Bu yazı, Panorama’da Uluslararası İlişkiler Disiplini üzerine yayımlanan “Dünyayı ve Türkiye’yi Anlamak için Uluslararası İlişkiler Disiplini Bir Rehber Midir?”, “Uluslararası İlişkiler Öğrencileri için Kavramsal bir Rehber”, “Türkiye’nin Dış Politikası Nasıl Analiz Edilmelidir-Kuramsal Yaklaşımlar”, “Bir Yüksek Lisans Öğrencisinin Gözünden Uluslararası İlişkiler Pedagojisi”, “Avrupa Çalışmaları ve İdeal Bir Düzen Arayışı”, “Kriz Döneminde Uluslararası Siyasal İktisat Literatürü Ne Gibi Mesajlar Taşıyor” ve “Ortadoğu Çalışmalarının Uluslararası İlişkiler Disiplinine Katkıları” yazılarının oluşturduğu akademik tartışmanın içinde yer almakta ve tartışmaya ekolojik bir bakış açısı ile katkı sunmak amacındadır.
21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken Dünya, belirsizlik ve öngörülemezlik içinde küresel siyasette otoriterleşmenin güçlendiği, hesap verebilirliğin geri plana itildiği, eşitsizlik ve adaletsizliğin derinleştiği bir darboğazda. Ukrayna ve Gazze’deki savaşın bir kördüğüme dönüştüğü süreçte, Trump yönetiminin Venezuela müdahalesi ile uluslararası hukuku hiçe saydığı, İran-ABD-İsrail arasında alevlenen çatışma ile gerçekliğin irrasyonellikle gölgelendiği alternatif bir düzenin inşasına tanıklık etmekteyiz. Bu kaotik atmosferde, iklim değişikliği ve ekolojik kriz konularının küresel siyaset gündeminde geri plana itildiği görülüyor. Öte yandan, bu durumu tsunaminin vurucu etkisini göstermeden önce denizin geri çekilmesine benzetmek de mümkün. Uluslararası düzenin sarsıldığı, küresel ve bölgesel güçler arasındaki rekabetin yeni bir büyük savaş olasılığını gündeme getirdiği süreçte Uluslararası İlişkiler (Uİ) disiplini içinde ekolojik kriz, çevre sorunları ya da iklim değişikliğini tartışmak anlamlı mı, sorusu sorulabilir. Aslında savaşın gölgesinde tam da ekolojik krizin derinleştiği, iklim krizinin kırılgan gruplar ve bölgeler üzerindeki yıkıcı etkisinin somut olarak tecrübe edildiği böyle bir ortamda Uİ’nin yeşil yönünü tartışmak gerekiyor.
Uİ disiplininin çevre ve ekoloji ile buluşması yeni ve güncel bir çalışma alanı oluşturuyor. Bu kesişim üç ana eksende belirginleşmekte. Birincisi, Uİ teorileri arasına Yeşil Teori başlığının eklenmesi; ikincisi, çevresel güvenlik literatürünün gelişmesi; üçüncüsü ise aktör düzeyinde çevre ve iklim politikalarının analizi. Bu alanlara bir de Uİ disiplininin ekolojik krize yanıt veremeyeceğini öne süren eleştirel perspektifi eklemek yerinde olur.
Yeşil Teori
Uİ disiplini içinde ekolojik sorunların teorik bir perspektif içinde ele alınması görece yeni bir yaklaşım. Özellikle iklim krizinin derinleşmesi, literatürde farklı Uİ teorilerinin kendi argümanları ile ekolojik sorunlara değinen çalışmalarını da artırmakta. Bu süreçte doğrudan çevreye ve ekosisteme odaklanan Yeşil Teori de Uİ disiplinin parçası haline geldi. Yeşil Teori, aslında Siyaset Bilimi içindeki önemli tartışmalardan biri olan Yeşil Düşünce’den beslenmekte. Yeşil Düşünce içinde, insan ihtiyaçlarını önceleyen çevreci yaklaşım ile ekosistemleri bütüncül olarak değerlendiren ve insanın da parçası olduğu doğayı merkeze alan ekolojik yaklaşım olmak üzere iki ana eksen belirginleşiyor. Bunun yanında Yeşil Düşünce içindeki epistemolojik ve metodolojik çoğulculuk, insan merkezlilik-ekosistem merkezlilik ikiliğinin ötesinde bir çeşitliliği de içinde barındırmakta. Pozitivist bakış açısından postyapısalcı ve posthümanist yaklaşımlara uzanan bu çeşitlilik, ekolojik sorunların nasıl üstesinden gelinebileceği sorusunun da farklı şekillerde yanıtlanmasına neden oluyor. Yeşil Teori, doğrudan bir Uİ teorisi olmasa da ekolojik sorunların devlet, uluslararası sistem ve uluslararası aktörler tarafından nasıl ele alındığı ve “yeşillendirilecek” devletin uluslararası etkilerinin anlaşılması açısından disiplin için önemli bir teorik çerçeve sunmakta. Buna karşın, çevre ya da doğa odaklı, sistematik bir Uİ teorisinin olmaması disiplin için önemli bir eksiklik.
Çevresel Güvenlik
Teorik bağlamdaki bu dağınıklığın yanında, Uİ disiplini içinde güvenlik bağlamında ekolojik sorunların daha belirgin bir çerçevede ele alındığı söylenebilir. Hatta güvenlik tartışmalarının değişmesinde çevre sorunlarının doğrudan rol oynadığı görülebilir. 1980’li yıllarda ulusal güvenliğin yeniden tanımlanmasına odaklanan akademik çalışmalar, çevresel bozulmanın yarattığı ekonomik, sosyal ve politik risklere dikkat çekerek hem güvenlik çalışmaları hem de ekolojik çalışmalar için yeni bir kapı araladı. Ekolojik bozulma, kıtlık ve çatışma ilişkisi üzerinden şekillenmeye başlayan, Kopenhag Okulu’nun biyosferi güvenlik nesnesi olarak kavramsallaştırmasıyla netleşen çevresel güvenlik perspektifi, doğanın güvenlikleştirilmesi tartışmasını da beraberinde getirdi. İnsani güvenlik gündemi ile kesişen çevresel güvenlik yaklaşımları hem ekolojik sorunların sosyoekonomik eşitsizliklerle kesişimine odaklanmış hem de güvenlikdışılaştırılma yaklaşımı ile sorunların adalet temelinde politik çözümüne dikkat çekmiştir. Çevresel güvenliğin ötesinde, özellikle insan merkezliliği eleştiren ve doğa-insan arasındaki bağımlılığa dikkat çeken ekolojik güvenlik perspektifi insan dışı canlıların güvenliği ve haklarını gündeme getirdi. Bu alternatif yaklaşım, ekolojik sorunların yarattıkları kompleks güvenlik risklerinin karşılıklı bağımlılık temelinde, uluslararası işbirlikleri ve bağlayıcı hukuki mekanizmalar aracılığıyla nasıl çözülebileceğinin altını çizdi. Özellikle iklim krizinin çok boyutlu etkileri (literatürde tehdit çarpanı olarak değerlendiriliyor) teorik tartışmalarda olduğu gibi çevresel ve ekolojik güvenlik dışında farklı güvenlik yaklaşımlarının da bu soruna odaklanmaya başladığını göstermekte. Bu durum kimin güvenliği ve güvenliğin kim tarafından sağlanacağı sorularına ekolojik sorunlar bağlamında farklı yanıtlar verilmesinin de önünü açıyor.
Ekolojik Sorunların Uluslararasılaşması
Sanayi Devrimi’nden günümüze kadar ekolojik sorunlar büyümüş ve çeşitlenmiştir. İnsan kaynaklı bu sorunlar başlangıçta kirlilik olarak somutlaşırken, doğal kaynakların sanayi üretiminde kullanımı artmış; nüfus artışı ve kentsel alanların genişlemesi ile atık sorunu büyümüş, ormansızlaşma ve biyoçeşitlilik kaybı hızlanmış ve ekolojik yıkım derinleşmiştir. Sivil inisiyatifler erken sanayileşme döneminden itibaren devlet içinde bu sorunlara karşı önlem alınması konusunda etkili bir kamuoyu oluşturmuştur. Bunun yanında özellikle kirliliğin sınıraşan etkilerinin anlaşılması, uluslararası alanda çevre gündeminin oluşmasında etkili olmuştur. Birleşmiş Milletler (BM) başta olmak üzere uluslararası örgütlerin çabaları ve devlet ötesinde etki oluşturmayı başarabilen sivil toplum kuruluşları, çeşitlenen ekolojik sorunların üstesinden gelmek için uluslararası önlemlerin alınmasında tetikleyici niteliktedir. Devletlerle birlikte devlet dışı aktörlerin ekolojik sorunlara karşı üstlendikleri roller pek çok uluslararası koruma ve önleme rejiminin oluşmasını sağlamıştır. Bu süreçte devletlerin politik önceliklerini şekillendirmede etkili iç ve dış baskı unsurları, diplomatik müzakereler, pazarlıklar ve tavizler (bu tavizlerde çok uluslu şirketlerin lobi faaliyetleri ve küresel ticaret rejiminin bağlayıcı kuralları önemli rol oynar) ile çevre rejimleri Uİ disiplini çerçevesinde incelenen konular arasına girmiştir. Uluslararası tartışmaların tarafları ekolojik sorunların yol açabileceği sosyoekonomik, politik ve ekolojik krizleri öngörse de bu krizlerin üstesinden gelmek için gerekli adımlar yavaş ve zorlu süreçlerin sonunda atılabilmektedir. Dolayısıyla, derinleşen krizlere karşı etkisiz girişimler olarak kalma riski büyümektedir. İklim krizi bu sürecin odağındadır.
İklim Krizine Karşı İklim Adaleti Mümkün mü?
İklim değişikliğinin yol açabileceği riskler 1970’li yıllardan beri bilim çevrelerinde tartışılmaktadır. İklim değişikliğine karşı en kapsamlı uluslararası adım, hâlâ temel referans belgesi olan 1992 tarihli BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’dir (BMİDÇS). Sözleşmeye dayanarak Taraflar Konferansları (COP) düzenlenmekte, sera gazı emisyonlarını azaltmaya yönelik Kyoto Protokolü ve Paris Anlaşması gibi yasal metinler kabul edilmektedir. Uluslararası işbirliği yürüyor gibi görünse de devletler ve şirketler ekonomik bahanelerle süreci yavaşlatmaktadır. Beş yıl öncesinde petrol ve kömürden çıkış yolları tartışılırken, bugün petrol şirketlerine verilen yeni teşvikler gündemde. Ayrıca küresel ekonominin yeni yüzleri teknoloji şirketleri, yapay zekânın yayılımıyla birlikte finansal ve politik etkilerini artırırken, yeni teknolojilerin ekolojik etkileri görünmez kılınmakta. Teknolojinin hâlâ doğal kaynaklara bağımlılığı devam ederken, özellikle nadir toprak elementleri jeopolitik rekabetin merkezine yerleşiyor. Bu kaynakların çıkarımının yarattığı ekolojik ve sosyal yıkım, yeni sömürgecilik tartışmalarını tetikliyor. İklim değişikliği azaltım, uyum, dirençlilik çabaları, 2026 yılında savaşın da etkisi ile yavaşlamış, hatta bir kenara atılmış gibi görünmekte. Buna karşın iklim değişikliğinin fiziksel etkileri yıkıcı şekilde hissedilmeye devam ediyor. Bu yıkımdan en çok etkilenen de ekonomik ve politik alanda sesi en az duyulan kırılgan kesimlerdir. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, yerli topluluklar, gelir seviyesi düşük kesimler, hâlihazırda toplumun dışlanan kesimleri ve diğer türler farklı kırılganlık düzeylerinde iklim krizinin etkilerini doğrudan ve yıkıcı şekilde tecrübe etmektedir. Bu nedenle iklim adaleti tartışmasının önemi her geçen gün artmakta.
İklim adaleti ekolojik, sosyoekonomik ve politik bağlamların kesişiminde, alternatif ve kapsayıcı bir adalet tartışması sunmakta; özellikle sivil inisiyatiflerin hak mücadelelerinde temel argüman olarak belirginleşmektedir. Hükümetlerin ve politik karar alıcıların ekonomik çıkar retoriği ile şirket çıkarlarını öncelemesi, kırılgan topluluklardan başlayarak toplumun geneli ve kamu yararını ilgilendiren ciddi riskleri görünmez kılmaya çalışmaktadır. Şirketlerin kontrolsüzce toksik atıkları doğaya salması, koruma alanları da dahil doğal alanların -kimi örneklerde doğrudan yerli toplulukların yaşam alanları ile kutsal alanlarının- çevresel etki süreçleri olmadan yatırıma açılması, su kaynaklarının kontrolsüzce işletmelerin kullanımına sunulması, gayrimenkul yatırımları için orman alanlarının imara açılması, turizm bahanesi ile av ihalelerinin düzenlenmesinde –geçici istihdam yaratma gerekçesi dışında- hangi kamusal yarardan bahsedilebilir? Üstelik bu ekonomik faaliyetlerin doğanın sürdürülebilirliği ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki geri dönülmez etkiler yaratmasının yanında yavaş şiddet olarak anılan ve yıllara yayılarak insan sağlığı, tarım, yerel kalkınma, emek, su ve gıda güvenliği üzerinde orta ve uzun dönemli yıkıcı etkileri söz konusudur. Peki devletin bu süreçteki rolü nedir? Devlet ve kolluk gücü ekonomik yatırımları önceleyerek vatandaşların can güvenliğini tehlikeye atarsa, bu durum devletin meşruiyetini sorunsallaştırır mı?
Ekolojik Krize Karşı Devlet ve Gezegensel Perspektif
21. yüzyılın ikinci çeyreği uluslararası sistemde popülist iktidarların körüklediği güç mücadelelerinin, jeopolitik çıkar söylemlerinin ve doğal kaynak mücadelelerinin öne çıktığı bir ortamda başlamıştır. Bu süreçte ekolojik bakış açısı ve iklim kriziyle mücadelenin geri planda kalması kadar demokrasi, insan hakları, adalet gibi değerler de unutturulmaya çalışılmaktadır. Belli bir ekonomik ve politik azınlığın yönlendirdiği politik alanın ekosistemler ve insan yaşamı üzerindeki baskıyı daha da artırdığı açıktır. İç içe geçen krizler karşısında etkili çözümler üretebilecek en etkili aktör konumunda hâlâ devlet olsa da “hangi devlet?” sorusu tartışmaya açıktır. Önümüzdeki süreçte toplumlarda derinleşen sosyoekonomik farkların, otoriterleşen iktidarların yeni bir toplumsal hareketlilik dalgası yaratması olasıdır; bu dalganın ekolojik önceliklerle birlikte devleti yeniden yapılandıracak potansiyele kavuşması, yeni bir politik ideale duyulan ihtiyacı da belirginleştirmektedir. Bu idealin eksikliği, çıkar ortaklığında birleşen popülist liderler ve güçlenen tekno-oligarkların dünyayı küresel bir baskı rejimine götürme olasılığını artırmaktadır. Uİ disiplini içinde bu kesişimselliği dikkate alan, kapsayıcı bakış açıları önemlidir.
Eleştirel çalışmalar, Uİ disiplininin geleneksel çerçevesi içinde iklim değişikliği başta olmak üzere ekolojik sorunlara çözüm üretemeyeceğini savunmakta ve Uİ’nin sonunu ilan etmektedir. Bu gezegensel bakış açısının yanında ekolojik sorunların kapitalizmle ilişkisi üzerinden sistem eleştirisiyle Uİ disiplinin eleştirisini birleştiren yaklaşımlar da mevcut. Bu eleştirel çoğulculuk, ekolojik sorunların farklı bakış açılarıyla ele alınarak gündemde kalmasını sağlarken, esas olarak Uİ’ye özgü bir ekolojik teorinin geliştirilip geliştirilmeyeceği tartışmasını da silikleştirmekte. Halbuki, bir ekosistem özelliğine sahip uluslararası sistemin ve aktörler arasındaki ilişkinin, Uİ disiplini içinde ekolojik bir kavramsallaştırmayla ve doğayla kurulacak benzerlikler üzerinde analizi mümkündür. Bu, yalnızca ekolojik sorunların değil, iç içe geçen ekonomik, sosyal, insani ve politik krizlerin küresel ölçekte bir arada ele alınmasını ve alternatif çözümlerin tartışılmasını da kolaylaştırabilecektir.
Gezegensel yaklaşımın Uİ içinde daha fazla tartışılması, yerel-ulusal-bölgesel-küresel arasındaki etkileşimin farklı açılardan ele alınması, eleştirel ekolojik perspektifin çerçevesinin netleştirilmesi ve uluslararası sistemde alternatif yeşil tartışmaların çeşitlendirilmesi açısından katkı sunabilecektir. Yaşayan bir organizma olan Dünya gezegeni, şimdiye kadar farklı yok oluş süreçlerinden geçmiş, ama canlı yaşamına uygun özelliğini korumaya devam etmiştir. İnsan türünün gezegen üzerindeki yaşama yönelik tehdidini durdurup, yarattığı yıkımı tersine çevirme sorumluluğu da yine kendi omuzlarındadır. Dünya üzerinde yeni bir ortak yaşam düzeni kurabilmek için gezegenin yaşam mekanizmasını anlamak ve bu mekanizmanın her unsurunun haklarını koruyacak rejimler inşa etmek de bu sorumluluğun parçasıdır. Uİ, barışı kalıcı hâle getirme idealine dayanan bir disiplin olarak ortaya çıkmıştır. 21. yüzyılın varoluşsal krizleri karşısında Uİ’nin köklerini yeniden hatırlaması, disiplin içindeki açmazlara alternatif bir yol bulma potansiyelini de artırabilecektir.