Trump’ın ikinci kez başkanlığa gelmesinin ardından dünya gündemi sık sık Atlantik’in neresinin ABD’nin 51. eyaleti olacağına dair tartışmalarla yön değiştirdi. Ocak ayından beri ise Venezuela ve ardından İran’a yönelik müdahaleler ile NATO zirvesinin ortaya çıkardığı sürekli gerilim, uluslararası siyaseti yüksek tansiyonlu bir hatta taşıdı. Kısa bir süre içinde İran müdahalesinin yeniden yoğunlaşması ve ABD’nin buradaki zayiatlarını da Küba’ya başka bir müdahale ile dengelemesi muhtemel görünüyor.
Oysa ABD’nin dış politikasının bundan böyle Trump’ın “Donroe Doktrini” merkezinde yeni bir Monroe Doktrini olacağı ve ABD’nin yıpratıcı savaşlardan uzaklaşacağı varsayılmıştı. Ancak dünya görünen her şeyin gerçek olduğu ve siyah beyaz ikiliklerle okunabilecek bir yer olsaydı, yaşamak çok daha kolay olurdu. Zira tarihsel süreçleri, sahada yaşananları ve küresel eğilimleri dikkate almadan uluslararası siyaseti yalnızca beyanatlar ve kurum raporları üzerinden anlamak mümkün değil.
Bu açıdan bakıldığında, Monroe Doktrini’nin Trump eki olarak sunulan yeni ABD stratejisi bir geri çekilme, bölgesel savunma ya da basit bir “America First (Önce Amerika)” çizgisi değil, Karl Haushofer ve Carl Schmitt çizgisine yaklaşan[1], içini Samuel Huntington’un mantığının doldurduğu yeni bir jeopolitik düzenleme olarak okunmalıdır. Zira dünya, ulus-devlet merkezli bir yapılanmadan medeniyet devleti merkezli bir mantığa doğru evriliyor. ABD başta olmak üzere tüm dünya bu anlamda medeniyet merkezli bir mücadele yüzyılı için mevzilenmekte. Bu medeniyet söylemi ise kimseye isminden menkul daha medeni bir dünya vaat etmiyor. Bilakis, Huntington’un medeniyetler çatışması tezini, Haushofer’in jeopolitik blok mantığıyla birleştiren yeni bir rekabet alanını işaret ediyor. Böyle bir düzende 21. yüzyıl, barışın ya da insanların değil, blokların, sınırların ve inanç temelli meşrulaştırmaların yüzyılına dönüşebilir. Yani “Donroe Doktrini”, aslında bu sürecin öncesindeki yeni hizalanmaların, mevzilenmelerin ve bunlara uygun söylemlerin kabul edildiği bir anlayış sunuyor.
Medeniyet Paradoksu
Yapılan açıklamalar ve verilen sözler, siyaseten anlamlı oldukları ölçüde gerçekleri yansıtma kabiliyetlerini yitirirler. Bu nedenle son dönemde Rusya, Çin ve ABD’nin hemen her açıklamasında tekrar ettiği “medeniyet”, “Batı medeniyeti”, “Çin medeniyeti” gibi kavramları ya da “barış”, “anlaşma” ve “kendi bölgesine çekilme” ifadelerini de şüpheyle okumak gerekir. Çünkü bu dil, çoğu zaman barışı değil, güç dağılımını yeniden kurma arzusunu gizler.
Keza liberal uluslararası düzenin kurucusu ABD’nin, İkinci Dünya Savaşı’ndan 80 yıl sonra, mağlup ettiği Nazi jeopolitiğinin temelini oluşturan Haushofer’in doktrinini bir strateji olarak benimsemesi, modern siyasi tarihin en keskin paradokslarından birini teşkil etmektedir. Ancak bu paradoksun can alıcı noktası, bu emperyal yeniden düzenlemeyi sadece Cumhuriyetçi bir geri çekilme veya geçici bir izolasyonizm sanan analizlerin gözünden kaçmaktadır. Zira ABD’nin 2026 Ulusal Savunma Stratejisi (NDS) uzun erimli politik etkilere haiz bir dokümandır. Hatta 20 Temmuz’da ABD Dışişleri Bakanlığı sayfasında yayınlanan Küba raporu da bu bakış açısını desteklemektedir. Bunu anlamak içinse konuya biraz daha geniş kapsamda bakmamız gerekiyor.
Zira karşımızdaki tablo basit bir dış politika değişikliği değil. Bu strateji, ilk aşamada Amerikan kaynaklarını “garanti bölgelere” yığmayı, Kuzey Atlantik’i Çin’e karşı tahkim etmeyi ve riskli bölgeleri Avrupa ile Asya’daki müttefiklere devretmeyi hedefliyor. Böylece ABD, sorumlu olduğu alanları daraltıp rakiplerini kendi çevrelerinde meşgul etmeyi ve bu sırada güç toplamayı amaçlıyor. Bu hamle, geri çekilme gibi görünse de özünde bir alan düzenleme çabasıdır. Keza ABD’nin yakında tekrar saldırıya geçeceği Çin’in müttefiki İran, bu durumun daha şimdiden bir istisnası haline gelmiş durumda.
Haushofer’in Hayaleti ve Pan Bölgeler
Bugünkü Amerikan stratejisini anlamak için Haushofer’in dünyayı nasıl dört büyük blok halinde düşündüğüne bakmak gerekir. Haushofer, küresel istikrarın ancak dünyanın ABD liderliğindeki Pan-Amerika, Almanya kontrolündeki Pan-Avrupa ve Afrika, Rusya merkezli Avrasya ve Japonya önderliğindeki Pan-Asya gibi büyük yaşam alanlarına ayrılmasıyla sağlanabileceğini savunuyordu. Her blok kuzeyden güneye uzanmalı, endüstriyel kapasiteyi, tarımsal üretimi ve hammadde kaynaklarını birleştirerek dışa kapalı ve kendi kendine yeten yapılara dönüşmeliydi.
Bu mantıkta her bloğun bir hegemonu vardır ve hegemonlar birbirlerinin nüfuz alanlarına karışmaz. Bugün Trump’ın ortaya koyduğu jeopolitik harita da yeni bir Monroe Doktrini’nden çok, Haushofer’in bölgesel nüfuz alanları önerisinin 21. yüzyıla uyarlanmış biçimi gibi görünmektedir. Fark, yöntemin daha yumuşak görünmesinde, fakat sistemin mekanizması aynı, altyapısının ilhamı ise Huntington odaklı. Tam da böyle bir mantıkla belgede Tayvan’dan bahsedilmiyor, Ukrayna’nın desteklenmesi Avrupa’ya bırakılmış, hatta Trump bu konuda taviz vermeye açık, ancak Orta ve Kuzey Amerika ABD’nin tartışılmaz nüfuz alanı. Trendin geri kalanının nasıl ve hangi ülkeler üzerinden biçimleneceğini göreceğiz. Ancak bu yaşananlar yalnızca ABD’nin pozisyon değişikliği değil, yeni bir jeopolitik düzenin oluşumudur. Bu ABD’nin dünyayı büyük alanlara ayırıp, rakiplerinin her hareketini kabul edip güçlenmesine ses çıkarmayacağı veya hegemonyasından vazgeçeceği anlamına gelmiyor. Aşınmış ABD, gücü artık kendi kontrolü altında olmayan yeni jeopolitik trendlere karşı hazırlık yapma ihtiyacı hissediyor. Çatışmayla yönetemeyeceğini bildiği rekabet ortamını, alan sınırlamasıyla yönetmeyi hedefliyor. Zira Çin’i 20. yüzyılın çevreleme politikalarıyla sınırlandıramayacağının farkında. Ancak bunu yaparken kendi ittifakını diğer medeniyet hizalanmalarına karşı „Batı medeniyeti“ olarak kodluyor. Trendin geri kalanının nasıl ve hangi ülkeler üzerinden biçimleneceğini göreceğiz.
“Güvenli Bölge”: Pan-Amerika Kalesi
ABD’nin 2026 Ulusal Savunma Stratejisi, Batı Yarımküre’yi Amerika’nın mutlak ve tartışılmaz kalesi ilan ediyor. Belgede “Monroe Doktrini’ne Trump eki” olarak tanımlanan yaklaşım, Amerika kıtasını dış güçlerin kullanımına kapatan bir Grossraum inşasına işaret ediyor. Schmitt’in büyük uzam düşüncesine yaklaşan bu çerçeve, kıtayı bir güvenlik alanına dönüştürmeyi amaçlıyor.
Trump’ın Venezüela’dan Grönland’a, Panama Kanalı’ndan Küba’ya uzanan hamleleri de bu bağlamda şaşırtıcı değildir. Mevcut Amerikan güvenlik şemsiyesi, Haushofer’in dikey entegrasyon ve yaşam alanı mantığına benzer biçimde, kıta içindeki rakip varlıkları dışlama eğilimi taşımaktadır. Belge, bu alanda rakip ya da düşman güçlerin konuşlanmasını açık biçimde reddediyor ve ihlal durumunda tek taraflı askeri eylem seçeneğini dışlamıyor. Burada amaç, sadece savunma değil, yarı kürenin siyasal hiyerarşisini yeniden tanımlamaktır.
Taşeron Güvenlik ve Avrupa’nın Yalnızlığı
NDS 2026’ya göre ABD, kaynak israfına neden olan bölgelerden çekilirken Rusya tehdidini Avrupa’ya, Çin tehdidini ise kısmen Japonya merkezinde bölge devletlerine devretmeyi planlıyor. Böylece Rusya, akut bir tehdit olmaktan çıkarılıp Avrupa’nın yönetmesi gereken bir sorun haline getiriliyor. Bu da Avrupalı NATO üyelerinin güvenlik maliyetlerini daha fazla üstlenmesi gerektiği anlamına geliyor, İttifakın Ankara Zirvesi’ndeki gündemini de bu yüzden savunma harcamaları belirledi.
Bilindiği üzere bu dönüşüm, Ukrayna savaşının da gerekirse Rusya’ya verilecek tavizlerle sonlandırılabileceğine işaret ediyor. Trump burada, güvenlik kaygıları derinleşen Avrupa’nın liberal normatif düzeninden sıyrılıp kendi savunmasını finanse eden bir kaleye dönüşmesini istiyor. Ancak bu aynı zamanda Avrupa’nın koruma kalkanının zayıflaması demek. Bir başka deyişle, ittifak dili korunurken güvenlik yükü dağıtılıyor.
Çin ve Denge Siyaseti
Belgedeki en kritik alan Hint-Pasifik. Ancak ABD’nin buradaki stratejisi Çin’in gücünün mevcut jeopolitik darboğazlarda sınırlandırılması ve Amerika’nın hayati etki alanı olan Pasifik’in derinliklerine taşmasının engellenmesi üzerine kurulu. Washington, Pekin’in kendi hinterlandında ne yaptığıyla değil; Birinci Ada Zinciri’ni aşıp Amerikan çıkarlarını tehdit edip etmediğiyle ilgilendiğini ifade ediyor.
Bununla birlikte belgede Tayvan’ın adının bile geçmemesi dikkat çekici bir dönüşüm. Bu, Çin’in bölgesel varlığını zımnen kabul eden, ancak küresel bir okyanus hegemonu olmasını engellemeye çalışan bir güç dengesi arayışıdır. Ne var ki, Çin’in Tayvan’ı bir sıçrama tahtası olarak kullanma ihtimali bu sessiz kabullenişi daha büyük bir krize çevirebilir. Dolayısıyla belge, rekabeti doğrudan savaş değil, alan sınırlaması üzerinden yönetmeyi hedeflemektedir.
Egemenliğin Dönüşümü
ABD savunma doktrinindeki bu değişim, uluslararası sistemin işleyiş mantığını nasıl etkileyecek? Cevap, oluşan güvenlik boşluğunda ve hegemonların dayattığı zorunlu tercihte yatıyor. Geçmişte Amerikan hegemonyası, küçük ve orta ölçekli devletlerin sınır güvenliğini evrensel normlar ve ittifak ağlarıyla kısmen teminat altına alıyordu. Yeni düzende ise bu koruma zayıflıyor. ABD’nin “ben artık yalnızca kendi etki alanımı savunacağım” tavrı, uluslararası toplumun ve uluslararası hukukun koruyucu çerçevesini aşındırıyor.
Bu boşluksa ister istemez orta vadede yeni bir yapılanmayı tetikleyecektir. Medeniyet devletleri bir gecede ortaya çıkmayacak, ancak oluşan ortam zayıf devletleri hayatta kalabilmek için coğrafi ve kültürel olarak en yakın oldukları hegemonun korumasına sığınmaya zorlayacaktır. Bir yandan korumasız kalan devletler mecburen bir güce yaslanırken, diğer yandan büyük güçler çevrelerindeki ülkelere “sen benim etki alanımdasın” diyerek başka bir varoluş alanı tanımayacaktır. Bu noktada Huntington’un işaret ettiği medeniyet kümeleri, artık yorum kategorisi olmaktan çıkıp siyasal pratik haline gelebilir.
Sistemin Stres Testi: Orta Ölçekli Güçler
Bu yeni düzende en büyük çatışma alanı hegemonlar ya da bağlı devletler değil, orta ölçekli güçler olacaktır. Türkiye, Brezilya, Hindistan ve Endonezya gibi aktörler, ne tam anlamıyla bir hegemonun yörüngesine girmeyi kabul eden ne de tek başına bir kutup olabilen devletlerdir. Bu nedenle dayatılan medeniyet bloklarına hapsolmak yerine kendi otonom alanlarını kurma çabaları, sistemin en önemli gerilim kaynağı olacaktır.
Bu aktörlerin direnci, yeni düzenin mutlak olmadığını da gösterebilir. Çünkü medeniyet devleti söylemi yalnızca büyük güçlerin değil, stratejik özerkliğini korumak isteyen orta güçlerin de sınırlarını yeniden düşünmesini zorunlu kılıyor. Tam da burada, medeniyet kimliği bir savunma kalkanı kadar bir baskı aracına da dönüşebilir.
Sonuç
2026 Ulusal Savunma Stratejisi, dünyayı tek bir pazar ve tek bir değerler sistemi olarak gören küreselleşmeci rüyanın sonuna işaret ediyor. Aynı zamanda Aydınlanma’nın merkezine yerleşmiş olan hür iradeli özne fikrini de aşındıran bir sistemin ilk emarelerini görünür kılıyor. Artık sınırları daha keskin, kendi içinde otarşik (kendi kendine yeten ekonomik sistemler veya yönetimler) eğilimler gösteren ve birbirleriyle çoğunlukla pazarlıkçı ya da çatışmacı ilişkiler kuran devasa medeniyet devletlerinin dünyasına doğru ilerliyoruz.
Bu muhtemel yeni düzende küçük devletlerin iradeleri zayıflarken, bireyler de medeniyetlerinin bekası için yaşayan tebalara dönüşebilir. Kısacası, “Donroe” benzetmesi yanıltıcıdır ve NDS 2026 uzun vadeli etkileriyle düşünülmesi gereken bir belgedir. Haushofer mezarında gülümsüyor olabilir, çünkü 21. yüzyılın haritasını 20. yüzyılın mağlup teorileri yeniden çizmeye çalışıyor. Huntington ise bu yeni haritanın normatif ve kültürel dilini çok önceden tarif etmişti.
[1] Her iki Alman düşünür de coğrafyayı devletlerin ve medeniyetlerin kendi kendine yetebileceği küresel güç alanları olarak yeniden tasarlamıştır. Karl Haushofer’in dünyayı kendi kendine yeten devasa küresel bloklara bölmeyi amaçlayan ‘Pan-Bölgeler’ kuramı ile Carl Schmitt’in dış müdahalelere kapalı bölgesel hegemonya alanlarını tanımlayan ‘Büyük Mekân’ kavramı temelde örtüşür.