Uluslararası İlişkiler Konseyi Derneği tarafından düzenlenen on birinci “Uluslararası İlişkiler Çalışmaları ve Eğitimi Kongresi” 7-10 Mayıs 2026 tarihleri arasında Odunpazarı Belediyesi’nin desteğiyle Eskişehir’de gerçekleşti. Kongrede, Türkiye’de ve dünyada Uluslararası İlişkiler disiplinini şekillendiren güncel tartışmaları ve yeni metodolojik ve kavramsal çerçeveleri merkeze alan paneller yer aldı. Kongrenin ikinci gününde Global Akademi ve Küresel Siyasal Eğilimler Merkezi’nin ortak olarak düzenlediği “Tekinsiz Bir Dünyada Dış Politika Yapmak ve Yapılanı Anlamak” başlıklı panelde ise disiplinin genel durumu ve disiplini şekillendiren güncel gelişmeler özel olarak değerlendirildi. Bu yazıda “Dünyanın ve mesleğin hâli ne durumda?” sorusunun tartışıldığı panelde tuttuğum notları ve kongreye dair gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.
Prof. Dr. Mustafa Aydın ve Prof. Dr. Mensur Akgün’ün kolaylaştırıcılığında organize edilen panelde Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Özlem Tür ve Prof. Dr. Meliha Altunışık, Kadir Has Üniversitesi’nden Prof. Dr. Serhat Güvenç ve İzmir Ekonomi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Sıtkı Egeli konuşmacı olarak yer aldı.
Panel, Prof. Dr. Mensur Akgün’ün dünya siyasetinin her zaman tekinsiz olduğunu vurgulayan, ancak artık hiçbir kural ve normun kalmadığını anlatan konuşmasıyla başladı. Prof. Dr. Mustafa Aydın ise güncel dünya düzeninde “tekinsizliğin” net olduğu ön kabulünün altını çizdi. Aydın konuşmacılara bu tekinsizlikte “dünyanın hâlinin ne olduğu” sorusunu yöneltti. Her iki moderatör de panelistlerden iki soruyu dikkate almalarını istedi. Tartışmalar sırasında büyük ölçüde cevaplanan bu soruların ilki, dünyanın nereye gittiği, nasıl ve kimin öngördüğü bir düzen içinde yaşayacağımızın belirlenmesiydi. İkinci soru ise disiplinin geleceğinin, özellikle teorik yaklaşımların baskınlığı açısından, nasıl değerlendirilmesi gerektiğiydi.
Prof. Dr. Meliha Altunışık, konuşmasına tekinsizliğin ötesinde bir belirsizlik durumu olduğundan bahsederek başladı. Altunışık’a göre, “Bir geçiş sürecinde miyiz, yoksa bulunduğumuz dönem tamamen belirsiz mi?” ve “Eğer bu bir geçiş süreciyse neye geçiyoruz?” soruları belirsizliğini koruyor. Altunışık, ayrıca, Acharya’nın “multiplex world” (çoklu dünya) dediği yapıya mı yoksa kutuplu bir dünyaya mı geçildiği konusundaki belirsizlikler olduğunu da dile getirdi. Altunışık konuşmasına söz konusu bu belirsizliğin altı temel özelliğini özetleyerek devam etti. Altunışık’a göre ABD küresel sistemde hâlâ güçlü, ama zayıflıkları da açıkça görülebiliyor. Bunun yanı sıra, Çin uluslararası sistemde ABD’ye karşı en büyük meydan okuyucu olarak konumlanmış durumda. Üçüncüsü, şekil değiştiren küreselleşme siyasallaşmış bir hâl alırken, jeoekonomik bir rekabet zemini ortaya çıkmış durumda. Dördüncüsü, Birleşmiş Milletler’in ve uluslararası kurumların meşruiyeti ile liberal uluslararası düzenin normları dünya genelinde sorgulanmakta. Beşincisi, paradoksal gibi gözükse de, bölgesel güvenlik çerçeveleri yeniden tanımlanırken, bölgesel aktörlerin ve bölgelerin dış politikadaki otonomisi ve belirleyiciliği önem kazanmakta ve son olarak orta güçlerin hareket alanı giderek genişlemekte.
Prof. Dr. Serhat Güvenç ise Altunışık’ın çizdiği temel belirsizlik sebeplerine ek olarak, yeni tekinsiz dünyada belirsizliğin bir silah olarak kullanıldığını dile getirdi. Bu yeni dünyada, ABD (özellikle Trump Amerikası) ile iş yapmanın devamlılığı sorgulanırken, geçmişteki gibi değerlere dayalı, sürdürülebilir müttefiklik ilişkileri kurmanın artık pek mümkün görünmediği kesinleşmiş durumda. Güvenç, bu süreçte NATO’nun geleceğinin ne olacağına dair tartışmaların hem küresel hem bölgesel açıdan belirleyici olacağını belirtti. Bu hâliyle Güvenç’e göre günümüzdeki tekinsiz dönem, iki savaş arası dönemin yapısını çağrıştırıyor. Bu belirsizlik ve geçiş süreci Türkiye ölçeğindeki ülkelerin manevra alanını genişletirken, orta büyüklükte devletlerin bu manevra kabiliyetini kullanabilmesi kendi sıkletinde ve kendisi gibi düşünen ortaklar bulabilmesine bağlı olacak.
Tekinsizlik ve belirsizlik tartışmasına yeni bir pencere açan Prof. Dr. Özlem Tür ise meseleyi kutuplar bağlamında düşünmekten ziyade yeni düzene odaklanmamız gerektiğini savundu. Tür’e göre, bu yeni düzen; hiyerarşik veya kutuplu olmaktan ziyade, “eş hizalanma”ya dayalı ve anlık ittifakların olduğu bir sistem. Tür’e göre, bu yeni sistemin belirli bir ideolojisi yokken, ağırlıklı olarak sermaye sahiplerinin ve belirli şirketlerin sistemi ve kaynakları kendi çıkarlarına kullandığı bir yapı söz konusu. Konuşmasının bu noktasında özellikle Orta Doğu bağlamına değinen Tür, Orta Doğu’ya dair gözlemlerini şu şekilde sıraladı: Birincisi, bölgede iç politika ve dış politika eşzamanlı bir etkileşim ve dönüşüm içinde. Bu ikisinin birlikte, çok boyutlu bir şekilde düşünülerek değerlendirilmesi gerekiyor. İkincisi, devletlerin dış politika tercihlerinde “rejimin bekası” en temel itici güçken, analizlerde bu durum genellikle göz ardı edilmekte. 7 Ekim sonrası süreçte Orta Doğu özelinde sınır ötesi bombalamaların rutin hâline geldiğini ve ABD’nin bölgeye geri döndüğünü görüyoruz. Bu gelişmeler ışığında tekinsiz dünyadaki eş hizalanmayı düşünmek gerekiyor.
Konuşmasına savunma ve savaş açısından yaklaşarak başlayan Doç. Dr. Sıtkı Egeli, Batı’nın üstün güç algısının sürekli ve fark edilmeden değiştiğinin altını çizdi. Egeli’ye göre Ukrayna-Rusya Savaşı ve 12 Gün Savaşı göz önüne alındığında, ABD ve Batı’nın yüksek askerî teknolojiye sahip olmalarına rağmen savaşa girme ve kayıp verme iradelerinin zayıfladığına şahit olduğumuzu ifade eden Egeli demografik dönüşümün de bu belirsizliğe eklenmesi gerektiğinin altını çizdi. Egeli’ye göre demografik dönüşüm asker bulamama problemini yaratmış durumda. Savaşa dair tutum ve algıları değiştiren bu demografik dönüşüme ek olarak, Egeli, silah üretimi ve onunla ilişkili tedarik bağlamındaki hususlar açısından “tedarik zinciri güvenliği” kavramının Uluslararası İlişkilerin çalışma alanına girdiğinden bahsetti. Buna göre, silah üretim sistemlerinin alt sistem, hammadde ve ara ürün açısından birbirine bağımlı olması sebebiyle, hiçbir ülke tek başına dünyayı kontrol edebilecek bir süper güç olma potansiyeline sahip olamayacak. Egeli’ye göre, bu sebeple küreselleşme bitmeyecek ama şekil değiştirecek ve buna uyum sağlamak gerekecek.
Panelin odağındaki ikinci soruyu hatırlatan Prof. Dr. Mustafa Aydın, bahsedilen bu belirsizlikler ışığında Uluslararası İlişkiler disiplininin gelişimi değerlendirildiğinde, disiplinin Soğuk Savaş’ın bitişini açıklayamama travmasının devam ettiği savını ortaya attı. Aydın’a göre disiplinin bu husustaki başarısızlığı, onun geleceği tahmin edebilen bir disiplin olmaktansa adım adım sadece var olan durumu analiz eden bir disipline dönüşmesine sebep oldu. Aydın, konuşmacılara bu fikre katılıp katılmadıklarını ve bu tekinsiz ortamda disiplinin geleceğine dair öngörülerinin ne olduğunu sordu.
Disipline dair görüşlerini ortaya koyan Prof. Dr. Meliha Altunışık, üç temel noktanın altını çizdi. İlk olarak, bu belirsizlik bizi yeni ve ufuk açıcı şeyler düşünmeye ittiğini söyleyen Altunışık bu durumu heyecan verici bulduğunu ifade etti. Mevcut kavramların güncel koşulları açıklamakta yetersiz kalması yeni kavramlar geliştirme ihtiyacını doğurdu diyen Altunışık, ikinci olarak da, tehlike ve belirsizliğin olmasının Uluslararası İlişkiler disiplinine diğer sosyal bilimler alanlarıyla etkileşimde yeni olanaklara kapı açtığının ve iktisat, siyaset bilimi ve tarih gibi alanlar artık analizlerine Uluslararası İlişkileri de katmaya başladığının altını çizdi. Üçüncü olarak, yaşanan bütün bu belirsizlikler realizmin ve askerî gücün sınırlılıklarını gösterdiğini söyleyen Altunışık, devlet dışı aktörlerin ve yeni koşulların açıklanmasında realizmin sınırları bir kez daha ortaya çıkardığını; bununda kavramsal çoğulculuğun doğmasına sebep olduğunu ekledi. Altunışık, ortaya çıkan bu kavramsal çoğulculuğu heyecan verici bulduğunun altını çizdi.
Disiplinin durumuna dair değerlendirmeyi savaş ve strateji çalışmaları ekseninden yaklaşarak cevaplayan Prof. Dr. Serhat Güvenç iki önemli noktanın altını çizdi. Birincisi, dünyada zenginlik çok az sayıda kişinin elinde toplanmış durumda. Güvenç’e göre bu kesim daha çok zenginliğe sahip olmayı isterken, eşzamanlı olarak da ülkelerin ve ulusların kaderlerini de tayin edici, karar verici ve kader değiştirici rol oynamaya başladı. Güvenç’e göre, zenginliğin, kaynakların zengin bireyler tarafından yönetildiği bir dünyada siyaset ne için olacak ve bunları analizlerimize nasıl katacağımız disiplinin çalışma odağının genişlemesi açısından heyecan verici. Güvenç’in altını çizdiği ikinci nokta ise “Savaşın da işe yaramadığı bir dünya düzenine” girmiş olmamız konusuydu. Aslında bu argüman disiplinde on yılı aşkın süredir yapılmaktayken, ABD ve Rusya gibi devletler savaşlara girmeye devam etti. Bu süreç bize savaşların kazanılabileceği ama bunun bizi daha iyi bir dünya düzenine götürmediğini gösterdi. Dolayısıyla, savaş ve siyaset arasında Clausewitz’in kavramsallaştırdığı bağın giderek zayıfladığı bir dünyadayız. Güvenç’e göre bu da disiplinde yeni kuramlara, yeni kavramsallaştırmalara ihtiyaç olduğunu ortaya koyuyor.
Prof. Dr. Özlem Tür, konuşmasına güncel gelişmelerin Uluslararası İlişkiler disiplinine etkisine dair Altunışık ve Güvenç’ten daha karamsar bir bakış açısı olduğunu dile getirerek başladı. Tür’e göre disipline dair bugün konuştuğumuz her şey geçmiş dönemlerden süregelen tartışmaların devamından ibaret. Zira temel aktörler ve konular konusunda aslında aynı şeyleri konuşmaya devam ediyoruz – aktörleri ve konuları çeşitlendiriyoruz, ancak sorduğumuz sorular aynı. İkincisi, hâlen çatışma ve işbirliği (yani savaş ve barış) eksenine odaklanıyoruz; sadece aynı şeyi farklı şekillerde soruyoruz. Üçüncüsü, uluslararası sistemde “düzen mi, adalet mi?” sorusu önemli yer tutmaya devam ediyor ve odağında temelde hâlen egemenlik ve insani müdahale/insan hakları parametreleri üzerinden tartışmaya devam ediyoruz. Disipliner bir değerlendirme yapan Tür’e göre, Uluslararası İlişkilerin bu temel sorularının çerçevesinden hâlen çıkamıyoruz; onları değiştirerek yeniden soruyoruz. Bu noktada bir öneri olarak ise Tür, iç ve dış siyaset dengesine ve rejim bekası kavramına daha çok odaklanmamız gerektiğini belirtti.
Doç. Dr. Sıtkı Egeli, Prof. Dr. Özlem Tür ile benzer bir çizgide karamsar bir tablodan bahsetti. Teknolojik sıçramaların altını çizen Egeli, insanın teknolojiyi hazmetme yeteneğinin teknolojinin gelişme hızından daha yavaş olduğunu vurguladı. Bugüne kadar sürekli olarak geliştiğimiz hâlde, süreklilik açısından sekteye uğradık ve bunun bize bir travma olarak dönme potansiyeli var. Disiplin açısından değerlendirdiğinde ise Egeli, Uluslararası İlişkilerin mevcut bilim ve teknolojideki gelişmeleri kapsamakta yetersiz kaldığının altını çizdi. Bugüne kadar araştırma seviyesini yapı ve kutupluluk üzerinden kurmaya çalışan disipline karşılık, günümüzde ortada daha farklı bir sistem var. Bu sebeple, Egeli’ye göre Uluslararası İlişkiler ilk yüzyılında yarattığı kalıplara sığmıyor ve bu kalıpları artık değiştirmesi gerekiyor.
Disiplinin geleceği ve değişen dünya düzenine dair birbirini tamamlayan ama aynı zamanda da birbirinin zıddı tartışmaları bir araya getiren panelden geriye üzerine düşünülmesi gereken çok sayıda husus kaldı. Çünkü bu panel, içinde bulunduğumuz küresel belirsizliğin sadece devletler veya ittifaklar için değil, bizzat Uluslararası İlişkiler disiplini için de varoluşsal bir kriz ve aynı zamanda bir fırsat sunduğunu ortaya koydu. Konuşmacıların farklı perspektiflerden sunduğu cevaplar ışığında, disiplinde hâlen ana aktörler ve geleneksel anlamda sistem tartışmaları sürmesine rağmen, analizlerimize demografik dönüşümün, yapay zekâ gibi teknolojik sıçramaların, tekno-oligarkların ve küresel tedarik zincirlerinin etkilerini de katmamız gerektiğini görüyoruz.
Kişisel görüşüm, dört günlük kongre programında yer alan sunumlar disiplinin içine düştüğü krizden ziyade, yeni kavramsal, kuramsal ve metodolojik sıçramalarla kendini yenileme arayışında olduğunu güçlü bir şekilde kanıtlıyor. Kongrede tartışılan yapay zekâ, uzay jeopolitiği, iklim, ontolojik güvenlik, paradiplomasi ve edebiyatın dış politikadaki işlevi gibi ufuk açıcı paneller, araştırmacıların artık klasik devlet merkezli kalıpları aşarak çok sesli, çok yöntemli ve disiplinlerarası bir arayışa geçtiğini gösteriyor.
Bu noktada, kongrede verilen ödüller ve bunların verilme gerekçeleri bu arayışların disiplin içinde kabul görmeye başladığını kanıtlar nitelikte. Doktora Tezi Ödülü’nün çok yöntemli ampirik derinliği ile literatüre katkı sunan bir araştırmaya ve Genç Bilim İnsanı Teşvik Ödülü’nün araştırmacının ontolojik güvenlik ve kimlik üzerine yaptığı teorik katkıları gerekçesiyle verilmiş olması, günümüzün tekinsiz dünyasını anlamlandırmaya yönelik vizyoner ve çoğulcu arayışların disiplin içinde kabul gördüğünün umutlu birer kanıtı olarak değerlendirilebilir. Kongreden bana kalanları düşündüğümde, Güvenç’in de panelde tanımladığı gibi “Savaşların Bile İşe Yaramadığı Bir Dünya Düzeninde” disiplinde kavramsal, kuramsal ve metodolojik çeşitlilik arayışlarını görmek heyecan verici.