Uluslararası İlişkiler Konseyi Derneği (UİK) tarafından iki yılda bir düzenlenen Uluslararası İlişkiler Çalışmaları ve Eğitimi Kongresi’nin on birincisi, 7-10 Mayıs 2026 tarihleri arasında Eskişehir’de, Odunpazarı Belediyesinin de desteğiyle, 100. Yıl Kültür Merkezi’nde gerçekleşti. İki yıl önce Ordu’da düzenlenen onuncu Kongre’nin ardından da benzer bir değerlendirme yazısı kaleme almıştım. O yazıda, UİK Kongresi’nin Türkiye’de uluslararası ilişkiler disiplininde çalışan akademisyenleri, uzmanları, yüksek lisans ve doktora öğrencilerini bir araya getiren; disiplinin dünü, bugünü ve geleceği üzerine birlikte düşünmemizi sağlayan önemli bir platform olduğunu vurgulamıştım.
Eskişehir’deki kongreden sonra geriye dönüp baktığımda, bu gözlemimin hâlâ geçerli olduğunu düşünüyorum ama bu kez bana daha güçlü gelen başka bir şey daha var: Türkiye’de Uluslararası İlişkiler disiplini yalnızca genişlemiyor; aynı zamanda ağırlık merkezini de değiştiriyor. Ordu’da disiplinin çeşitliliği, farklı alt alanların bir aradalığı ve tematik zenginliği dikkatimi çekmişti. Eskişehir’de ise bu çeşitliliğin daha belirgin biçimde tematik bir yönelim kazandığını gözlemledim. Örneğin, programda Uluslararası İlişkiler eğitimine dair müfredat, kalite, kariyer olanakları ve yenilikçi pedagoji üzerine bazı sunumlar vardı, ama bu başlıklar kongrenin genel havasını belirleyen ana eksenlerden biri olmaktan ziyade daha sınırlı müdahaleler olarak kaldı. Bunlara karşılık güvenlik, barış ve çatışma, strateji, kimlik, kriz, iklim, enerji ve Türk dış politikası çok daha geniş bir alana yayıldı. Bu bana, disiplinin kendi içine bakan eğitim ve yöntem tartışmalarından tamamen uzaklaşmadığını, fakat bu yıl daha çok dünyanın farklı meseleleriyle, krizleriyle ve dönüşen güvenlik alanlarıyla meşgul olduğunu gösterdi.
Eskişehir’deki UİK Kongresi’nde en çok dikkatimi çeken başlıklardan biri güvenlik çalışmalarının geçirdiği dönüşümdü. Güvenlik elbette uluslararası ilişkilerin en eski ve en temel alanlarından biri, ama artık güvenlik dediğimizde yalnızca savaş, ittifaklar, askeri strateji ya da devletler arası tehditlerden söz etmiyoruz. Uzay, deniz, siber alan, savunma sanayii, füze teknolojileri, dron sistemleri, enerji güvenliği, iklim güvenliği, gıda güvenliği ve kimlik tartışmaları da bu alanın parçası haline gelmiş durumda. Bu değişimi özellikle çarpıcı buluyorum. Bundan on yıl önce sivil akademi içinde füze teknolojileri, savunma sanayii ya da askeri kapasite üzerine bu kadar teknik ve ayrıntılı tartışmalar duymak daha istisnai olurdu. Bugün ise bu başlıklar yalnızca güvenlik akademilerinde değil, UİK Kongresi gibi disiplinin genel buluşma alanlarında da tartışılıyor. Bu hem Türkiye’nin değişen güvenlik gündemiyle hem de akademinin bu gündeme verdiği kavramsal ve ampirik cevapla ilgili.
İklim, enerji ve gıda güvenliği de bu kongrenin güçlü damarları arasındaydı. 2024’te Ordu’daki kongreden sonra yazdığım yazıda iklim, çevre, sağlık ve göç gibi konuların artık güvenlik ve uluslararası politika tartışmalarının kenarında değil, merkezinde yer almaya başladığını söylemiştim. Eskişehir’de bu eğilimin daha da güçlendiğini gördüm. İklim artık yalnızca çevresel bir mesele olarak değil; enerji dönüşümü, gıda güvenliği, kalkınma, yerel yönetimler, küresel yönetişim ve adalet tartışmalarıyla birlikte ele alınıyor. Bu da bana Uluslararası İlişkiler disiplininin küresel krizlere yalnızca tepki vermediğini, bu krizleri kendi kavramsal gündemine dahil ettiğini düşündürdü.
Göç ise bu yıl müstakil bir ana blok olmaktan çok, farklı temaların içine yerleşen kesişimsel bir mesele olarak karşımıza çıktı. Sınır yönetimi, entegrasyon, dış politika, insani krizler, güvenlik ve Avrupa ile ilişkiler bağlamında göç birçok tartışmanın içinde kendine yer buldu. Bu, aslında göç çalışmalarının zayıfladığı anlamına gelmiyor. Aksine, göçün artık yalnızca kendi başına bir alan değil, güvenlikten kalkınmaya, dış politikadan toplumsal uyuma kadar farklı tartışmaların kesişiminde yer alan temel bir mesele haline geldiğini gösteriyor.
Bölge çalışmaları açısından ise 2026’daki Kongre bana 2024’ten farklı bir resim sundu. Ordu’da Avrupa, Orta Doğu, Transatlantik ilişkiler, Çin, Güney Kafkasya, Japonya ve Körfez gibi başlıklar daha belirgin bloklar halinde görünüyordu. Eskişehir’de bölge çalışmaları tamamen kaybolmasa da klasik coğrafi paneller halinde değil, daha çok güvenlik, dış politika, kriz, stratejik rekabet ve diplomasi tartışmalarının içine dağılmış biçimde karşımıza çıktı. Bu nedenle ben bunu bölge çalışmalarının yokluğu değil, tematik başlıkların içine yeniden yerleşmesi olarak okuyorum. Yine de Orta Doğu, Balkanlar, Karadeniz ya da İran gibi alanların beklediğim kadar görünür olmaması üzerinde düşünmeye değer.
Yapay zekâ meselesi de benzer bir dikkatle ele alınmalı. Kongrede yapay zekâ hiç yok değildi; hatta doğrudan Uluslararası İlişkilerde Yapay Zekâ başlığı altında bir panel vardı. Kamuoyu ve yapay zekâ yönetişimi, büyük dil modellerinin bilgi üretimindeki rolü, Uluslararası İlişkiler literatürünün haritalanması ve teknolojik medeniyet rekabeti gibi başlıklar tartışıldı. Oysa yapay zekânın bugün sosyal bilimler, siyaset, güvenlik, diplomasi, kamuoyu, dezenformasyon ve yöntem tartışmaları açısından ulaştığı önem düşünüldüğünde, tek panelin ötesine geçen daha yaygın bir tartışma beklerdim. Bu bana Türkiye’de Uluslararası İlişkiler disiplininin yapay zekâ ve dijitalleşme gündemini fark ettiğini, ancak bu alanı henüz yaygın ve sistematik bir araştırma eksenine dönüştürme aşamasında olduğunu düşündürdü.
Kongrenin bana en umut veren taraflarından biri ise akademik kuşaklar arasındaki çeşitlilikti. Yalnızca kıdemli akademisyenler ya da doktora öğrencileri değil, yüksek lisans öğrencileri de bu akademik ortamın parçasıydı. Bu tür kongrelerin en önemli işlevlerinden biri de bence burada ortaya çıkıyor: Genç araştırmacılar yalnızca dinleyici olarak değil, disiplinin gelecekteki taşıyıcıları olarak görünür oluyorlar. Burada sunumlara sadece katılımcı olarak değil, dinleyici olarak da emek veren kıdemli akademisyenlere ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Çünkü bence UİK Kongresi bu anlamda sadece bir sunum alanı değil, aynı zamanda akademik sosyalleşme ve kuşaklar arası aktarım alanı.
Kadın akademisyenlerin katkısının ve görünürlüğünün artması da ayrıca önemliydi. Üstelik kadın akademisyenler yalnızca toplumsal cinsiyet ya da feminist çalışmalar alanlarında değil, güvenlikten dış politikaya, iklimden teknolojiye kadar çok farklı başlıklarda söz aldılar. Bu bana, disiplinin dönüşümünün yalnızca hangi konuların konuşulduğuyla değil, kimlerin konuştuğuyla da ilgili olduğunu bir kez daha gösterdi.
Bir diğer sevindirici nokta, farklı kurumların ve şehirlerin temsiliyetiydi. Önceki yıllarda Anadolu üniversitelerinden katılımın daha sınırlı olurdu. Eskişehir’de ise çok daha geniş bir kurumsal ve coğrafi çeşitlilik gördüm. Bu, UİK Kongresi’nin yalnızca belli merkezlerdeki akademisyenlerin buluşması olmaktan çıkıp Türkiye’deki disiplinin daha geniş bir fotoğrafını sunmaya başladığını gösteriyor.
Tabii, Eskişehir deneyimi organizasyon açısından bazı soruları da beraberinde getirdi. Şehrin ulaşılabilirliği büyük bir avantajdı. Yerel organizasyon ekibinin katkısı da gerçekten çok değerliydi. Ancak Eskişehir’in Ankara ve İstanbul’a yakınlığı, günübirlik katılımı artırmış gibi görünüyor. Bu da UİK kongrelerinin bence en önemli taraflarından biri olan “birlikte kalma, birlikte düşünme ve akademik sosyalleşmeyi zamana yayma” deneyimini kısmen zayıflatabiliyor. Bir yanda maliyetleri düşük tutmak ve daha fazla kişinin katılımını sağlamak var; diğer yanda herkesi aynı mekânda tutan, daha yoğun ve kolektif bir kongre deneyimi yaratmak. Bu kolay bir tercih değil ve bundan sonraki kongreler için üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir denge meselesi.
Bütün bunları düşündüğümde, 2026 UİK Kongresi bana Türkiye’de Uluslararası İlişkiler disiplininin hem olgunlaştığını hem de yer değiştirdiğini gösterdi. Eğitim, yöntem, yapay zekâ ve bölge çalışmaları programda vardı; fakat kongrenin genel ritmini ontolojik güvenlik, barış ve çatışma, strateji, kimlik, kriz, iklim, enerji ve Türk dış politikası gibi başlıklar belirledi. Bence Eskişehir’deki Kongre’nin asıl önemi de burada yatıyor: Disiplinin yalnızca neyi çalıştığını değil, dünyadaki dönüşümlere cevap vermek için kendini nasıl yeniden düzenlediğine dair bazı ipuçları elde edebiliyorsunuz. Artık Türkiye’de Uluslararası İlişkiler alanında yalnızca devletler, savaşlar, bölgeler ve dış politikalar hakkında konuşulmuyor. Bunlar konuşulmaya devam ediyor; ama aynı zamanda iklim, kimlik, teknoloji, enerji krizi, toplumsal cinsiyet ve akademinin kendi dönüşümü de aynı masaya konuluyor. Ben bunu disiplinin dağılması olarak değil, dünyanın karmaşıklığına cevap verebilmek için kendini yeniden düzenlemesi olarak okuyorum.
Bu nedenle Eskişehir’den yalnızca iyi geçirilmiş bir kongrenin hatırasıyla değil, aynı zamanda disiplinin nereye gittiğine dair yeni sorularla ayrıldım. Bence UİK Kongresi’nin en önemli işlevi de tam olarak bu: Bize hem ne çalıştığımızı hem de nasıl bir akademik topluluk olduğumuzu ve olmak istediğimizi yeniden düşündürmek.