Taliban 2.0: İmparatorluklar Mezarlığı Afganistan – Kemal Gökçay

21 Mayıs 2026
8 dk dk okuma süresi

Bu çalışma, haziran 2025’te Afganistan’da gerçekleştirdiğim saha araştırmasının kısa bir özetini sunmaktadır. Atatürk Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) Koordinasyonunca desteklenen “Modernleşmeye Direniş: Afganistan’ın Ekonomik ve Kültürel Seçimleri” başlıklı proje kapsamında yürütülen araştırmada, başta Kabil olmak üzere başkent çevresinde, Taliban yönetimindeki üst düzey yöneticiler ve kanaat önderleriyle yarı yapılandırılmış, açık uçlu sorular aracılığıyla derinlemesine mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Son yirmi yıllık işgal sürecinde Taliban’ın kazanma stratejisine odaklanan saha çalışması, özellikle hareketin meşruiyet kaynaklarını, örgütsel esnekliğini ve yerel halk nezdindeki karşılığını sorgulamıştır. Çalışma, Afganistan’daki yeni yönetim anlayışının gündelik pratiklerini, bizzat karar alıcılarla yapılan mülakatlar yoluyla anlamayı hedeflemektedir.

Afganistan’ın son iki yüzyıllık siyasi tarihi, büyük güçlerin işgal girişimleri ve bu girişimlerin başarısızlıkla sonuçlanması etrafında şekillenmiştir. 1839 ve 1878’de gerçekleşen birinci ve ikinci İngiliz işgal girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmış, 1919’daki üçüncü işgal girişiminin püskürtülmesiyle ülke tam bağımsızlığına kavuşmuştur. Soğuk Savaş’ın son on yılında Sovyetler Birliği’nin işgaline uğrayan Afganistan, bu işgal girişiminin de Sovyetler açısından bir hezimetle sonuçlanmasına sahne olmuştur. Son olarak, 2001-2021 arasında ABD ve Birleşik Krallık öncülüğünde, BM ve NATO’nun icracı rol üstlendiği ve otuz devletin destek verdiği geniş koalisyonun işgal girişimi de benzer şekilde başarısızlıkla neticelenmiştir.

Sovyet işgalinin ardından yaşanan iç savaş sürecinde ortaya çıkan Taliban hareketi, 2001’deki ABD öncülüğündeki işgale kadar geçen yaklaşık beş yıl boyunca ülke topraklarının yaklaşık %95’ini kontrol altında tutmuştur. Taliban’ın birinci iktidar dönemindeki yönetim uygulamaları uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırmış ve yoğun tartışmalara konu olmuştur. 2001’de ABD işgaliyle yönetimden uzaklaştırılan Taliban, yirmi yıllık bir aralığın ardından 2021’de Afganistan’da yeniden iktidarı ele geçirmiştir. Bu süre zarfında işgal güçlerine karşı direnişini sürdürmeyi başaran Taliban, hâlihazırda ülkenin tamamında yönetimi elinde bulundurmaktadır.

Taliban’ın işgalci güçlere karşı kazanma stratejisini anlamak ve bu süreci birinci elden kaynaklardan dinlemek amacıyla başta Kabil olmak üzere Afganistan’da on günlük bir saha ziyareti gerçekleştirdim. Bu ziyaret kapsamında, Taliban yönetiminde söz sahibi olan siyasi figürler, bürokratlar, istihbarat yetkilileri, valiler, bakan yardımcıları ve mollalar gibi toplumun önde gelen kanaat önderleriyle yarı yapılandırılmış ve açık uçlu sorular kullanarak derinlemesine mülakatlar yaptım. Planlı mülakatların yanı sıra, Kabil ve çevresinde yüzün üzerinde kişiyle görüşme imkânı buldum. Dağ köylerinde ve çadırlarda yaşayanlardan ilçe sakinlerine, kırsal kesimden şehir merkezindeki esnafa kadar toplumun farklı katmanlarından insanlarla sohbet etme fırsatı yakaladım. Gerek mülakat yaptığım gerekse gayriresmî görüşmelerde bulunduğum kişilerden edindiğim ilk izlenim, Afgan halkının kimliğine olan güçlü bağlılığı oldu. 

Yirmi yıl boyunca ABD öncülüğündeki işgal güçlerine karşı başarılı olma stratejilerini sorduğumda görüştüğüm kişilerden aldığım cevap hemen hemen aynıydı: inanç. Dinlerine, geleneklerine ve tarihlerine olan bağlılıklarını vurgulayan Afganlar, daha önceki işgal girişimlerine de atıfta bulunarak gelecekte benzer bir işgal girişimi olması hâlinde aynı kararlılıkla direneceklerini ifade etmiştir. Görüştüğüm kişilerin tamamına yakını, başta Bagram hapishanesi olmak üzere Afganistan, Pakistan, İran ve Guantanamo’da uzun yıllar hapis yattıklarını ve işkence gördüklerini belirtmiştir. Aynı kişiler, yirmi yıllık işgal sürecinde ailelerinden çok sayıda yakınlarını kaybetmiştir.

İşgal boyunca karşılaştıkları en büyük zorluğun ne olduğu sorusuna Afganların verdiği yanıtlar oldukça dikkat çekiciydi. Görüştüğüm kişiler, tarihleri boyunca çeşitli zorluklarla mücadele ettiklerini ve işgal yıllarının da bu zorluklardan yalnızca biri olduğunu ifade etmiştir. Bununla birlikte, zorlukların niteliğine ilişkin değerlendirmeler kişiden kişiye farklılık göstermiştir. Bazı görüşmeciler lojistik sorunlara, bazıları ekonomik güçlüklere dikkat çekerken, kimileri de cumhuriyet yanlısı kişilerin Taliban mensuplarının yerlerini para karşılığında Amerikalılara bildirmesi nedeniyle zorluk yaşadıklarını belirtmiştir. Görüşmeciler, özellikle işgal güçlerinin sahadan edindiği muhbirler sayesinde birçok köye baskın düzenlendiğini ve bu süreçte çok sayıda insanın hayatını kaybettiğini ifade etmiştir.

Bu durumu somutlaştıran bir katılımcı, işgalin başlangıcından 2015’e kadar ABD askerleri tarafından evinin farklı zamanlarda 21 kez arandığını ve bu aramalar sırasında aile fertlerinden bazılarının hayatını kaybettiğini acı bir şekilde aktarmıştır. İşgalin son altı yılında Pakistan’a göç etmek zorunda kaldığını belirten bu kişi, işgalin sona ermesinin ardından Afganistan’a geri dönebilmiştir. Bu örnek, işgalin sıradan Afganların hayatında yarattığı yıkımı ve yerinden edilme trajedisini çarpıcı biçimde gözler önü sermektedir.

Katılımcılara, Taliban’ın Afgan toplumunu ne ölçüde temsil ettiği sorulduğunda, bu temsilin çok büyük oranda olduğu yönünde yanıtlar alınmıştır. Görüşmecilerden bazıları, Taliban’ın Afganistan’ın bir yansıması olduğunu ve bütünüyle Afganistan’ı temsil ettiğini ifade etmiştir. Diğer bazı katılımcılar ise işgal sürecindeki uygulamalara atıfta bulunarak görüşlerini somutlaştırmıştır. İşgal boyunca, özellikle Kabil gibi büyük şehirlerdeki esnaf ve sivil halkın gündüz kendi işlerini yürütürken geceleri Taliban mensuplarına silah ve teçhizat sağladıklarını, mücahitlerin geçim, iaşe ve lojistik gibi ihtiyaçlarına büyük destek verdiklerini belirtmişlerdir. Kimi katılımcılar ise şu hususun özellikle altını çizmiştir: Dünyanın en zengin, en ileri teknolojiye ve silah üstünlüğüne sahip ülkelerinin yirmi yıl boyunca Afganistan’ı işgali karşısında, halk desteği olmasaydı Taliban’ın başarısı mümkün olmazdı.

Görüşmelerde yönelttiğim bir başka soru, Afganistan’a yapılan uluslararası müdahalenin gerekçelerinden biri olarak sunulan “modern bir ulus-devlet inşa etme” hedefinin neden kabul görmediği üzerineydi. Katılımcıların büyük çoğunluğu, ABD’nin Afganistan’ı özgürleştirmek, modern bir ulus-devlet kurmak ve kalkındırmak gibi bir amacının olmadığını, bunun uluslararası kamuoyuna yönelik bir aldatmacadan ibaret olduğunu ifade etmiştir. Görüşmeciler, Batı’dan dayatılan herhangi bir dönüşümü bu güne kadar kabul etmediklerini bundan sonra da etmeyeceklerini, kendi geleneklerine bağlı kalacaklarını ve inandıkları gibi yaşamaya devam edeceklerini vurgulamıştır.

Görüşmelerde katılımcılara, Batı tarzı bir ekonomik sisteme bakış açılarını, kapitalist ekonomiden ne ölçüde uzak durduklarını ve dünya ekonomisiyle entegrasyona nasıl yaklaştıklarını sordum. Verilen yanıtlar, önceki sorudakilerle benzer nitelikte olmuştur. Görüşmeciler, Batılı kapitalist ekonomik anlayışın insan hayatını değersizleştirdiğini ve maneviyattan uzaklaştırdığını ifade etmiştir. Batı’nın Afganistan için de benzer bir senaryo planladığını, bunun temel amacının Afgan halkını inancından, değerlerinden ve geleneklerinden koparmak olduğunu belirtmişlerdir. Görüştüğüm kişiler, Batı’nın sahip olduğu maddi zenginliğin kendileri için hiçbir anlam ifade etmediğini, asıl değerli olanın kendileri olduğunu vurgulamıştır. Misafirperverlikte oldukça alçakgönüllü ve mütevazı olan Afganların, söz konusu Batı ile kıyaslama olduğunda hiç de mütevazı olmadıklarını gözlemledim.

İşgalin son bulmasının ardından hayatlarında nelerin değiştiğini sorduğumda, Afganlar söze bir düzeltme yaparak başlıyorlardı. Görüştüğüm kişiler, işgalin sona ermesini ve Taliban’ın yönetimi yeniden ele almasını “fetih” olarak nitelendirmektedir. Bu soru karşısında bazı katılımcılar hayatlarının artık çok daha rahat, konforlu ve güvenli olduğunu ifade ederken, bazıları ise yaşamlarında herhangi bir farklılık olmadığını, kendilerinin yine aynı kişiler olduğunu belirtmiştir. Özellikle, eski bir büyükelçi olan bir görüşmecinin anlattıkları oldukça dikkat çekiciydi. 2001’de Afganistan’ın İslamabad büyükelçisi iken tutuklanarak Guantanamo’da yaklaşık beş yıl hapis yatan ve işkence gören bu kişi, Afganistan’a döndükten sonra kurduğu medresede molla olarak yaklaşık 600 öğrenciye medrese eğitimi vermekteydi. Yaşadığı tüm acı deneyimlere rağmen sakinliğini koruyarak aktardıkları, üzerinde durulması gereken bir husustur. Kendisi, Afganistan’ın işgallerden çok yorulduğunu, ülkenin kendi haline bırakılması gerektiğini ve Taliban’ın ikinci dönemine şans verilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Afganistan için nasıl bir gelecek öngördükleri sorulduğunda, katılımcıların büyük çoğunluğu işgal geçmişine vurgu yaparak şu hususu ifade etmiştir: Eğer Afganistan kendi haline bırakılır ve büyük devletlerin çatışma sahasına dönüşmezse, ülkede barış ve huzur içinde yaşanabilir. Görüşmecilerden bazıları, Taliban’ın birinci döneminin yalnızca beş yıl gibi kısa bir süre olmasına rağmen ülkedeki iç savaşı sonlandırarak güvenliği sağladığını belirtmiştir. 2021’den sonra da aynı Taliban’ın yönetimde olduğunu vurgulayan bu katılımcılar, dış müdahale olmaksızın güven ve istikrarın sürdürülebilmesi için Taliban yönetiminin iktidarını koruması gerektiğini ifade etmiştir. Afganistan’ın yakın tarihinin dış müdahaleler ve bu müdahalelerin ardından gelen iç çatışmalarla dolu olduğunu, yıpratma savaşlarının ülkeyi çok geride bıraktığını dile getiren katılımcılar, Afganistan için istikrar ve güven dilediklerini ancak yeni bir işgal girişimi olması hâlinde eskisi gibi direniş göstereceklerini vurgulamıştır.

Görüşmelerin dışında genel olarak edindiğim izlenim, Afgan toplumunda işgallere karşı çok ciddi bir direniş bilincinin varlığıydı. Afganistan üzerine yapılan antropolojik çalışmaların sıklıkla vurguladığı bir tespit, sahada da belirgin şekilde gözlemlenmiştir: “Afganlar kendi aralarında kavga edebilir, ancak dışarıdan bir saldırı olduğunda iç çatışmalarını bir kenara bırakıp dış tehdide karşı birleşirler.” Dünyanın en yoksul ülkeleri listesinde ilk sıralarda yer alan Afganlar, söz konusu ülkelerinin işgali olduğunda son derece cesur ve inatçı bir tutum sergilemektedir.

Saha ziyaretim boyunca Afgan halkının bana gösterdiği konukseverlik, üzerinde özellikle durulması gereken bir husustur. Son derece kısıtlı imkânlara sahip olmalarına rağmen, ellerinde ne varsa paylaşma konusundaki gayretleri ve misafirperverlikleri, insanî değerlere verdikleri önemi açıkça göstermektedir. Maddi yoksunluk içinde yaşamalarına karşın gururlu, onurlu ve kendilerine güvenleri yüksek bir duruş sergilemektedirler. Bu özgüvenin temelinde, tarih boyunca işgallere karşı verdikleri tavizsiz direniş bilinci ve inançlarına olan sarsılmaz bağlılıkları yatmaktadır. Görüştüğüm kişilerin tamamında ortak olan duygu, Afganistan’ın artık dış müdahalelere maruz kalmadan, kendi halinde ve kendi değerleriyle yaşama arzusudur. Afgan halkı, zengin tarihi ve kültürel mirasıyla, kendi geleceğini kendisinin belirleyeceği bir düzende barış ve huzur içinde yaşamayı hak etmektedir.

Bu saha çalışmasının bazı metodolojik sınırlılıkları bulunmaktadır. Görüşme yaptığım kişiler, ağırlıklı olarak Afgan toplumunun elit kesimini oluşturan Taliban yönetimindeki karar alıcılar, idareciler, politika yapıcılar, mollalar ve kanaat önderlerinden oluşmaktadır. Güvenlik gerekçeleri ve saha koşullarının elverişsizliği nedeniyle sivil halktan geniş kesimlerle görüşme imkânı sınırlı kalmıştır. Bu durum, yukarıda aktarılan görüşlerin Afgan toplumunun tüm kesimlerini bütünüyle yansıtmadığı anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, yirmi yıl süren işgal boyunca halk desteğiyle varlığını sürdüren Taliban hareketinin, işgalin sona ermesinin ardından yeniden yönetimi ele alması, geniş bir toplumsal tabana sahip olduğu şeklinde yorumlanabilir. Bu bağlamda, toplumun kanaat önderleri ve karar alıcı konumundaki kişilerin görüşleri, Afganistan’ın mevcut durumunu ve gelecek perspektifini anlamak açısından önemli bir veri kaynağı teşkil etmektedir. Gelecek araştırmaların, farklı toplumsal kesimleri de kapsayacak şekilde tasarlanması, konunun daha bütüncül bir perspektifle ele alınmasına katkı sağlayacaktır.

Kemal Gökçay

Atatürk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Dr. Öğr. Üyesi olarak görev yapmaktadır. Selçuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden lisans ve aynı üniversiteden Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans derecesi almıştır. Georgia State University’den (Atlanta, ABD) Political Science alanında ikinci yüksek lisans derecesini aldıktan sonra Bursa Uludağ Üniversitesi Uluslararası İlişkiler alanında doktora derecesini elde etmiştir. Doktora çalışmasını Afganistan’ın işgal tarihi üzerine yapmıştır. Bu çalışmada, Afganistan’ın işgal tarihini Karl Polanyi’nin gömülülük (embeddedness) ve çifte hareket (double movement) teorileriyle açıklamış; Afganistan’ın işgallere karşı gösterdiği başarılı direnişi, mevcut literatürde hâkim olan askeri, güvenlik, terör ve coğrafya gibi maddi unsurlar yerine toplumsal dokuya odaklanarak yorumlamıştır. 

Çalışma alanları arasında Türk dış politikası, uluslararası politik ekonomi, uluslararası politika ve özellikle Afganistan’ın sosyopolitik ve sosyokültürel yönleri bulunmaktadır. 

Bu çalışmaya atıf için: Kemal Gökçay, "Taliban 2.0: İmparatorluklar Mezarlığı Afganistan – Kemal Gökçay" Global Panorama, Çevrimiçi Yayın, 21 Mayıs 2026, https://www.globalpanorama.org/2026/05/taliban-2-0-imparatorluklar-mezarligi-afganistan-kemal-gokcay/

Bülten Aboneliği

Sosyal Medyada Paylaşın

PDF Kaydedin / Çıktı Alın

Copyright @ 2025 Global Academy. Design & Development brain.work

Çevrimiçi olarak yayımlanan yazıların tüm telif hakları Panorama dergisine aittir. Aksi belirtilmediği sürece, yayımlanan yazılarda belirtilen görüşler yalnızca yazarına / yazarlarına aittir. UİK, Global Akademi, Panorama Yayın Kurulu ile editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.

Bülten Aboneliği

Güncellemelerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.