Bu çalışma Andrew Carnegie Vakfı (eski adıyla Carnegie Corporation of New York) tarafından desteklenen Prof. Hyeran Jo’nun yürütücülüğünü yaptığı “Small State Statecraft and Realignment” başlıklı araştırma projesi (Proje No. G-PS-24-62004) kapsamında üretilmiştir.
Savaşlar safları sıklaştırır, müttefik ile düşmanı ayırır, tarafsız kalanı görünür kılar. 28 Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail-İran savaşının da bölgede böyle bir ayrışma yaratması, bölge ülkelerini kamplara ayırması beklenebilirdi. Savaşın ilk haftalarında kamplaşmaya benzeyen bir görüntü gerçekten oluştu. Ancak aradan geçen yedi ayda bu görüntü de dağıldı.
Yahya Kemal Beyatlı’nın dizeleri bugün uluslararası ilişkilerde bir başka tınlıyor: “Artık demir almak günü gelmişse zamandan / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.” Fay hattındaki ülkeler gerçekten de demir aldı. Ancak açık denize açılıp yeni bir limana yönelmediler, koyun girişinde bekliyorlar. Rüzgârın nereden ve ne kadar kuvvetli eseceğini, hangi limanın uzun vadede daha güvenli olacağını görmeye çalışıyorlar.
Uluslararası sistemin bugünkü hâlini tek bir lidere ya da döneme bağlamak yanıltıcı olur. İttifak yapılarındaki anlam aşınması aslında daha önce başlamıştı. Örneğin Biden döneminde düzenlenen Demokrasi Zirvesi’ne NATO’nun en önemli üyelerinden biri olan Türkiye çağrılmamıştı. Ancak bu durum bile müttefiklik ilişkisini kendiliğinden ortadan kaldırmadı. Öte yandan Rusya’nın Ukrayna’yı işgali ve İsrail’in Gazze’de yaptıkları düşünüldüğünde, mevcut güvenlik mimarisinin ve bu mimariyi ayakta tutan kolonların zayıfladığını söylemek mümkün. İttifaklara ihtiyaç baki, ama müttefik kelimesi yeni bir anlam arıyor. Bu anlam ise ancak tehditler ve saflar netleştiğinde kurulabiliyor.
Bu açıdan İran Savaşı bir laboratuvar işlevi gördü. Uluslararası İlişkiler’in klasik kuramları böyle bir savaştan net beklentiler üretir. Kenneth Waltz’a göre devletler güç dengesini korumak için dengelemeye yönelir. Stephen Walt bu mantığı tehdit üzerinden kurar: Yakın ve saldırgan bir tehdit, dengeleme davranışını hızlandırır. Randall Schweller ise bazı devletlerin kazanç beklentisiyle güçlü tarafa katıldığını gösterir. Bu beklentilere göre İran’ın doğrudan hedef aldığı Körfez ülkelerinin ABD’nin yanında saf tutması, diğerlerinin de güçlü tarafa yönelmesi gerekirdi. Savaş boyunca yapılan açıklamalar ise farklı bir tablo çiziyor.
Ön bulgular ne gösteriyor
ABD-İsrail-İran savaşına en yakın otuz ülkenin 28 Şubat ile 15 Ağustos arasında yaptığı resmî ve gayri resmî 1.300’ü aşkın açıklamayı derleyip analiz ettik. Tablonun zaman içinde nasıl değiştiğini görmek için bu süreyi üç döneme ayırdık: 8 Nisan’daki ateşkese kadar olan ilk haftalar, 15 Haziran’daki mutabakata kadar olan ikinci dönem ve mutabakat sonrası.
İlk dönemde tablo gerçekten kamplaşmaya benziyordu. Haftada ortalama 117 açıklama yapıldı ve bunların 42’si taraflardan birini ismen kınıyordu. On sekiz ülke İran’ı, on bir ülke ABD’yi ya da İsrail’i ismen kınadı. Yine de bu kamplaşma o dönemde bile keskin değildi. Taraflardan birini ismen kınayan 21 ülkenin 8’i iki tarafı birden kınadı. Ateşkesle birlikte bu görüntü de dağıldı. İkinci dönemde haftalık açıklama sayısı 40’a, isimli kınama sayısı 10’a indi. Mutabakat sonrasında açıklamalar 30’a geriledi, isimli kınamalar ise 9 civarında sabitlendi. Aynı süreçte ateşkesi ya da anlaşmayı memnuniyetle karşılayan açıklamaların payı %2’den yaklaşık %20’ye çıktı, meşru müdafaa vurgusu ise %8’den %2’ye geriledi.
Tablo 1. Savaş boyunca ülke tepkilerinin seyri
28 Şubat–8 Nisan
8 Nisan–15 Haziran
15 Haziran–15 Ağustos
Haftalık açıklama sayısı
117
40
30
Haftalık isimli kınama sayısı
42
10
9
İran’ı ismen kınayan ülke sayısı
18
11
11
ABD’yi ya da İsrail’i ismen kınayan ülke sayısı
11
8
7
Ateşkesi ya da anlaşmayı memnuniyetle karşılayan açıklamaların payı
%2,3
%14,0
%19,5
İsimli kınamalarda İran’ın payı
%59,5
%69,1
%77,5
Kaynak: Yazarların İran Savaşı açıklamalar derlemi (savaşan taraf İsrail ve Husiler hariç 1.311 açıklama). Haftalık değerler dönem uzunluklarına göre hesaplanmıştır.
Bu süreçte isimli kınamaların İran’a yönelen payı %59,5’ten %69,1’e, ardından %77,5’e yükseldi. İlk bakışta bu, İran karşıtı bir kampın güçlendiği izlenimini verebilir. Oysa İran’ı ismen kınayan ülke sayısı aynı dönemde 18’den 11’e düştü. Payın yükselmesinin nedeni, ABD ve İsrail’e yönelik kınamaların çok daha hızlı azalması. İlk dönemden son döneme bu kınamalar %81 azalırken İran’a yönelik kınamalar %55 azaldı. Bir kamp büyümedi, diğeri sustu.
Ülke bazında bakınca da benzer bir tablo çıkıyor. En az beş isimli kınama yapan ülkeler arasında on ülke, kınamalarının %81’inden fazlasını İran’a yöneltiyor. Altı ülkede ise bu oran %25’in altında kalıyor. İki küme arasında hiç ülke yok. Geri kalan ülkelerin altısı savaş boyunca tek bir kınama yapmadı, altısı da taraflardan birini beşten az kez ismen andı. Ermenistan’ın yirmi açıklamasının hiçbirinde kınama yok. Ermenistan örneği, bu sessizliğin bilinçli bir tercih olabileceğini gösteriyor.
İran’a yönelen kınamaların içeriği de bu okumayı destekliyor. Bu kümedeki ülkelerin çoğu (Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt, Bahreyn ve Ürdün) savaş sırasında İran’ın doğrudan hedef aldığı ülkeler. Yemen, Suriye ve Lübnan’ın kınamaları da İran’ın Arap komşularına yönelik saldırılarını konu alıyor. Ukrayna ise İran’ı Rusya’ya sağladığı askerî destek üzerinden anıyor. Yemen hükümeti ve Ukrayna dışında bu ülkelerin hiçbiri ABD-İsrail harekâtına açık destek vermedi. Walt’un öngördüğü tepki geldi, fakat kınamada kaldı. Kendi toprağını ya da komşusunu vuran ülkeyi kınamak, bir bloğa katılmak anlamına gelmiyor.
Üç farklı demir alma biçimi
Savaş açıklamalarını, Great Realignment adlı projemizin hizalanma verisiyle birlikte okuduk. Bu veri, 31 ülkenin 2000-2024 arasında siyasi, güvenlik ve ekonomik alanlarda ABD’ye mi yoksa Çin’e mi daha yakın durduğunu ölçen skorlardan oluşuyor. İki veri seti 20 ülkede kesişiyor. Macaristan ve Polonya gibi örneklerde yalnızca hizalanma skorlarına, BAE gibi örneklerde ise yalnızca savaş açıklamalarına dayanıyoruz. İkisini birlikte okuduğumuzda üç ayrı kalıp görüyoruz.
Bunlardan ilki, sistemin içinde kalıp mesafe koyan ülkeler. Türkiye ve Orban dönemi Macaristan’ı bu grubun tipik örnekleri. Her ikisi de Batı kurumlarına yapısal olarak bağlı ve bu bağı koparmayı hedeflemiyor. Amaçları, sistemin içinde kalarak manevra alanı açmak. Türkiye’nin savaş boyunca yaptığı 115 açıklamanın %47’si iki tarafı birden muhatap alıyor ve Ankara bu süreçte 11 kez arabuluculuk önerdi. Bu tablo, hiçbir köprüyü yakmama refleksini yansıtıyor. Macaristan ise Brüksel’in normlarına meydan okurken üyeliğin avantajlarını koruyor, Rusya’yla enerji, Çin ile yatırım ilişkilerini sürdürüyor.
Polonya aynı grubun farklı bir varyantı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından Varşova güvenlik politikasını sertleştirdi, NATO ile bağlarını derinleştirdi ve savunma harcamalarını hızla artırdı. Ancak güvenlikteki bu bağlılık ekonomide tek yönlülüğe dönüşmedi. Çin ile altyapı projeleri, ticaret anlaşmaları ve yatırım görüşmeleri sürdü. Polonya’nın konumu, tarihsel hafıza ile stratejik zorunluluk arasındaki gerilimin en açık örneklerinden biri.
İkinci grupta çitin üstünde pazarlık eden ülkeler bulunuyor. Bağlayıcı ittifak yükümlülükleri olmayan bu ülkeler daha serbest hareket ediyor. Örneğin Suudi Arabistan ve Mısır, Çin’le ilişkilerini Washington’dan daha kapsamlı bir güvenlik paketi almak için pazarlık kozu olarak kullanabiliyor. Grup içinde birbirinden çok farklı örnekler de var. Birleşik Arap Emirlikleri ABD’yle ilişkisini sağlamlaştırmayı seçip İsrail’e yaklaşırken OPEC’ten ayrıldı. Umman ise ters yönde ilerledi ve İran savaşına dair kınamalarının %62’sinde saldırganın adını bile anmadı. Aynı bölgede ve aynı savaş karşısında iki ülke birbirine taban tabana zıt stratejiler izledi.
Bu fark kritik bir noktaya işaret ediyor. Ülkelerin yirmi beş yıllık hizalanma skorları, savaş sırasındaki pozisyonlarını öngörmüyor. İki veri setinin kesiştiği 20 ülkede, ABD’ye ya da Çin’e yapısal yakınlık savaşta ne söylendiğini belirlemiyor. Suudi Arabistan’ın uzun dönemli hizalanması ile savaştaki söylemi arasındaki mesafe bunun en açık örneği.
Üçüncü grupta çok vektörlü bir stratejiyle hayatta kalmaya çalışan ülkeler var. Ermenistan, Kazakistan ve Moldova gibi ülkeler için mesele, manevra alanını genişletmekten önce varlıklarını sürdürmek. Ermenistan dış güvenliğini yıllarca tek bir başkente bağlamasının bedelini 2020 ve 2023’te ödedi ve farklı bir dış politika çizgisine geçti. İran Savaşı sırasında ise Erivan, ABD-İsrail harekâtını ne kınadı ne de destekledi. Buna karşılık Rusya’nın yıllardır stratejik ortaklık kurduğu İran’a anlamlı destek verememesi, Paşinyan’ın 2021’den bu yana seçmenine anlattığı savı doğruladı: Bir güvenlik garantisi sınandığında işlemiyorsa garanti değildir. Haziran seçiminin sonucu da bu görüşün seçmende karşılık bulduğuna işaret ediyor.
Aynı davranış kalıpları, farklı işlevler
Bu üç kalıp yüzeyde birbirine benzese de farklı siyasi işlevler görüyor.
Küçük devletler için çok vektörlülük bir zorunluluk haline geliyor. Asıl getirisi de iç siyasette ortaya çıkıyor. Bu ülkeler hizalanma tercihlerini görünür ekonomik ve güvenlik kazanımlarına çevirerek iç siyasi sermaye üretiyor. Ermenistan, Kazakistan ve Moldova burada ortaklaşıyor.
Orta ölçekli devletler içinse çok vektörlülük bir pazarlık aracına dönüşüyor. Türkiye, Mısır ve Polonya gibi ülkelerin coğrafi ağırlıkları ve büyük güçlerin kaybetmek istemeyeceği varlıkları bulunuyor. Bu nedenle alternatif bir kanal açmaları pazarlık güçlerini artırıyor.
Finansta riskten korunma işlemi anlamına gelen “hedging” terimi, Uluslararası İlişkiler alanında gelecekteki belirsizliği azaltmak için bugün bir maliyete katlanmayı ifade ediyor. Dış politikada da hedging bedelsiz değil. Her iki tarafla konuşmak, hiçbir tarafın tam güvenini kazanamamayı göze almak demek.
Güvenlikte kalıcılık, ekonomide akışkanlık
Bütün bu davranışların altında tek bir yapısal gerçek yatıyor. Güvenlik ilişkileri kolay değişmiyor. Askerî doktrinler, üsler, silah sistemleri ve eğitim ilişkileri yıllar içinde kuruluyor ve hızla sökülemiyor. Ekonomik ilişkiler ise daha akışkan. Ticaretin yönünü, yatırımın kaynağını ve enerjinin tedarikçisini değiştirmek görece daha ucuz.
İncelediğimiz 31 ülkenin tamamında 2000-2024 yılları arasında güvenlik alanında ABD, ekonomi alanında Çin öne çıkıyor. Güvenlik skorlarında 31 ülkenin 25’inde ABD ve Çin için hesaplanan güven aralıkları örtüşüyor, dolayısıyla aradaki farkın büyüklüğü kesin değil. Buna karşılık nokta tahminlerinde yön 25 yıl boyunca hiç değişmiyor ve bu başlı başına bir bulgu. Bir ülkenin bugün Amerikan radar sistemine ev sahipliği yapıp yarın Çin ile liman anlaşması imzalaması, artık yeni dönemin normali.
Sonuç
İran Savaşı, safları netleştirmesi beklenen bir sınavdı, ancak sistem bu sınavdan saflaşarak çıkmadı. İlk haftalardaki kamplaşma görüntüsü ateşkesle birlikte dağıldı. Ayrışmayı erteleyen davranış geçici bir tepki olarak kalmadı, kalıcı bir stratejiye dönüştü. İttifakların anlam arayışı sürerken bu savaş da ülkelere ve uluslararası sisteme aranan anlamı vermemiş görünüyor.
Uluslararası düzenin yönü artık yalnızca Washington, Moskova ve Pekin’de alınan kararlarla belirlenmiyor. Fay hattındaki ülkeler manevra alanlarını genişletirken sistemin biçimini de etkiliyor. Ne tamamen kopuyorlar ne de tek bir merkeze bağlanıyorlar.
Bugünün dünyasında en güvenli liman, belki de hiçbir yere tamamen demir atmamaktır.
* İfade edilen görüşler yalnızca yazarlara aittir. Derlemin oluşturulmasındaki emekleri için araştırma asistanlarımız Aral Çağan Yurtseven ve İbrahim Polat Topcu’ya çok teşekkür ederiz.
Doç. Dr. Efe TOKDEMİR, 2007 yılında Galatasaray Lisesi’ni, 2012’de Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde lisans eğitimini tamamlamış, 2017’de Siyaset Bilimi alanı – Uluslararası İlişkiler ve Karşılaştırmalı Siyaset alt dallarında doktora derecesini almıştır. 2018 yılından itibaren Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olan Doç.Dr. Tokdemir 2017-2018’de International Studies Association Bursiyeri olarak Ohio State University Mershon Center for International Security Studies’de doktora sonrası araştırmacı, 2024-2025’te University of Chicago’da ziyaretçi araştırmacı olarak bulunmuştur. Doç. Dr. Efe Tokdemir’in mevcut çalışmaları çatışma süreçleri, dış politika ve kamuoyu, yumuşak güç ve kamu diplomasisi, iç siyaset ve uluslararası güvenlik ilişkisi konuları üzerinedir. Tokdemir 2019 yılında Bilim Akademisi tarafından verilen Genç Bilim İnsanı (BAGEP), 2020 yılında TÜBA tarafından verilen GEBİP, 2021 yılında Sakıp Sabancı Uluslararası Araştırma, 2023 yılında TÜBİTAK Teşvik ödülü ve 2024 yılında Uluslararası İlişkiler Konseyi Genç Bilim İnsanı ödüllerine layık görülmüştür. Çalışmaları TÜBİTAK Ulusal Genç Lider Araştırmacılar Programı (2022-2025) ve Avrupa Araştırma Konseyi Güçlendirme Fonu (ERC Consolidator Grant, 2026-2031) tarafından desteklenen Tokdemir’in makaleleri Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi alanlarıının prestijli dergilerinde yayınlanmıştır. Doç. Dr. Tokdemir’in devletlerin ve silahlı örgütlerin şiddet içermeyen stratejiler üzerinden mücadelesine odaklanan kitabı “Battle for Allegiance Governments, Terrorist Groups, and Constituencies in Conflict” 2020’de University of Michigan Press tarafından basılmıştır. Doç. Dr. Tokdemir aynı zamanda İhsan Doğramacı Barış Vakfı Dış Politika ve Barış Çalışmaları Merkezi Araştırma Direktörlüğü görevini de yürütmektedir.
Erman Ermihan
Erman Ermihan, İstanbul Nişantaşı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde Dr. Öğr. Üyesi olarak görev yapmaktadır. 2025-2026 arasında Bilkent Üniversitesi’nde doktora sonrası araştırmacı olarak bulunan Erman Ermihan, 2025 yılında Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde doktorasını tamamlamıştır. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde aynı bölümde lisans eğitimini aldıktan sonra Sabancı Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi alanında yüksek lisans derecesini kazanmıştır. Çalışma ve ilgi alanları arasında Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri, Türk Dış Politikası, ontolojik güvenlik ve dış politikada kimlik ve duygular yer almaktadır. Yayınları Journal of European Integration, Turkish Studies, All Azimuth ve Uluslararası İlişkiler gibi dergilerde basılmıştır.
Bu çalışmaya atıf için: Erman Ermihan, Efe Tokdemir, "Demir Alanlar: İran Savaşı Üzerinden Değişen İttifaklar ve Uluslararası Sistem-Erman Ermihan ve Efe Tokdemir" Global Panorama, Çevrimiçi Yayın, 3 Kasım 2026, https://www.globalpanorama.org/2026/11/demir-alanlar-iran-savasi-uzerinden-degisen-ittifaklar-ve-uluslararasi-sistem-erman-ermihan-ve-efe-tokdemir/
Copyright @ 2025 Global Academy. Design & Development brain.work
Çevrimiçi olarak yayımlanan yazıların tüm telif hakları Panorama dergisine aittir. Aksi belirtilmediği sürece, yayımlanan yazılarda belirtilen görüşler yalnızca yazarına / yazarlarına aittir. UİK, Global Akademi, Panorama Yayın Kurulu ile editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.
Bülten Aboneliği
Güncellemelerden haberdar olmak için bültenimize abone olun.