagan’ın veya 20. yüzyıldaki herhangi bir ABD başkanının idealizminin hiçbir zaman sönmediğinin altını çizmektedir.
Trumpizmin ABD’yi gelinen noktada, yukarıda bahsedilen gerçekçilik ile idealizm arasında, idealizmden uzaklaşarak gerçekçiliğe yakın bir noktada konumlandırmaya çalıştığı ifade edilebilir. Ancak, geçmişe göre yöntem konusunda oldukça farklı bir çizgi izlendiğini de belirtmek gerekir. Trumpizmin bir çeşit popülizm olduğu kabul edildiğinde, Trump popülizminin ABD’deki kurumlara yönelik saldırısının yanında, dünya düzenini ve bu düzenin önemli kurumlarını da hedef aldığını ifade etmek gerekir. Dolayısıyla Trump popülizmi sadece Amerika için değil, tüm dünya için bir tehdittir. Trump bunu sahip olduğu güçle, tehdit ve şantajla yapmaktadır. The New York Times yazarı Carlos Lozada, Amerika’nın artık tehlikeli bir ülke olduğunu ifade etmektedir. Gerçekten de geçmişte yaptıklarıyla ABD’nin parlak bir sicile sahip olduğu söylenemez. Ancak şu da bir gerçek ki geçmişteki ABD başkanları, kurulu düzene Trump’ın ki kadar zarar vermemişti/verememişti.
Sonuç yerine
Realizmi Amerikan toplumu sonradan öğrenmiştir. Kendi gücünü fark ettiğinde, realizmi de fark etmiştir. Ancak ABD, gücün doğru olarak kullanımı ve yönetilmesi konusunda daima sıkıntı içinde olmuştur. Aşırı güçten çekinen bir görüntü vermiş ve belli bir döneme kadar daima kendi içine dönme eğilimi göstermiştir. Belki de İngiltere gibi asla emperyalist bir bakış açısı içinde olmadığından dolayı, sahip olduğu olağanüstü güç ile bir imparatorluk şekline dönüşme konusunda isteksiz davranmıştır. Bu anlamda saf Amerikan idealizmi, gücü daima denetleyen ve dizginleyen bir unsur olarak kalmıştır. Ancak zaman zaman bu gücün, bazı Amerikan yönetimlerince hoyratça kullanıldığı ve Amerikan idealizminin bunu dizginlemekte zorlandığı da bir gerçek olarak karşımıza çıkmıştır. Morgenthau ve Kissinger’ın sarkaç/rakas benzetmesinin arkasında, açık olarak ifade edilmese bile gücün bir şekilde denetlenmesi çabasının yattığını, diğer bir ifadeyle, belli oranda bir sağduyunun hâkim olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Kaynakça
Acemoğlu, D (2026, 6-12 Mart). Kurallar Enayiler İçindir. Oksijen gazetesi, sayı 269.
Borak, S (1961). Atatürk’ün Özel Mektupları. Varlık Yayınları, 11.
Carr, E. H (2015). Yirminci Yıl Krizi 1919-1939. Çev. Can Cemgil, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Greene, R (2009). Stratejik Düşünceye Giriş ve Savaşın 33 Stratejisi. Çev. E.Korg. Hasan Muratlı.
Hirigoyen, M. F (2021). Narsistler İktidarda. Çev. Ayşen Gür, İstanbul: İletişim.
Huntington, S. P (1998). The Soldier and State, The Theory and Politics of Civil-Military Relations. Harward.
Kissinger, H (2000). Diplomasi, Çev. İbrahim H. Kurt, İş Bankası Yayınları.
Kissenger, H (2002). Amerika’nın Dış politikaya İhtiyacı Var mı? Çev. Tayfun Evyapan, ODTÜ Geliştirme Vakfı.
Kocatürk, U (1999). Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Atatürk Araştırma Merkezi.
Lozada, C (2026, 27 Mart-2 Nisan). Bu Amerika Tehlikeli Bir Ülke. Oksijen gazetesi, sayı 272.
Mearsheimer, J. J. The Tragedy of Great Power politics (Updated Edition), Kindle version.
Morgenthau, H. J (1970). Uluslararası Politika. Çev. Baskın Oran ve Ünsal Oskay, Türk Siyasi Bilimleri Derneği.
Oakeshott, M (1962). Rationalism in Politics. İndianapolis. IN: Liberty Press, 15.
Oakeshott, M. On Being Conservative, http://www.geocities.com/Heartland/4887/conservative.html.
Oksijen Gazetesi (2026, 6-12 Mart). Yapay Zekanın İlk Savaşı. Sayı 269.
Paine, T (2022). Sağduyu. Çev. Çiçek Öztek, İş bankası Yayınları, 28.
Sheehan, C (2013). James Madison: Father of Constitution. The Heritage Foundation.
Trump: Iran war will end ‘when I feel it in my bones’, https://www.politico.com/news/2026/03/13/trump-iran-war-ending-timeline-00828138
Wolf, M (2026, 27 Mart-2 Nisan), Demokratik Gerilemenin Başını ABD Çekiyor, Oksijen gazetesi, sayı 272.
Demissie, H (2026, March 10). Trump says he and Vance are ‘philosophically’ different on Iran war. https://abcnews.com/Politics/trump-vance-philosophically-iran-war/story?id=130937389.
Yurdatapan, A & Süngü, T (2022). Russian invasion on Ukraine: military dimension. Kwartalnik Bellona, 708/1, 29-44.
[1] CNN Etkisi, özellikle CNN tarafından yapılan televizyon haber yayınlarının uluslararası krizler sırasında siyasi karar alma süreci üzerindeki etkisini ifade eder. Yayın haberlerinin anlık niteliğinin kamuoyunu nasıl şekillendirebildiğini, hükümetleri harekete geçmeye zorlayabildiğini ve küresel olayları neredeyse gerçek zamanlı olarak izleyicilerin evlerine getirerek dış politika kararlarını nasıl etkileyebildiğini vurgular. https://fiveable.me/media-literacy/key-terms/cnn-effect.
[2] Kriterlere göre narsist bir kişilikte dokuz tanı kriteri vardır. Bunlar:
-Kişi kendi önemi konusunda çok yüksek bir kanaate sahiptir, büyüklenir (örneğin başarılarını ve yeteneklerini abartır, orantısız bir biçimde üstün görülme beklentisi içindedir.
-Sınırsız başarı, iktidar, ihtişam, güzellik veya ideal aşk fantezilerine kapılmıştır.
-Özel ve tek olduğuna inanır, yalnızca özel ve yüksek düzeyde kurumların veya insanların kendisini kabul edebileceği veya anlayabileceğini düşünür.
-Aşırı beğenilme ihtiyacı.
-Her şeye hakkı olduğuna inanır: Nedeni olmasa bile özel olarak kendisine iyi muamele edilmesini ve arzularının otomatik olarak tatmin edilmesini bekler.
-Kişiler arası ilişkilerde başkalarını sömürür: Kendi amaçlarına ulaşmak için karşısındakini kullanır.
-Empati yoksunluğu: Başkalarının duygu ve ihtiyaçlarını tanımaz veya onları paylaşmaz.
-Sık sık başkalarını kıskanır ve başkalarının da kendisini kıskandığına inanır.
-Kibirli ve tepeden bakan tavır ve davranışlar gösterir.
[3] Solipsizm, felsefede, insan zihninin kendisi dışında herhangi bir şeyin varlığına inanmak için geçerli bir temeli olduğunu reddeden, öznel idealizmin aşırı bir biçimidir. https://www.britannica.com/topic/philosophy-of-mind.
[4] Atatürk’ün bu konudaki sözleri şu şekildedir; “Mutlaka şu ve bu sebepler için, milleti harbe sürüklemek taraftarı değilim. Harp zaruri ve hayati olmalı. Gerçek kanaatim şudur: Milleti harbe götürünce vicdanımda acı duymamalıyım. Öldüreceğiz! diyenlere karşı, öldürmeyeceğiz! diye harbe girebiliriz. Lakin, millet hayatı tehlikeye uğramadıkça, harp cinayettir.” 1923 (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, 2.124)
[5] Özellikle İsrail’in Lübnan ve İran’da icra ettiği örtülü harekâtlar ve özellikle Gazze’de icra ettiği harekâtla birlikte orada yaşanan kitlesel soykırım, savaşın bu boyutunu gözler önüne sermektedir. İsrail ordusu ileri teknoloji ve yapay zekâyı azami oranda kullanarak geçmişte yıllarca süren büyük savaşlarda insanlığın yaşadığı acıyı çok daha kısa bir sürede insanlığa yaşatmıştır.
[6] Astroturfing kelimesinin kökeni, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaygın olarak kullanılan ve doğal çim yerine yapay çim yüzeyi anlamına gelen AstroTurf markasına dayanıyor. Bu kavram, halk tabanlı görünen ancak aslında organize gruplar veya bireyler tarafından manipüle edilen, sahte veya yapay hareketleri tanımlamak için kullanılıyor. Burada önemli olan nokta, astroturfing’in doğal bir toplumsal hareket veya gerçek bir halk sesi değil, belirli çıkar gruplarının yarattığı yapay bir algı yönetimi olması. https://www.turkiyearastirmalari.org/2024/10/12/yayinlar/yorum/toplumsal-zemin-uzerinde-yapay-bir-katman-astroturfing/
[7] Pew Research Center, The Tea Party and Religion, February 23, 2011, 4.
[8] Prof. John J. Mearsheimer, bu arada Glenn Diesen ile yaptığı bir söyleşide, ABD’nin İran ile yaptığı savaşı kaybettiğini, Trump’ın da bu savaşı bitirmek istediğini ancak Trump’ın etrafındakilerin bunun yolunu Trump’a açıklayamadığını ifade etmektedir. https://www.youtube.com/watch?v=1e9NhLfPNKU