Rusya-Ukrayna Savaşı 24 Şubat 2022’de başladığında Avrupa Birliği de kendini bir aynalar dehlizinde buldu. Ukrayna lideri Volodimir Zelenski’nin savaşın başlangıcından hemen sonra 25 Şubat’ta devlet başkanlığı konutu önünde siyasi ve askeri kadrosuyla birlikte askeri renkte kıyafetlerle çektiği “We are all here” (Hepimiz Buradayız) videosu AB’ye unuttuğu ya da bir nevi göz ardı ettiği özgürlükler için var olduğunu hatırlatırken demokratik değerlerini kimliğine yansıtan bir aynaydı. Diğer yanda ise bu aynanın içindeki en büyük çatlak olan Viktor Orbán duruyordu. Uluslararası ilişkiler literatüründe son yıllarda önemli bir yeri olan Anthony Giddens’den yola çıkarak, Jennifer Mitzen ile Brent Steele gibi kuramcılar tarafından uluslararası ilişkilere uyarlanan ontolojik güvenlik kavramına göre devletler sadece sınırlarını korumak ve fiziksel olarak hayatta kalmak için değil, aynı zamanda benliği için yaşarlar ve onu rutinler aracılığıyla korumaya çalışırlar. Maddi bir saldırıdan ziyade, devlet için en büyük tehdit kimliksel sürekliliğinin bozulması ve “Ben kimim?” sorusu karşısında felç eden varoluşsal belirsizlik ve kaygıdır. AB’nin Ukrayna krizinde yaşadığı dönüşüm sadece stratejik bir pozisyon değişikliği değil, aynı zamanda Avrupalı özbenliğini yeniden ortaya koymanın sancısıdır. Ontolojik güvenliğe göre aktörler kim olduklarına dair istikrarlı bir anlatıya sahip olmalıdır. Fakat 2022’den sonra AB’nin benlik aynasındaki imgesini dışarıda Rusya barış projesini askeri müdahale ile yerle bir ederek, içeride Orbán Rusya yanlısı, illiberal ve veto odaklı performansıyla sarsmaktaydı. Orbán’ın seçimleri kaybetmesi ise sadece bir hükümet değişimi değil, AB’nin ontolojik güvenliği için hayati bir ayna tamiriydi. İşte bu yüzden Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Macar seçimleri sonrası basın karşısına çıktığında Orbán’ın gittiği günü bir kutlama günü olarak tanımlamakta ve “Europe is Hungarian” (Avrupa Macardır) demekle bir engeli aşmanın mutluluğunu yansıtmaktadır. Fakat asıl önemli olan AB’nin bu ayna tamirini Orbán’dan edindiği derslerle sistemik blokajları engellemek için dış politika kararlarında oybirliği (unanimity) yerine Nitelikli Çoğunluk Oylaması (Qualified Majority Voting-QMV) yöntemine geçilerek yapılması gerektiğine olan inancın vurgulanmasıydı. Hepimizin bildiği gibi, AB krizlerle öğrenen bir yapıdır ve her krizde öyle ya da böyle kendisini yamayarak sağ kalmaktadır. Bu son yamayla da bir ülkenin dış politika karar alma sistemini kilitlemesinin önüne geçilmeye çalışılacaktır.
Jacques Lacan’ın “Ayna Evresi” (Mirror Stage) teorisine göre özne (devlet ya da uluslarüstü yapı) kendi yetersizliğini ve eksikliğini aynadaki ideal olan imge ile özdeşleştirerek aşar. Ukrayna Savaşı’ndan itibaren AB Zelenski’nin ve Ukrayna halkının direnişinde kendi ideal benini görmeye çalışırken, Orbán bu aynadaki en büyük lekeydi. AB’nin değerlerini sürekli sabote ederek, reformlara direnç göstererek ve Ukrayna’ya yapılacak yardımların önündeki veto engelleriyle Orbán, AB’nin olmak istemediği şeylerin toplamıydı ve bu onun AB için bir ontolojik utanç (ontological shame) olmasına sebep oluyordu. Çünkü AB’nin kurulduğu günden bu yana en zayıf noktası üye devletler arasındaki bölünmüşlük ve üye devletlerin değerler ve dış politika konusunda ortak karar alamamasıdır. AB Orbán’a baktıkça kendi eksikliğini görüyordu ve onun gidişi bu eksikliğin aslında kapatılmasıydı. İşte bu sebeple Komisyon Başkanı için bu kutlama günüydü. Orbán sonrası dönemde AB global jeopolitik aktör kimliğini sürekli hale getirmek için çabalamaya devam edecektir, çünkü bir kimliğin inşası için o kimliğin tutarlı bir şekilde tekrarlanıyor olması gerekir. Orbán’ın mağlubiyeti AB’nin tek sesli konuşma hayaline bir adım daha yaklaşmasını sağlamıştır. AB’nin enerjisini içindeki ötekiyle didişmeye harcamak yerine dıştaki öteki Rusya’ya karşı harcayacağı bir döneme geçiş söz konusudur.
Sonuç olarak, Orbán’ın gidişi krizlerle entegrasyon rutinini bir üst seviyeye taşıyarak AB’nin içerideki engeli aşıp Ukrayna’ya verdiği desteğin politika hamlesi yerine bir kimlik ispatı olarak ortaya çıkmasını hızlandırır. Ayrıca karar alma süreçlerindeki vetoların azalması ya da oy verme yönteminin değiştirilmesi AB’nin “oluş” (becoming) sürecini hızlandıracaktır ve kriz anlarında daha hızlı ve kararlı performanslar sergileyen bir Avrupa ile bizi karşı karşıya bırakacaktır. Orbán engelinden kurtulan AB bir nevi ontolojik bir arınma anı yaşadı. Böylelikle AB kendi benliğindeki aynadaki çatlağı onardı, illiberal virüsü temizledi, bütünleşik ve jeopolitik bir aktör olma hayaline daha da yaklaştı. Fakat bu demek değil ki ayna sağlamlaştı ve AB tüm üye devletlerle arasındaki sorunları çözdü. Aksine, bu ayna çok kırılgan. Karşıt sesler olan Slovakya, İtalya, İspanya gibi ülkeler aynadaki küçük çatlaklar olarak yerlerini korumaktadır. Slovakya’nın Ukrayna’ya tek bir mermi bile göndermeme anlayışı, İtalya’nın pragmatik sağ popülist duruşu, İspanya’nın içsel siyasi kutuplaşmaları AB’nin tek sesli olması önünde büyük engellerdir ve yeni sürtünme alanlarıdır. Üstelik Bulgaristan’da devam eden siyasi belirsizlik süreci Rus yanlısı ve Orbán hayranı Rumen Radev’in seçilmesiyle AB için yeni meydan okumalar da yaratacaktır. Macaristan kadar büyük ötekiler olmasalar da, bu seslerin bir şekilde disipline edilmesi gerekmektedir. AB Ukrayna yardımlarını ve Rusya karşıtı yaptırımları üye devletlerine varoluşsal bir zorunluluk olarak kodlamaya devam edecek ve muhalif aktörlerini ontolojik endişe (ontological anxiety) ile baş başa bırakacaktır. Muhalif aktörler tam bir mutabakat sağlamak yerine hevessiz bir uyum sergilemeye yönelebilecektir. Böylelikle AB bu küçük sesleri ve çatlakları kendi içinde eritmeye çalışacaktır. AB Ukrayna Savaşı’nı varoluşsal bir mücadele olarak sunarken, her ne kadar muhalefet de olsalar, liderler ontolojik bir intihara teşebbüs edememektedir.
Son olarak Orbán’ın gidişi sadece içsel süreci etkileyerek siyasi bir rahatlatma yaratmamıştır, ontolojik bir yeniden doğuşa olanak sağlamıştır. Özellikle 2020’lerden itibaren Ukrayna’nın kahramanlık aynası ve çatlakların onarılması birleştiğinde Avrupa krizlere hantal bir şekilde cevap veren bir yapı olmaktan ziyade kimliğini her gün yeniden icra eden daha akışkan ve performatif bir özne olmaya doğru evrilmiştir. AB artık rutinlerin konforuna sığınmaktan ziyade krizin tam ortasında sergilediği performansa dönüşmektedir ve sadece Ukrayna’nın sınırlarını değil, aynı zamanda kimliğinin sınırlarını da yeniden çizdiği bir dönemin başlangıcındadır.