Bu yazı Panorama’da Uluslararası İlişkiler Disiplini üzerine yayımlanan ‘Dünyayı ve Türkiye’yi Anlamak için Uluslararası İlişkiler Disiplini Bir Rehber Midir?’ ‘Uluslararası İlişkiler Öğrencileri için Kavramsal bir Rehber’, ‘Türkiye’nin Dış Politikası Nasıl Analiz Edilmelidir-Kuramsal Yaklaşımlar’, ‘Bir Yüksek Lisans Öğrencisinin Gözünden Uluslararası İlişkiler Pedagojisi’ ile ‘Avrupa Çalışmaları ve İdeal Bir Düzen Arayışı’ ; “Kriz Döneminde Uluslararası Siyasal İktisat Literatürü Ne Gibi Mesajlar Taşıyor” ; Ortadoğu Çalışmalarının Uluslararası İlişkiler Disiplinine Katkıları ve Siyasi Anlatılar ve Öznel Çıkarlar Bağlamında Dış Politikayı Anlamak yazılarının oluşturduğu akademik tartışmanın içinde yer almaktadır.
Son yılda, Soğuk Savaş sonrası barış inşasını şekillendiren liberal uluslararası düzen önemli dönüşümler geçirmiştir. Çatışmaların nedenleri ve sürdürülebilir barışın koşullarıyla ilgilenen disiplinlerarası bir alan olan barış çalışmaları, uzun süredir bu değişimlerle ilgilenmekte ve çoğu zaman uluslararası ilişkilerdeki hâkim varsayımları sorgulamaktadır. Bu düzenin merkezinde, demokrasi, piyasa reformları ve güçlü kurumların çatışma sonrası toplumlarda kalıcı barış üreteceği fikrine dayanan liberal barış inşası modeli yer alıyordu. Ancak bu modelin ortaya çıktığı küresel bağlam önemli ölçüde değişmiştir. Uluslararası sistem artık giderek daha fazla çok kutupluluk, parçalanma ve örtüşen krizlerle karakterize edilmektedir. Ukrayna’daki savaş, Gazze’deki savaş ve Sudan ile Myanmar’daki şiddet, çatışmaların nasıl daha karmaşık hale geldiğini; yerinden edilme, ekonomik istikrarsızlık ve iklim baskısı gibi faktörlerin bu süreçlere nasıl eşlik ettiğini göstermektedir. Aynı zamanda “kurallara dayalı düzen/rules-based order” etrafındaki uzlaşının aşınması ve rekabet hâlindeki güçlerin yükselişi, koordineli tepkileri zayıflatmıştır. 2023’te yayımlanan BM Genel Sekreteri’nin politika belgesi Barış için Yeni Gündem– A New Agenda for Peace, barış inşasının bu değişen gerçekliklere uyum sağlaması gerektiğine dair artan farkındalığı yansıtmaktadır.
Liberal barış inşasına yönelik en kalıcı eleştirilerden biri, Batı merkezli yönelimidir. Barış inşası müdahaleleri çoğu zaman küresel Kuzey’deki aktörler tarafından tasarlanmış ve yönlendirilmiş, desteklenmesi hedeflenen toplumların anlamlı katılımı (meaningful participation) sınırlı kalmıştır. Bu çabalar demokrasi ve insan hakları gibi evrensel değerler çerçevesinde sunulsa da, sıklıkla Batı deneyimlerini ve önceliklerini yansıtır. Bu durum, dışsal modeller ile yerel gerçeklikler arasında bir kopukluk yaratabilir; barış, içeriden inşa edilen bir süreçten ziyade dışarıdan aktarılan bir unsur olarak ele alınır. Afganistan ve Irak deneyimleri, dışarıdan yönlendirilen modellerin sürdürülebilir sonuçlar üretmekte nasıl zorlanabileceğini göstermektedir. Bu yaklaşımlar, dış aktörleri sorun çözücü, yerel halkı ise pasif alıcı konumuna yerleştirerek küresel hiyerarşileri yeniden üretebilir. Bu da meşruiyeti zayıflatır ve çatışmaları şekillendiren daha derin tarihsel ve yapısal eşitsizlikleri göz ardı eder.
İkinci önemli eleştiri, “herkese uyan tek tip/one-size-fits-all” teknokratik çözümlere dayanılmasıdır. Liberal barış inşası çoğu zaman çatışmayı, kurumsal tasarım ve “en iyi uygulamaların” uygulanmasıyla çözülebilecek teknik bir sorun olarak ele almıştır. Seçimler, yargı reformu ve piyasa liberalleşmesi gibi standart paketlerin farklı bağlamlara aynı şekilde uygulanarak istikrar üretmesi beklenir. Bu yaklaşımlar netlik ve ölçülebilir sonuçlar sunsa da, çatışmanın politik doğasını aşırı basitleştirme eğilimindedir. Barış inşasını yönetsel bir faaliyet olarak çerçevelemek, eşitsizlik, kimlik ve tarihsel kırgınlıklar gibi temel meselelerin gözden kaçmasına neden olabilir. Sonuç olarak, biçimsel olarak işleyen ancak toplumsal meşruiyeti zayıf kurumlar ortaya çıkar; bu da kırılgan ve sürdürülemez sonuçlara yol açar.
Bununla yakından ilişkili bir diğer eleştiri, gerçek anlamda yerel sahipliğin eksikliğidir. Barış inşası söylemi giderek katılımı vurgulasa da, yerel aktörler çoğu zaman dışsal olarak belirlenmiş çerçeveler içinde sınırlı kalır. Rolleri belirleyici olmaktan çok danışma niteliğinde olabilir ve kaynaklara erişimleri genellikle bağışçı önceliklerine bağlıdır. Bu durum bir çelişki yaratır: yerel sahiplik teoride teşvik edilirken pratikte sınırlıdır. Çoğu zaman barışın sorumluluğu devredilir, ancak buna eşlik eden yetki verilmez; bu da hayal kırıklığı ve zayıf sonuçlar doğurur. Ortaya çıkan yapı, yerel ve dışsal unsurların birlikte var olduğu ancak tam olarak uyum sağlamadığı hibrit bir sistemdir ve bu durum uzun vadeli istikrarı zayıflatır.
Bu eleştiriler, barış inşasına bugün nasıl yaklaşıldığını yeniden düşünme gereğini ortaya koymaktadır. Tek bir model uygulamak yerine, çatışmalar yerel, bölgesel ve küresel dinamikler tarafından şekillenen çok katmanlı süreçler olarak anlaşılmalıdır. Çok kutuplu bir dünyada, hiçbir aktör barışı evrensel olarak tanımlama yetkisine tek başına sahip değildir. Bu da daha bağlama duyarlı bir yaklaşımı gerektirir: meşruiyetin kimde olduğu, hangi kırılganlıkların var olduğu ve dış aktörlerin sonuçları nasıl şekillendirdiği gibi unsurların dikkate alınması gerekir. Aynı zamanda birçok çatışma, eşitsizlik ve iklim değişikliği gibi daha geniş küresel süreçlerle bağlantılıdır. Örneğin Ukrayna’daki savaş daha geniş jeopolitik rekabetlerden ayrı düşünülemezken, Sahel bölgesindeki istikrarsızlık çevresel baskılar ve yönetişim sorunlarıyla ilişkilidir.
Bu noktada eleştirel barış ve çatışma çalışmaları önemli katkılar sunar. Bu yaklaşım, daha derin sorular sormayı teşvik eder: barış kimin için, hangi koşullar altında ve kimin pahasına yapılmaktadır? Barış inşasının hedeflerini olduğu gibi kabul etmek yerine, güç, eşitsizlik ve tarihsel yapıların hem çatışmayı hem de çözümünü nasıl şekillendirdiğini inceler. Barışın tarafsız olmadığını; farklı aktörlerin belirli sonuçlardan farklı şekillerde faydalandığını ve müdahalelerin şiddeti azaltmayı amaçlasa bile mevcut hiyerarşileri yeniden üretebileceğini vurgular. Adalet, temsil ve özneleşme meselelerini öne çıkararak, sürdürülebilir barışın ne gerektirdiğine dair daha kapsayıcı ve sorgulayıcı bir anlayışı teşvik eder.
Barış çalışmaları, askeri ve diplomatik çözümlerin ötesine geçerek barış ve güvensizliğin gündelik koşullarına odaklanarak bu karmaşıklığı anlamlandırmaya yardımcı olur. Bu; geçim kaynaklarını, kurumlara duyulan güveni ve topluluklar arası ilişkileri içerir. Çoklu krizler bağlamında bu geniş perspektif hayati önem taşır. Barış yalnızca şiddetin yokluğu değil, sosyal adalet, kapsayıcılık ve dayanıklılık tarafından şekillenen bir durumdur. Bu da barış inşasının çoklu düzeylerde işlemesini gerektirir: diplomasi ile yerel yönetişim, toplumsal uyum ve uzun vadeli kalkınma desteklerinin birlikte yürütülmesi gerekir.
Bununla birlikte, çok kutuplu düzene geçiş yeni bir risk de doğurmaktadır: Batı merkezli modellerin gerilemesinin yerini daha kapsayıcı yaklaşımların değil, büyük güçler arası işlemsel (transactional) ilişkilerin alması. Böyle bir sistemde çatışmalar, Suriye ve Yemen örneklerinde görüldüğü gibi, güçlü devletler arasındaki stratejik pazarlıklarla yönetilebilir. Evrensel modellerden uzaklaşmak, barışın esas olarak jeopolitik anlaşmalarla şekillendiği bir dünyayı kabul etmek anlamına gelmemelidir. Bu tür düzenlemelerde yerel halklar yine marjinalleşir ve anlaşmalar çoğu zaman adalet ya da sürdürülebilirlikten ziyade kısa vadeli istikrarı önceler.
Dolayısıyla temel zorluk, bir hakimiyet biçimini başka bir hakimiyet biçimiyle değiştirmekten kaçınmaktır. Bunun yerine barış inşası hem yerel temellere dayanmalı hem de normatif açıdan duyarlı olmalıdır. Bu, farklı bağlamları tanırken insan onuru, hesap verebilirlik ve zarardan korunma gibi temel ilkeleri korumayı gerektirir. Aynı zamanda katı şablonların ötesine geçmeyi, çatışmanın politik ve tarihsel boyutlarıyla ciddi biçimde ilgilenmeyi ve yerel aktörlerin sonuçların şekillendirilmesinde gerçek katılımcılar olmasını sağlamayı içerir.
Bu açıdan bakıldığında, günümüzün parçalı küresel yapısı aynı zamanda bir fırsat da sunmaktadır. Tek bir modelin baskın olmadığı bu ortamda, daha çoğulcu ve uyarlanabilir barış inşası yaklaşımları için alan genişlemektedir. Eleştirel ve disiplinlerarası perspektifiyle barış çalışmaları, bu dönüşüme rehberlik etmek için uygun bir konumdadır. Yerel özneyi merkeze alarak ve barışı adalet ile güç ilişkileriyle ilişkilendirerek, barışın ne anlama geldiğini ve nasıl inşa edilebileceğini yeniden düşünmemize yardımcı olur. Sonuç olarak, çağdaş çatışmalara yanıt vermek yalnızca yeni stratejiler geliştirmeyi değil, aynı zamanda hangi seslerin önemli olduğu ve giderek karmaşıklaşan bir dünyada sürdürülebilir barışın nasıl kurulabileceği üzerine daha derin bir yeniden düşünmeyi gerektirir.