Almanya’nın Değişen Güvenlik Paradigması ve NATO’ya Yaklaşımı – Birgül Demirtaş

13 Temmuz 2026
12 dk dk okuma süresi

Küresel sistem son yıllarda zorlu bir süreçten geçiyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan uluslararası düzenin temel normları, prensipleri ve kuralları ihlal ediliyor. Üstelik tam da mevcut sistemi korumakla sorumlu olan başat aktörler tarafından sistemin temelleri adeta yıkılıyor. Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin iki daimi üyesi olan ABD ve Rusya, son yıllardaki dış politikalarıyla BM Şartı’nı ve uluslararası hukukun en temel ilkelerini yok sayıyor. Bir yandan Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı savaş, öte yandan ABD ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı, içinde bulunduğumuz çağın ne kadar kuralsız olduğunu bir kez daha yüzümüze vurdu. Böyle bir ortamda, bir yandan yeni dünya düzeni kaç kutuplu olacak tartışmaları yapılsa da, aslında düzen kaç kutuplu olursa olsun en temel mesele yeni dönemde uluslararası hukukun yeri ve yeniden küresel düzen ve istikrarın sağlanıp sağlanamayacağında yatıyor.

Meydan okumalarla dolu bu dönem her ülkeyi farklı boyutlarda da olsa etkiliyor. Farklı ülkelerdeki karar alıcılar, dış ve güvenlik politikalarını gözden geçiriyor ve yeni dönemin meydan okumalarına daha iyi yanıt vermek için çaba sarf ediyor. Devletler, yaşanan küresel sorunları farklı yorumlayıp bunlara farklı cevaplar verebiliyor. Son yıllarda yaşanan küresel gerginlik ortamında güvenlik paradigmasını en radikal ölçüde değiştirmeye başlayan ülkelerden biri Almanya oldu. Bu görüş yazısında 2022’den bu yana Alman güvenlik politikalarının nasıl değiştiği analiz edilecektir.

24 Şubat 2022’de başlayan Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik savaşı gerçekten de Almanya’nın güvenlik paradigmasının değişiminde dönüm noktası oldu. Alman karar alıcılar, bu savaşı sadece Ukrayna’ya yönelik değil, tüm Avrupa’ya yönelik bir savaş olarak algıladı. Nitekim dönemin Başbakanı Olaf Scholz, savaş başladıktan sadece üç gün sonra, 27 Şubat 2022’de Alman Parlamentosu Bundestag’da yaptığı tarihi konuşmada Rusya’nın saldırganlığını “uluslararası hukukun alçakça ihlali” olarak niteledi ve bu saldırı sonrası dünyanın, önceki dünyayla aynı olmadığını vurguladı. Bu tarihten itibaren Almanya’nın hem güvenlik söylemi hem de uygulamaları radikal bir şekilde değişmeye başladı. Almanya bir yandan savunma harcamalarını kaydadeğer bir şekilde artırırken, öte yandan güvenlik siyasetine yaklaşımını değiştirmeye başladı. Berlin yönetimi, daha realist bir çerçevede güvenlik politikaları uygulamaya  başladı.

Geçmişten Ders Çıkartmak: Sivil Güç Rolü

Yeni dönemi analiz etmeden önce Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonrası, ABD’nin de büyük etkisiyle, inşa ettiği dış ve güvenlik politikasını özetlemek faydalı olabilir. Alman tarihi deyince akla ilk gelen unsurlardan biri Alman militarizmi olmaktadır. Hem Alman İmparatorluğu’nda Kral II. Wilhelm hem de Nazi Almanyası’nda Adolf Hitler döneminde Berlin’in uyguladığı saldırganca politikalar iki dünya savaşının en büyük nedenlerinden birisi olmuştu. Savaş politikaları hem Almanya hem de dünyadaki çok sayıda ülke için felaket getirmişti. Almanya iki dünya savaşı sırasında da adeta yerle bir olmuş, ama 1949’dan itibaren hızla kendisini hem ekonomik hem de siyasi olarak toparlamaya başlamıştı. Sözkonusu yeniden yapılanma dönemi pek çok politikanın radikal dönüşümüne tanık oldu.

II. Dünya Savaşı sonrası Almanya’nın dış politikası ve güvenlik anlayışı, yeniden inşa edildi. Bu süreçte yeni politikaları oluştururken “geçmişten ders almak” (Vergangenheitsvbewältigung) en önemli kavramlardan biri oldu. Hatalarından ders çıkaran Almanya, Konrad Adenauer’in başbakanlığı döneminde barışçı bir güç olma yolunda önemli adımlar attı. Nitekim Alman Temel Yasası’nın (Anayasa – Grundgesetz) “Barışın Korunması” başlıklı 26. maddesinin 1. paragrafında savaş yasaklandı.

Alman siyasi liderleri, Federal Almanya Cumhuriyeti’nin yeniden kurulduğu 1949’dan itibaren barış odaklı bir dış politika oluşturdu ve askeri yöntemleri dış siyasetin bir aracı olmaktan hem yasal olarak hem de pratikte çıkardı. Diplomasi tüm sorunların başlıca çözüm yolu olmalıydı. Devletler, hiç anlaşamasalar bile, birbirleriyle konuşmalıydılar. Ticareti artırarak diğer ülkelerde değişimin yolu açılmalıydı (Wandel durch Handel). Sivil güç ve normatif güç kavramları bu dönemde Alman dış politikası için en çok kullanılan kavramlar oldu. Aynı zamanda, “doğu politikası” (Ostpolitik), bu dönemin alamet-i farikası oldu. Alman karar alıcılar, yumuşama dönemini fırsat bilerek SSCB ve Doğu Almanya başta olmak üzere Doğu Bloku ülkeleriyle işbirliği anlaşmaları imzaladılar. “Düşman” olarak algılanan aktörlerle bile konuşmak, diyalog kurmak, ticaret yapmak Berlin dış politikasının temel unsurları oldu. İki Almanya birleştikten sonra bir süre yeni Almanya’nın dış politikasıyla ilgili tartışmalar yaşansa da günün sonunda birleşik Almanya da 1949’dan sonra oluşturulan barış politikasına uzun süre sadık kaldı.

Bu bağlamda, iki kutuplu sistem sona erdikten sonra Almanya-Rusya ilişkileri de onlarca yıl boyunca pragmatik bir şekilde devam etti. Almanya, Rusya’dan hem petrol hem de doğalgaz alırken; Alman şirketleri de Rus pazarında yatırımlar yaptı. Rusya’nın otoriter rejimi, Berlin-Moskova hattında pragmatik ilişkiler kurulmasını engellemedi. Öte yandan, Alman karar alıcılar için dış politikada askeri araç kullanmak on yıllar boyunca adeta bir tabu oldu. Savaş politikası izleyen ülkeler Alman karar alıcılar tarafından çoğu durumda eleştirildi. Bunun en önemli örneklerinden biri Almanya’nın ABD’nin 2003’te Irak’ı işgaline yönelik sert eleştirileridir. Kimi uzmanlara göre Alman karar alıcılar, uluslararası sistemde barış politikalarının ısrarlı savunuculuğunu yaparak küresel siyaseti de sivilleştirmeye ve medenileştirmeye çalışmaktaydı.

Alman Güvenlik Politikasında Üç Aşamalı Değişim

Ne var ki, Soğuk Savaş’ın bitişinin ardından Almanya “sivil güç” politikasında bazı revizyonlara gitti. Bunu Almanya’nın “realist sivil güce” evrim süreci olarak değerlendirebiliriz. Bu süreci üç aşamalı olarak inceleyebiliriz: Değişimin ilk işaret fişeği Almanya’nın Balkanlar politikasıyla verildi. Alman silahlı kuvvetleri, 1999’da Kosova Savaşı sırasında NATO’nun Sırbistan’a yönelik askeri müdahalesine savaş uçaklarıyla katıldı. Böylece Alman silahlı kuvvetleri 1945 sonrası ilk kez bir askeri müdahaleye katılmış oldu ve sert güç kullandı. Daha önce sadece BM barışı koruma güçlerine asker gönderen Almanya, ilk kez bir askeri müdahaleye Alman askeri uçakları ve askerleriyle aktif olarak katılmıştı. Bu durum, Alman güvenlik politikası için büyük bir dönüşümü ifade etmekteydi. Onlarca yıl boyunca her tür sorunun diyalogla ve diplomasiyle çözülebileceğini vurgulayan Almanya, artık kendisi de askeri güç kullanıyordu. Üstelik bunu barışçı politikaların en büyük savunucusu olan Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD)-Yeşiller Partisi koalisyon hükümeti döneminde yapmıştı.

İkinci olarak, Alman ordusu, Afganistan’daki Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti’ne (International Security Assistance Force – ISAF) asker gönderdi ve ilk kez terörle mücadele operasyonlarına katıldı. Bu da II. Dünya Savaşı sonrası süreçte Almanya için bir ilkti. Berlin yönetimi ilk kez terörle mücadele operasyonlarına katılıyordu. Üstelik bunu Afganistan gibi uzak bir coğrafyada gerçekleştirmekteydi. Dönemin Savunma Bakanı Peter Struck’un “Almanya’nın güvenliği Hindukuşta da savunulur” cümlesi Almanya’nın dış politikasındaki büyük değişimi yansıtmaktaydı. Öyle ki Almanya, ISAF’e en fazla asker gönderen üçüncü ülke oldu.

Askeri Güç Kullanımını Açıklamak: Barış” ve Artan Sorumluluklar

Alman karar alıcılar hem Kosova’da hem de Afganistan’da askeri güç kullanılmasını iki kavramla kamuoyuna açıklamaya çalıştılar: Almanya’nın artan sorumlulukları ve asıl amacın barış olması. Hem Kosova’daki hem de Afganistan’daki müdahaleler, dünyanın Almanya’dan artan beklentilerini yansıtmaktaydı ve esas amaç herhalükarda barışı hâkim kılmaktı. Başka bir deyişle, askeri güç kullanılırken bile temel hedef barışı hâkim kılmaktı. Bu yaklaşım, Alman kamuoyunun ikna edilmesi için çok önemliydi. Alman hükümetleri, hem Kosova’daki askeri müdahaleye hem de Afganistan’daki operasyonlara katılımın halk için ne kadar hassas olduğunun farkındaydı. Nitekim 1949’dan beri askeri güçten kaçınmanın ne kadar doğru olduğuna ikna edilmiş olan Alman kamuoyu, bu kez zaman zaman barış için savaşın gerekli olabileceğine inandırılmaya çalışılıyordu.

Ancak her iki süreçte de Alman karar alıcılar için bu politikalar, istisnai durumlardı ve Berlin’in dış politikada önceliği diplomasi ve yumuşak güç politikalarıydı. Alman hükümetleri için esas olan II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan sivil güç kimliğiydi. Ancak ne var ki, 2022’den bu yana yaşananlar Berlin için yeni bir meydan okumayı doğurdu.

Rusyanın Savaşı, Alman Güvenlik Politikasının Dönüşümü

Alman güvenlik siyasetindeki üçüncü dönüm noktası ise hiç kuşkusuz Rusya’nın 2022’de Ukrayna’ya açtığı savaş oldu. Almanya sözkonusu savaşı en başından itibaren sadece Ukrayna’ya yönelik değil, Avrupa güvenliği için de tehdit olarak algıladı. Rusya, Berlin için en önemli tehdit olarak algılanmaya başlandı. Rusya ile otoriter rejimine rağmen yıllar içerisinde inşa edilen zorlu partner ilişkisi, kısa süre içinde minimum düzeye indirildi. Yaşanan bu durum, Almanya’nın güvenlik söylemini ve uygulamasını radikal bir değişikliğe uğrattı. Öyle ki Almanya’nın onlarca yıldır benimsediği sivil güç rolü sorgulanmaya başlandı. Almanya, Rusya karşısında kendisini de tehdit altında algılamaya başladı.

Önce söylemle ilgili değişikliklere odaklanacak olursak, Almanya’nın tehdit altında olduğu vurgulanmaya başlandı. Ukrayna’nın güvenliği ile Almanya’nın ve Avrupa’nın güvenliği arasında paralellik inşa edildi. Yaşananlara yanıt olarak Federal Almanya Cumhuriyeti tarihinde ilk kez askeri strateji belgesi yayınlandı. II. Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa dahil dünyanın farklı bölgelerinde pek çok çatışma ve savaş meydana gelmiş olmasına rağmen Almanya böyle bir strateji belgesi hazırlama ihtiyacı duymamıştı. Ancak Rusya’nın revizyonist politikası, küresel siyasette normların aşınması ve savaş hukuku kurallarının bile ihlal edilmesi Berlin yönetimini mevcut askeri politikasını değiştirmeye zorlamış gibi gözüküyor.

Askeri strateji belgesinde 15 kez sorumluluk (Verantwortung) kavramının geçmesi oldukça anlamlı. Metinde sorumluluk kavramı Berlin yönetiminin bazen Almanya’nın, bazen Avrupa’nın, bazen de Avro-Atlantik güvenliğin sağlanması bağlamında sorumluluğu olduğunu ifade etmek için vurgulanıyor. Başka bir deyişle, CDU-CSU ve SPD’den oluşan mevcut koalisyon hükümeti, mevcut küresel ortamın kendisine sorumluluk yüklediğini düşünüyor. Mevcut ortamda güvenliği sağlamak için tek yolun daha realist bir güvenlik anlayışı olduğu öne sürülüyor. Eski Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock da, Ukrayna savaşı başladıktan yaklaşık bir ay sonra yaptığı açıklamada, daha önce savaşa yol açan ve soykırım suçu işleyen Almanya için özel bir sorumluluk olduğunu ifade ederek, Berlin’in “canı, özgürlüğü ve hakları tehdit edilenlerin yanında olma yükümlülüğü” olduğunu belirtmişti .

Almanya’nın askeri strateji belgesi, daha önceki güvenlik yaklaşımının ne kadar değiştiğini gösteriyor. Artık normatif güç rolüne odaklanan ve dış politikada askeri gücü dışlayan bir Almanya yerine, Avrupa’nın en büyük konvansiyonel gücünü inşa etmeye çalışan hem kendi hem de Avrupa güvenliği için daha fazla sorumluluk almaya hazırlanan bir Almanya var. Değişen küresel siyasette Almanya artık eski güvenlik anlayışının yeterli olmadığını düşünüyor. Askeri strateji belgesinden en çok vurgulanan unsurlardan bir tanesini Avrupa’nın en büyük konvansiyonel ordusu olma hedefini oluşturuyor.

Bu bağlamda, Almanya 2011’de kaldırdığı zorunlu askerliği yeniden geri getirmeyi tartışıyor. 1 Ocak 2026’da kabul edilen askerlik hizmetinin modernizasyonu yasasıyla 18 yaşını dolduran tüm erkeklerin askerlik yoklaması için form doldurmaları isteniyor. Ayrıca askerlik muayenesi yaptırmaları bekleniyor. Almanya ordusundaki asker sayısını peyderpey artırmaya çalışıyor. Şu anda 183.000 olan asker sayısını, 2035’te 460.000’e çıkartmaya çalışıyor. Başka bir deyişle, asker sayısını iki katından daha fazla artırmaya çalışıyor. Eğer gönüllü katılımlarla bu artış gerçekleşmezse, o zaman zorunlu askerliğin geri getirilmesi hükümetin gündeminde olacak.

Almanya savunma harcamalarını da son yıllarda ciddi anlamda artırmaya başladı. Önümüzdeki yıl itibarıyla Almanya’nın savunma harcamalarının Fransa ve Britanya’nın savunma harcamalarının toplamından daha fazla olması bekleniyor .

Ukrayna Savaşı, Almanya’nın güvenlik politikalarının dönüşümünde önemli bir kırılma noktası oldu. Almanya, Avrupa Birliği’nin Rusya’ya yönelik yaptırım kararları almasında öncü ülkelerden biri oldu. Aynı zamanda, ABD ile birlikte Ukrayna’ya en fazla silah yardımı yapan ülkelerden biri oldu. Hatta öyle ki Berlin hükümetleri, 1949’dan itibaren ilk kez çatışma yaşayan bir ülkeye ağır silah gönderdi. Almanya, aynı zamanda savaşın başından bu yana 26.000 Ukraynalı askere eğitim verdi ve bir milyondan fazla Ukraynalı mülteciyi ülkeye kabul etti. Savaşın başlamasının ardından Almanya’nın Litvanya’da bir askeri üs kurması da yine bir ilki teşkil etti. 1949 sonrası yakın tarihte Almanya ilk kez başka bir ülkede askeri üs kurdu. Bu askeri üste 5000 Alman askeri ve sivil personel bulunuyor. Böylece Alman ordusu, ulusötesinde de kendi bağımsız varlığını daha fazla göstermeye başladı. Bu durumun hem pratik hem de sembolik anlamı bulunuyor.

Almanya ve NATO

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), Soğuk Savaş döneminden bu yana Almanya’nın güvenliği için hiç kuşkusuz en önemli uluslararası örgüt olmuştur. ABD’nin NATO bağlamında sağladığı güvenlik şemsiyesi, Batı Almanya’nın algılanan SSCB tehdidine karşı en büyük güvencesi olmuştur. Kendisini yakın zamana kadar daha fazla sivil güç olarak algılayan Almanya, ABD’nin NATO’daki baskın konumunu bir anlamda kabul etmiştir. Her ne kadar AB, kendi güvenlik mimarisini oluşturmaya çalışsa da yine de ABD’nin baskın askeri gücü hem Avrupa sahnesinde hem de küreselde belirgindir.

Ancak ne var ki bir yandan Trump yönetiminin NATO’ya yönelik eleştirel tutumu ve Avrupalı müttefiklerinden daha fazla yük üstlenmelerini beklemesi, öte yandan Rus tehdidinin ortaya çıkması, Berlin’in NATO’ya yönelik politikalarında da bazı değişimlere yol açtı. II. Dünya Savaşı sonrası Almanya’da açıklanan ilk askeri strateji belgesi, NATO’nun da Almanya’dan beklentileri olduğunu belirterek Berlin yönetiminin hem konvansiyonel hem de stratejik olarak daha fazla sorumluluk almaya hazır olduğunu vurguluyor. Böylece, Almanya’nın müttefikleri için stratejik ağırlığının daha da artacağına inanılıyor. Askerî olarak güçlenen Almanya’nın ABD açısından da stratejik öneminin artacağı özellikle vurgulanıyor.

Almanya’nın NATO’da ağırlığını daha fazla artırma çabasının nedenlerinden biri ABD başta olmak üzere müttefiklerinin beklentisiyse, diğer bir neden Rusya’yla NATO üyeleri arasında bir çatışmadan endişe etmesidir. Askeri strateji belgesinde ifade edildiği şekliyle Rusya’nın NATO üyelerine saldırma ihtimali üzerinde durulmakta, bu noktada özellikle Moskova’nın hibrid saldırı yapma olasılığının altı çizilmektedir.

Almanya Avro-Atlantik güvenlik alanında daha fazla sorumluluk üstlenmek istiyor. Bir yandan kendi güvenliğini artırırken, diğer yandan NATO ittifakının da caydırıcılığına katkı sağlamak istiyor. NATO, Almanya’nın güvenlik politikalarında hâlâ önem taşısa da Friedrich Merz’in başbakanlığındaki koalisyon hükümeti, ittifak içinde Almanya’nın daha fazla sorumluluk alması için çaba sarfediyor. Asker sayısını ve teknolojik kapasitesini artırarak Avrupa’nın en büyük konvansiyonel ordusu olmayı hedefleyen Alman ordusu, NATO içerisinde daha güçlü bir konuma sahip olmak istiyor. Bu bağlamda, askeri strateji belgesinde Almanya’nın yurtdışında daimi asker bulundurma ve operasyon kapasitesine sahip olma amacının vurgulanması önem taşıyor. İlerleyen yıllarda bu hedeflerin ne kadarının gerçekleşebileceği küresel siyasetteki gelişmelere, ABD’nin NATO’ya yönelik yeni politikalarına ve Alman ordusunun kendisini ne kadar gerçekleştirebileceğine bağlı olacak.

Sonuç

Küreselde yaşanan çatışma dolu ortam ve gerginlikler Almanya’nın güvenlik politikasında 1990’larda başlayan değişimi yeni bir aşamaya taşıdı. 1999 Kosova müdahalesine Almanya’nın verdiği destek değişimin ilk aşaması, Afganistan’daki ISAF misyonuna katılım ikinci aşama, Ukrayna savaşı ise üçüncü aşamayı oluşturuyor. Almanya daha realist bir güvenlik anlayışına doğru evrilirken, Berlin’in yaşadığı bu değişim sadece kendisini değil, küreseli de doğrudan ilgilendiriyor. Artık Avrupa’nın sadece en büyük ekonomik gücü değil, aynı zamanda en büyük askeri gücü de olmaya hazırlanan Almanya’nın sözkonusu değişimi kıta içindeki jeopolitik dengeleri değiştirme olasılığı taşıyor. Böyle bir durumda küresel siyasette normları, değerleri, diyalogu, barışçı politikaları ve sivil güç yaklaşımını kim savunmaya devam edecek, büyük bir soru işareti olarak önümüzde duruyor.

Birgül Demirtaş

Lisans eğitimini Boğaziçi Üniversitesi’nde, yükseklisans eğitimini Bilkent Üniversitesi’nde, doktora eğitimini Berlin Hür Üniversitesi’nde tamamladı. Ufuk Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir ve Global Akademi yayınlar koordinatörüdür. Türkiye’de SSCI tarafından alanında taranmaya başlanan ilk dergi olan Uluslararası İlişkiler dergisinde 2004-2019 yılları arasında yardımcı editörlük, 2019-2021 arasında yönetici editörlük yaptı. Ayrıca, 2014-2018 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı, Stratejik Araştırmalar Merkezi tarafından yayınlanan Perceptions dergisinin yardımcı editörlüğünü ve aynı zamanda Merkezin akademik danışmanlığını üstlendi. Ayrıca Ekim 2024-Nisan 2026 arası Turkish Journal of Diaspora Studies dergisinin editörlüğünü yürüttü. Çalışmaları Türk dış politikası, Alman dış politikası, Balkanlar ve yerel diplomasi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Prof. Demirtaş’ın alanıyla ilgili yayınlanmış kitapları bulunmaktadır. Aynı zamanda, Turkish Studies, Southeast European and Black Sea Studies, Journal of Balkan and Near Eastern Studies, Middle East Policy, Iran and the Caucasus, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, Femina Politica, Internationale Politik ve WeltTrends dergileri başta olmak üzere akademik dergilerde makaleleri yayınlanmıştır.

Bu çalışmaya atıf için: Birgül Demirtaş, "Almanya’nın Değişen Güvenlik Paradigması ve NATO’ya Yaklaşımı – Birgül Demirtaş" Global Panorama, Çevrimiçi Yayın, 13 Temmuz 2026, https://www.globalpanorama.org/2026/07/almanyanin-degisen-guvenlik-paradigmasi-ve-natoya-yaklasimi-birgul-demirtas/

Bülten Aboneliği

Sosyal Medyada Paylaşın

PDF Kaydedin / Çıktı Alın

Editörün Seçtikleri

Copyright @ 2025 Global Academy. Design & Development brain.work

Çevrimiçi olarak yayımlanan yazıların tüm telif hakları Panorama dergisine aittir. Aksi belirtilmediği sürece, yayımlanan yazılarda belirtilen görüşler yalnızca yazarına / yazarlarına aittir. UİK, Global Akademi, Panorama Yayın Kurulu ile editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.

Bülten Aboneliği

Güncellemelerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.