Mekke Savunma Anlaşması’nı ilk duyduğumda, bir dış politika analisti olarak tepkim hayranlık oldu. Birbiriyle kesişen ve yakıcı bölgesel güvenlik sorunlarının ortasında kalan üç orta gücün, kolektif olarak hareket etmeye yönelik samimi bir girişim olarak gördüm. İlgili aktörlerin güç konumlarına bakıldığında göze çarpan şey bir hiyerarşi değil, uluslararası sistemde birbirine yakın ağırlığa sahip, her biri farklı ama birbirini tamamlayan cephelerde güçlü olan üç devletin eşit ortaklığı.
Orta güçler, genellikle büyük güçlerin hâkim olduğu bir sistemde yol almak için birkaç yaygın stratejiden birini izler: asimetrik ittifak yönetimi, bölgesel kurum oluşturma (ASEAN bunun en tipik örneğidir) veya koalisyon temelli minilateralizm. Minilateralizmde MİKTA gibi benzer çıkarları olan ve benzer görüşlere sahip devletler, esnek ve belirli konulara odaklanan gruplar oluşturur. Mekke Anlaşması’nı imzalayan üç ülke de daha önce bu araçları denedi. Ankara, NATO’ya bağlı olmakla birlikte, AGİT, İslam İşbirliği Teşkilatı, MIKTA, Gelişmekte Olan Sekiz Ülke Grubu ve Asya İşbirliği Diyaloğu ile de ilişkilerini geliştirmiştir. Riyad ve İslamabad’ın da çıkarları ve hedefleriyle örtüşen itiifak üyelikleri ve ortaklıkları var.
Ancak Mekke Paktı, bu şablonların hiçbirine tam olarak uymuyor. Tamamen yeni bir icat olmasa da, üç farklı ancak birbirine yakın bölgeden gelen üç orta gücün, “ortak savunma yeteneklerini geliştirmek ve bölgesel ve küresel zorluklar karşısında aralarındaki dayanışmayı güçlendirmek” amacıyla oluşturulmuş bir savunma paktı imzalaması gerçekten nadir bir durum. Anlaşmanın temel taahhüdü olan birine yönelik silahlı bir saldırının hepsine yönelik bir saldırı olarak kabul edilmesi aynı zamanda, dikkat çekici bir şekilde, Türk kamuoyu nezdinde anlaşmanın en çok eleştirilen unsurlarından biri oldu.
Bu anlaşma hiçbir zaman sıfırdan oluşturulmadı. Halihazırda üç ikili işbirliği kanalı mevcuttu. Suudi Arabistan ile Pakistan arasında Eylül 2025’te imzalanan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması; askeri kapasite geliştirme alanında uzun süredir devam eden Türkiye-Pakistan stratejik ortaklığı; ve 2023’ten bu yana Suudi Arabistan’dan Türkiye’ye verilen insansız hava aracı siparişleri. Şu anda bu üçünü birbirine bağlayan şey, ortak bir tehdit ortamı, özellikle de kendi bölgelerinde ABD’nin güvenlik şemsiyesine duyulan güvenin azalmasından kaynaklı bir tehdit ortamı. ABD-İsrail-İran savaşı ve İran’ın, ABD’nin caydırıcı tepkisinin nispeten zayıf kalmasına rağmen Körfez altyapısına saldırma ve Hürmüz Boğazı’nı tehdit etmesi, bu üç devleti de yeni güvenlik gerçekleriyle yüzleşmeye zorladı.
Her ne kadar hepimiz olağan şüphelileri bilsek de bu pakt belirli bir düşmana karşı kurulmadı. Bu seçim kasıtlı görünüyor. Düşmanı belirsiz tutmak, her bir imzacı ülkenin diğerlerinin spesifik çatışmalarına otomatik olarak bağlanmaktan kaçınmasını sağlarken, aynı zamanda resmi bir anlaşmanın getirdiği siyasi ağırlığı da elde etmelerine olanak tanıyor.
Her devletin anlaşmaya kattığı unsurlar gerçekten birbirini tamamlayıcı nitelikte. Uzman gözlemciler olarak, anlaşmaya sahip olduğu caydırıcılık kapasitesini sağlayan, kabaca üç parçalı bir iş bölümünü görüyoruz:
Suudi Arabistan, mali kaynakları sağlıyor. Savunma projelerini finanse etmek ve Türkiye’nin savunma sanayisine, üretimi artırmak ve yeni ürünler geliştirmek için Körfez yatırımlarına erişim imkânı vermek amacıyla sermaye sağlıyor.
Türkiye, teknolojik açıdan gelişmiş bir savunma sanayisi ve NATO standartlarında konvansiyonel ordusu ile Türk dış politikasının başlı başına bir ihracat aracına dönüştürdüğü, giderek gelişen bir yerli savunma sanayine sahip. Grubun tek NATO üyesi olarak Türkiye, ittifaka diğer ikisinin sahip olmadığı kurumsal ve birlikte çalışabilirlik boyutunu da kazandırıyor.
Pakistan ise köklü bir savunma sanayisi ve özellikle de cephede görev yapan insan gücü sunmakta. Ayrıca Müslüman dünyadaki tek nükleer silahlı devlet olması, ittifaka gerçek bir sembolik caydırıcılık ağırlığı kazandırmaktadır. Ancak bu, Suudi Arabistan veya Türkiye üzerinde genişletilmiş bir nükleer şemsiye olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır.
Bir araya getirildiğinde, bu, Körfez’in finans sermayesi, NATO düzeyinde konvansiyonel ve savunma sanayi kapasitesi ile nükleer silaha sahip Güney Asya insan gücüdür — hiçbir imzacı ülkenin tek başına sunamayacağı üç farklı kaynak türü, artık tek bir çerçeve altında birleştirilmiştir.
Mekke Paktı reaktif bir önlem mi, yoksa proaktif bir yapı mı? Dürüst cevabım, her ikisi de. Üç taraf da anlaşmanın belirli bir devlete yönelik olmadığını ne kadar ısrarla vurgulasalar da, anlaşmanın kurulması açıkça reaktif bir adımdır ve yakın zamanda ortaya çıkan belirli tehditlere doğrudan bir yanıt niteliğindedir. Anlaşma, devam eden 2026 İran Savaşı’nın ortasında imzalandı ve Körfez ülkelerinin ABD’nin korumasına duyduğu güvene vurulan darbenin ardından geldi. Anlaşmanın açıkça dengelemeyi amaçladığı tehditlerden biri de İran’ın Körfez devletlerine yönelik saldırganlığıdır. RUSI’nin değerlendirmesine göre anlaşma, İran’ın hegemonyasına karşı denge oluşturmak ve aynı zamanda İsrail’e karşı caydırıcı bir kapasite geliştirmek üzere tasarlanmıştır. Özellikle Türkiye ve Suudi Arabistan’ın tutumları, İran’a olduğu kadar İsrail’in Gazze, Lübnan ve Suriye’de genişleyen bölgesel iddialarına da bir yanıt olarak okunabilir.
Ancak proaktif unsurlar da mevcuttur. Katar Üniversitesi’nden Khalid Al-Jaber gibi analistler, bu anlaşmayı daha geniş kapsamlı bir yapısal değişime, yani ABD’nin güvenlik garantilerine duyulan güvenin azalmasına bir yanıt olarak değerlendiriyor. Bu durum, söz konusu orta güçleri sadece reaktif bir şekilde değil, önleyici olarak bağımsız kapasite oluşturmaya itmektedir. Anlaşmanın yapısı bu yorumu destekliyor. Riyad’da kalıcı bir sekreterya, stratejik bir siyasi-askeri komite ve genişlemeye açık olma durumu, tek bir krize yönelik geçici bir tepki olmaktan ziyade, kalıcı yeni bir yapı oluşturma çabasına işaret ediyor.
Peki — kime karşı, kimi caydırmak için? Kağıt üzerinde adı geçen tek bir hedef yok ve böyle bir hedefin olacağını da sanmıyorum. Üç hükümet de anlaşmanın tamamen savunma amaçlı olduğunu ve kimseye yönelik olmadığını vurguluyor. Bu tutum, diğer bölge devletlerinin de anlaşmaya katılmasının önünü açıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ankara’nın düşüncesini açıkça dile getirdi: “Cumhurbaşkanımızın vizyonu doğrultusunda, üç ülkeyle sınırlı kalmamalıyız. Büyümeli ve gerekirse [diğer] ülkeleri de bu şemsiyenin altına almalıyız.” Mısır, Katar, Kuveyt, Azerbaycan, Suriye, Ürdün ve Bangladeş, gelecekteki adaylar olarak gündeme getirildi.
Kişisel görüşüm, Mekke Paktı’nın üç ülke temelli mantığının, anlaşmanın üç taraflı bir düzenleme olarak işlev görmesi durumunda en iyi şekilde işleyeceği yönündedir. Üç üyeyle sınırlı kalsa bile, üç imzacı ülkenin de “düşmanı” farklı algılaması nedeniyle anlaşmanın savunma kapasitesi konusunda ciddi şüpheler bulunmaktadır. Herhangi bir yeni üye, belirsiz “birine yapılan saldırı, hepsine yapılan saldırıdır” hükmünün kendisini başkalarının çatışmasına sürükleyip sürüklemeyeceğini değerlendirmek zorunda kalacaktır, ki bu hesap, her yeni üyeyle birlikte daha da zorlaşır, kolaylaşmaz.
Anlaşmanın ilk gerçek testi, Suriye’deki Abu al-Duhur hava saldırısıyla geldi. Bu, özellikle İsrail sınırına yakın bölgede Türk ordusunun yerleşmesini durdurmayı amaçlayan önleyici bir saldırıydı. İsrail bunu Mekke Anlaşması’nın doğrudan bir testi olarak değerlendiriyor; bu da, anlaşma olsun ya da olmasın, İsrail’in Suriye’de Türkiye ile bağlantılı artan askeri kapasitesini önleyici eylem gerektiren aktif bir tehdit olarak gördüğünü gösteriyor.
Aslında bu, anlaşmanın ilk haftaları içindeki ikinci testti. İlki, anlaşmanın imzalanmasından kısa bir süre sonra Husilere ait insansız hava araçlarıyla Necran havaalanını ve Aramco tesisini hedef alarak Suudi Arabistan’a saldırmasıyla gerçekleşti; Abu al-Duhur saldırısının ardından ortak bir tepki gelmediği gibi, bu olayda da Türkiye veya Pakistan’dan görünürde herhangi bir eylem gelmedi. Her iki durumda da ortak bir askeri tepki yoktu, görünürde devreye giren bir istişare mekanizması yoktu ve karşılıklı savunma maddesinin yürürlüğe konduğuna dair bir açıklama yapılmadı.
Bu bölümü bir yargıda bulunmak yerine sabır çağrısıyla bitirmek istiyorum. Bu anlaşma, uluslararası sistemin en çatışmaya yatkın iki bölgesinde, bir aydan daha kısa bir süre önce imzalandı. NATO’nun bile Fransa, İngiltere, Hollanda, Lüksemburg ve Belçika tarafından imzalanan Brüksel Antlaşması’ndan resmi olarak faaliyete geçmesine kadar neredeyse bir yıl, tam organizasyonel yapısını kazanmasına kadar ise yaklaşık üç yıl sürdüğünü hatırlamakta fayda var. Mekke Paktı’nın kurumsal olgunluğunu bu zaman çizelgesine göre değerlendirmek, bana göre, onu NATO’nun bugünkü yapısına göre değerlendirmekten daha dürüst bir yaklaşımdır.
Genel olarak, anlaşmanın gerçekte ne kadar genişleyeceği konusunda ciddi bir şüphe var. Chatham House’un Orta Doğu ve Kuzey Afrika Programı’ndan Karim Elgendy, bunu hızla genişleyen bir bloktan ziyade, “her başkentin kendi risk hesaplamalarıyla şekillenen ve vaka bazında büyüyecek bir gönüllüler koalisyonu” olarak tanımladı. Bunun doğru çıkacağını düşünüyorum — ve kendi değerlendirmeme göre, her yeni üye daha fazla çıkar çatışması getirecek ve ittifakın savunma kapasitesini güçlendirmek yerine, aksine zayıflatacaktır.
Mekke Paktı’nın gerçek kapasitesini ve yeteneklerini değerlendirmek için henüz çok erken. Kişisel olarak, bu ittifakın bundan sonra nasıl bir yol izleyeceği konusunda temkinli bir iyimserlik içindeyim.