Siyasi Anlatılar ve Öznel Çıkarlar Bağlamında Dış Politikayı Anlamak – Ozan Kuyumcuoğlu

21 Nisan 2026
10 dk okuma süresi

Bu yazı Panorama’da Uluslararası İlişkiler Disiplini üzerine yayımlanan ‘Dünyayı ve Türkiye’yi Anlamak için Uluslararası İlişkiler Disiplini Bir Rehber Midir?’ ‘Uluslararası İlişkiler Öğrencileri için Kavramsal bir Rehber’, ‘Türkiye’nin Dış Politikası Nasıl Analiz Edilmelidir-Kuramsal Yaklaşımlar’, ‘Bir Yüksek Lisans Öğrencisinin Gözünden Uluslararası İlişkiler Pedagojisi’ ile ‘Avrupa Çalışmaları ve İdeal Bir Düzen Arayışı’ ve “Kriz Döneminde Uluslararası Siyasal İktisat Literatürü Ne Gibi Mesajlar Taşıyor” yazılarının oluşturduğu akademik tartışmanın içinde yer almaktadır.

Dış politika, dar anlamıyla bir ülkenin diğer ülkelere yönelik uyguladığı politikalar bütünü olarak kabul edilir. Ancak bu tanım çerçevesinde dış politikanın neden ve nasıl icra edildiğini açıklamak mümkün görünmemektedir. Ülkemizdeki kamuoyu tartışmalarında dış politika genellikle büyük stratejilerin bir sonucu ya da enerji hatlarının, doğal kaynakların kontrol edilmesi için atılan rasyonel adımlarla ilişkilendirilir. Gelgelelim, bu yaklaşımlardan hiçbirisi dış politika yapım sürecini ele almaz. Bir başka ifadeyle, dış politika kararlarını alan bireyler ya da gruplar kendi öznel gündemlerini analiz etmezler. Ayrıca karar alıcıların toplum ile kurduğu ilişkiyi, toplumun yönetici seçkinlerden beklentilerini, kısacası devlet-toplum ilişkisini görmezden gelmeseler de ikinci plana atarlar. Halbuki toplumların kültürel kodları, tarihsel birikimi ve ülke içerisindeki iktidar/güç ilişkileri dış politika yapım sürecine doğrudan yansıyan etkenlerin arasında yer almaktadır.

Kamuoyu tartışmalarında ve akademik çevrelerde devlet-toplum ilişkisinin dış politikaya yansımasının yeterince irdelenmemesinin dört nedeninden söz edilebilir. Bunlardan birincisi dış politika üzerine konuşan araştırmacıların ve akademisyenlerin çeşitli nedenlerle dış politikayı eleştirel bakışla değerlendirmekten kaçınmalarıdır. İkincisi, dış politikayı güvenlik ve güç mücadelesi perspektifiyle irdeleyen asker kökenli yorumcuların anaakım medyadaki ağırlığıdır. Üçüncüsü uzmanlık alanı uluslararası ilişkiler olmayan tartışma programı konuklarının dış politikayı yalnızca realizmin açıklayabileceğini varsaymalarıdır. Dördüncü neden ise dış politikanın uluslararası ilişkiler disiplininin bir bileşeni değil, alt-alanı olarak görülmesidir. Realizm ve liberalizm gibi insan ve toplum faktörünü geri plana iten sistemik teoriler uluslararası ilişkiler literatüründeki hakimiyetlerini sürdürürken dış politikayı rasyonel karar alma sürecinin bir çıktısı olarak değerlendirmekle yetinmektedirler. Bir başka ifadeyle, ülkelerin iç dinamiklerinin/devlet-toplum ilişkisinin dış politikadaki etkisini etraflıca tartışmamaktadırlar. Günümüzde “içeride” olup bitenlerin dış politika ile bağlantısını tartışan neo-klasik realizm, aktör-spesifik teori, sosyal inşacılık ve tarihsel materyalizm gibi yaklaşımlar alternatif medyada görünür hale gelse de ana akım yayın organlarında ve birçok sosyal medya kanalındaki tartışmalarda klasik teorilerin etkinliği göze çarpmaktadır. Örneğin, iki gün önce, Amerika Birleşik Devletleri (ABD)/İsrail-İran savaşını yorumlayan bir uluslararası ilişkiler akademisyeni, savaşın güç dağılımını nasıl şekillendirebileceğini analiz ederken ABD, İsrail, Çin ve Rusya’yı etki tepkiyle hareket eden, dünya siyasetindeki gelişmelere bağlı olarak zaman zaman güçlenen, bazen de zayıflayan yapılar olarak resmetti.   Hocamızın analizi, tutarlı ve bir ölçüde açıklayıcı olsa da, söz konusu ülkelerdeki iç politika dinamiklerini hesaba katmadığı için savaşın ortaya çıkardığı yeni denklemleri ve savaşın olası etkilerini bütün yönleriyle irdeleyememektedir. Hâlbuki ABD Başkanı Donald Trump’ın savaşa ilişkin birbiriyle çelişen açıklamaları, Savaş Bakanı Pete Hegseth’in dini referanslarla İran’ı yok etme niyetini ortaya koyan konuşmaları, Dışişleri Bakanı Marco Rubio Avrupa ülkeleri ile ilişkileri geliştirmeye çalışırken Trump’ın Avrupa’nın Hürmüz Boğazı’nın açılması için yardım göndermemesi halinde NATO’yu yok etmekle tehdit etmesi ve Başkan Yardımcısı J.D. Vance’in ortalıkta görünmemesi ABD yönetimindeki savrulmaya ışık tutmaktadır. Bunun yanı sıra savaşın neden olduğu enerji krizi, yalnız bırakılan Körfez ülkelerinin yaşadığı hayal kırıklığı ve dünya genelinde yükselen Amerikan ve İsrail karşıtlığının olası etkileri de dış politika kararlarını etkileyebilecek gelişmelerdir. Dolayısıyla ülkelerin dış politikalarını ele alırken “rasyonel devlet” modelini verili kabul etmek yerine karar alıcı birey aktörlerin inançlarını, zihin dünyalarını, ideolojilerini, öznel çıkarlarını ve bunların ardındaki tarihsel-toplumsal birikimi göz önünde bulundurmak faydalı olabilir.

Dış politika analizi (DPA), sistemik teorilerin bıraktığı bu boşlukları doldurarak devletlerin “kara kutusunu” açan, onların sistem içerisinde etki-tepkiyle hareket eden “bilardo topu” veya “boş konteyner” benzeri yapılar olmadığını ortaya koyan bir disiplindir. DPA her ne kadar kapsamlı büyük teoriler geliştiremese de, dış politika kararlarının kapalı kapılar ardında toplumdan izole bir şekilde alınmadığını göstermektedir. Bunun yanı sıra “devlet aklı” gibi soyut, elle tutulamayan ve tüm kararlara rasyonalite atfeden kavramlar yerine somut izdüşümlerini dış politika söylemlerinde ve anlatılarında gözlemleyebileceğimiz tarihsel-toplumsal birikime odaklanma imkânını verir. Tarihsel-toplumsal birikim, toplumun kültürel kodlarını ve kolektif hafızasını oluşturur. Bu hafızanın içerisinde geçmişte yaşanan “zaferler, trajediler, sevinçler ve travmalar” yer alır. Kültürel kodlar ve kolektif hafıza siyasi anlatılara evrilir ve nesilden nesle aktarılır. Örneğin “Türkler İslam dünyasının lideridir” iddiası 19. yüzyılda ortaya çıkan bir siyasi anlatının ürünüdür. Bu anlatıya göre Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nun bünyesindeki Müslümanları korumakta, emperyalist saldırı altındaki dünya Müslümanlarına da ilham kaynağı olmaktadır.  Söz konusu anlatı günümüze kadar ulaşmış ve özellikle milliyetçi-muhafazakâr çevreler tarafından sahiplenilmiştir. 2010’dan sonra Türk dış politikasına yön veren “Yeni Osmanlıcılık” düşüncesinin temelinde bu anlatının yer aldığını ileri sürmek mümkündür. Tarihten ilham alan siyasi anlatılar, toplumu ve devleti yönetenleri bir araya getiren ideolojik bir çerçeve oluşturabilir. Yeni Osmanlıcılık örneğinde görüldüğü gibi, ideolojik çerçeve dış politikaya yön veren ana unsur haline gelebilir.      

DPA’da esas alınabilecek konulardan bir diğeri de ekonomik-toplumsal ilişkilerdir. Yönetici seçkinlerin/sınıfın kendi öznel/maddi çıkarlarını dış politikaya nasıl tahvil ettiğini tartışan yaklaşımlar, söz konusu öznel çıkarların ulusal çıkarlar ile özdeşleştirildiğini ileri sürer. 11 Eylül saldırılarının ardından ABD yönetiminin Irak’ı uluslararası terör ile ilişkilendirerek bu ülkeyi Amerikan halkının gözünde meşru bir askeri hedef haline getirmeye çalışması bu çerçevede değerlendirilebilir. Dönemin ABD yönetiminde yer alan birçok ismin petrol ve silah endüstrisi ile yakın ilişkisi bu bağlamda çokça tartışılan konuların başında gelmektedir. Öyle ki Bush hükümetinin önde gelen kabine üyelerinin yükselen petrol fiyatları ve savaş ekonomisi sayesinde Irak savaşından kazançlı çıktığı iddia edilir. Bunun yanı sıra silah üreticilerinin, inşaat şirketlerinin, ilaç sanayiinin, lojistik firmalarının ve finans dünyasının bu savaşın asıl kazananı olduğu ileri sürülür. Söz konusu iddialar ABD dış politikasının, hükümetin içerisinde yer alan bir grubun ve hükümete yakın çevrelerin öznel çıkarları doğrultusunda formüle edildiğini akla getirmektedir. Diğer taraftan, yönetici sınıfın dış politikayı kendi öznel çıkarları doğrultusunda şekillendirirken toplumu nasıl ikna ettiği irdelenmesi gereken bir diğer konudur. Yönetici sınıf, kendi çıkarlarını topluma sunarken nasıl bir söylem kurgulamaktadır? Bu kurgulama süreci nasıl planlanmakta, söylemler hangi kriterler çerçevesinde şekillenmektedir? Söz konusu planlama salt rasyonel bir stratejik arayışın sonucu mudur? Bir başka ifadeyle yönetici sınıflar toplumu manipüle etmek için kullandıkları söylemleri sadece akıl yürüterek mi tasarlamışlardır?

Bu sorulara cevap verebilmek için yukarıda tartıştığım ideoloji ve siyasi anlatıların dış politika yapım sürecindeki etkisini hatırlatmak istiyorum. Bu bağlamda yönetici sınıfın tarihsel toplumsal birikimden ve bu birikimin inşa ettiği siyasi anlatı ve ideolojilerden bağımsız hareket etmediğini ileri sürüyorum. Yine ABD’nin Irak işgaline dönecek olursak, Evanjelistlerin Cumhuriyetçi Parti üzerindeki etkisinin, Başkan G.W. Bush’un dindarlığının ve bunlara bağlı olarak ABD’nin İsrail ile geleneksel ilişkisinin de hesaba katılması gerektiğini düşünüyorum. Bu nedenle benim önerim ülkelerin dış politikasını analiz ederken siyasi anlatılara ve söylemlere yön veren tarihsel-toplumsal birikimin, kültürel kodların ve bunların bir araya gelerek oluşturduğu ideolojik arka planın karar alma süreçlerindeki etkisinin incelenmesidir. Bunun yanı sıra söz konusu ideolojik arka planın ekonomik-toplumsal ilişkilerde nasıl bir rol oynadığını, yönetici seçkinlerin/sınıfın kendi ideolojilerini öznel/maddi çıkarlarıyla nasıl örtüştürdüğünü ve dış politikanın bu süreçte nasıl bir rol oynadığı, analizlerde etraflıca ele alınabilir. Dolayısıyla yönetici seçkinlerin iktidarlarını yeniden üretirken saf rasyonel bir akıl yürütme ile değil, kendi ideolojik kimliklerine sarılarak hareket ettikleri varsayılabilir. Karar alıcıların zihin dünyasını şekillendiren tarihsel ve toplumsal birikimi dış politika analizine dahil etmek, seçkinlerin ideolojileri ile öznel çıkarları arasındaki karmaşık ilişkiyi daha iyi görmemizi sağlayabilir. Bu nedenle dünya siyasetindeki gelişmeleri yakından takip edenlere ve uluslararası ilişkiler öğrencilerine, ülkelerin dış politikasına yön veren anlatıların tarihsel ve toplumsal arka planına ve yönetici seçkinlerin iktidarlarını pekiştirmek için söz konusu anlatılarla nasıl ilişki kurduğuna odaklanmalarını öneriyorum. Yazıyı bitirirken dış politika analizinin sistemik uluslararası ilişkiler teorilerinin bıraktığı boşlukları doldurduğunu hatırlatmak isterim. Bu disiplin, devletlerin kara kutusunu açmak suretiyle içeride olup bitenlere ışık tutmakta, uluslararası ilişkilerin iç politikalardan bağımsız okunamayacağını ortaya koymaktadır.                               

Ozan Kuyumcuoğlu

Dr. Ozan Kuyumcuoğlu, İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir. 2004 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde lisans öğretimini bitirdikten sonra 2009 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi’nde yüksek lisansını tamamlayan Kuyumcuoğlu, 2018 yılında da yine aynı üniversiteden doktora derecesini almaya hak kazanmıştır. Dr. Ozan Kuyumcuoğlu’nun çalışma alanları arasında Türk Dış Politikası, siyasi tarih, Orta Doğu çalışmaları ve İsrail-Filistin ilişkileri yer almaktadır.

Bu çalışmaya atıf için: Ozan Kuyumcuoğlu, "Siyasi Anlatılar ve Öznel Çıkarlar Bağlamında Dış Politikayı Anlamak – Ozan Kuyumcuoğlu" Global Panorama, Çevrimiçi Yayın, 21 Nisan 2026, https://www.globalpanorama.org/2026/04/siyasi-anlatilar-ve-oznel-cikarlar-baglaminda-dis-politikayi-anlamak-ozan-kuyumcuoglu/

Bülten Aboneliği

Sosyal Medyada Paylaşın

PDF Kaydedin / Çıktı Alın

Editörün Seçtikleri

Copyright @ 2025 Global Academy. Design & Development brain.work

Çevrimiçi olarak yayımlanan yazıların tüm telif hakları Panorama dergisine aittir. Aksi belirtilmediği sürece, yayımlanan yazılarda belirtilen görüşler yalnızca yazarına / yazarlarına aittir. UİK, Global Akademi, Panorama Yayın Kurulu ile editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.

Bülten Aboneliği

Güncellemelerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.